Türkiye sinemasının pek bilinmeyen, bir hayli ilginç, bir o kadar da güzel bir filmi Gölge Oyunu. Gölge Oyunu’nu ilk kez sanırım ortaokuldayken, yaşıma göre bir hayli geç denecek bir vakitte biraz ürperti ve büyük bir şaşkınlıkla izlemiştim. Okuduğum tüm hikayelerin, ayan beyan ana fikirlerinin altını fosforlu kalemlerle çizdiğim; her anımı giriş, gelişme, sonuç bölümlerinden oluşan bir kompozisyon tadında yaşadığım o çağımda Gölge Oyunu, mistik ve gerçeküstü yanıyla zihnimin sınırlarını zorlamıştı. O yüzden, biraz da filmin kolay erişilebilir bir film olmayışı sebebiyle, uzun bir süre filmin gerçekte var olup olmadığından emin olamamıştım. Edebiyatta beni klasik anlatıların ötesine fırlatan Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’su kadar olmasa da, Gölge Oyunu da başka bir sinemanın kapılarını, biraz ürpertiyle de olsa, aralamıştı bana. İşte bu yüzden bu filmin yeri bende ayrıdır diyebilirim.

Gölge Oyunu, 1993 yılında Yavuz Turgul tarafından filme alınmıştır. Artık neredeyse isimleri birbirinden ayrı anılmaz olan Yavuz Turgul, Şener Şen işbirliğinin güzel örneklerinden biridir. Abidin rolündeki Şener Şen’e, Abidin’in en yakın arkadaşı Mahmut rolü ile Şevket Altuğ eşlik eder. Tüm gizemi ile bir anda hayatlarına giren Kumru rolündeki Larissa Litichevskaya’nın hakkında çok az bilginin oluşu, filmografisindeki tek filmin Gölge Oyunu olması, tesadüf eseri de olsa filmin mistik yönünü besler. Abidin ve Mahmut’un ev sahibi Büyükhanım rolünde ise ilk Türk profesyonel seramik sanatçısı olarak bilinen Füreya Koral vardır.

Film oldukça sürreal ve mistik bir ortamda açılır. Bir saz heyeti, devasa bir perdenin önünde kıpırdamaksızın sessizce oturmaktadır. Saz heyetinin bir o kadar büyük gölgesi perdeye yansımaktadır. Perdeye vuran gölgeler Platon’un mağara alegorisini bir hayli anımsatmaktadır. Kamera usul usul kayar ve biz de kamera ile birlikte heyet üyelerinin önünden geçip gideriz. Bu sahne bana, Metin Erksan’ın TRT için yaptığı Müthiş Bir Tren isimli kısa filmi ni anımsatır. Nasıl ki Müthiş Bir Tren’de hikayenin anlatıcısı, aynı zamanda kısa filmin baş kişisi trenin içinde  oturan ölülerin arasında hayretle dolaşırsa, biz de saz heyetinin önünden geçip giden kamera ile birlikte aynı hayret ve ürperti ile dolanırız. Saz heyeti başka bir zamana ait gibidir; ortamın ruhani havası içimize dolar. Neden sonra saz heyetinden biri söze başlar ve oldukça güzel bir İstanbul Türkçesi ile, bize Abidin ve Mahmut’un “muazzam, insanın aklına durgunluk veren” hikayesini anlatmaya başlar.

Abidin ve Mahmut… Biri olabildiğince dalavereci, oyunbaz; diğeri ise içe dönük, naif ve dürüst. İkisini birbirine bağlayan, her şeye rağmen bir arada olmalarını sağlayan şey ise olağan hayatların dışına atılmışlıkları ve yalnızlıkları. Onları bir araya getiren yalnızlıkları, zaman içinde ikiliyi bir bütünün ayrılmaz iki parçasına dönüştürüyor. Abidin ve Mahmut, bir pavyonda modası geçmiş güldürü oyunları sergilerler birlikte. Bu yönleri gölge oyununun o meşhur karakterleri Hacivat ve Karagöz’ü anıştırır. Sergiledikleri şovlar pek benzemese de, günlük hayattaki atışmaları fazlasıyla Hacivat – Karagöz ikilisine yaklaştırır onları. Dalavereci, açıkgöz Abidin’in Hacivat, naif Mahmut’un ise Karagöz ile benzeştiğini söyleyebiliriz. Fakat şovlarının seyircinin ilgisini çektiğini söylemek güçtür. Pavyondaki herhangi birinin onların güldürü şovuna en ufak bir ilgi, alaka gösterdiğine dair bir işaret yoktur. Seyircinin ilgisizliği ve sahnedeki tek başınalıkları, hayattaki terk edilmişliklerinin ve yalnızlıklarının bir izdüşümü gibidir. Abidin’in her şovdan sonra “Güzel alkışlarınız için teşekkür ederiz” demesi ise durumu daha da ironikleştirir. Abidin ve Mahmut’un, nam-ı diğer Karabiberler’in sahne aldığı pavyonun ismi ise “bu muazzam ve akıl almaz hikaye”nin doğasına uygun bir şekilde Rüya’dır.

Bir gün çalıştıkları pavyona konsomatrislik yapmak üzere oldukça güzel, genç bir kadın getirilir. Kadın oraya başka bir evrenden düşmüş gibidir. Çevresine karşı da oldukça ilgisizdir. Daha o andan itibaren, Mahmut’un ilgisini çeker kadın. Neden sonra kadının sağır ve dilsiz olduğu fark edilir. Bu öğrenilince de yaka paça kapı dışarı edilir. Karabiberler’in gösterisi bitip de dışarı çıktıklarında Mahmut, genç kadını pavyonun karşısındaki kaldırımda öylece beklerken bulur. Anlaşılan o ki kadının gideceği bir yeri yoktur. Mahmut kadının yanına gider ve onu eve davet eder. Abidin ise huysuzlanmaya, söylenmeye başlar. Kadını, iki kişilik hayatlarına dahil etmemek için elinden geleni yapar. Ne var ki Mahmut’un kadına olan yoğun ilgisi Abidin’in çabasını boşa düşürür. Kadının hayatlarına girişi ile birlikte ikili süreklileşen çatışmalar yaşamaya başlar. Daha uysal görünen Mahmut, Abidin’e karşı tavır almaya, sesini çıkartmaya başlar. Abidin ise zaman içinde hayatlarına daha fazla nüfuz etmeye başlayan kadına karşı giderek daha da tepkiselleşir.

Mahmut ve Abidin arasındaki gerilim giderek artarken bir yandan da olaylar akıl almaz bir hale bürünür. Kraldan çok kralcı olan apartman görevlisi sayesinde, ikilinin ev sahibi Büyük Hanım kadının gelişinden haberdar olur. Ve kapıcı ile birlikte üçünü de görmek istediğini söyler. Abidin hemen söylenmeye başlar ve olayı kadının eve gelişine bağlar. Büyük Hanım’a kadını bir an önce postalayacaklarını söyler. Fakat Büyük Hanım ne kadını ne de üç aydır ödenmeyen kirayı umursuyor gibidir. O da, -belki Abidin ve Mahmut’tan daha fazla- yalnızdır. Yalnızlığına yoldaş aramaktadır. Büyük Hanım’ın oldukça tuhaf bir hikayesi vardır. Kocası Eftal Bey’in ölümünden sonra o da kocasıyla ölmek istemiş, bunun için Tanrı’ya yakarmıştır. Tanrı ise değil onun canını almak, onu ölümsüzlükle cezalandırmıştır. Üstüne üstlük tam 30 yıldır gözüne tek damla uyku girmemiştir. Mistik olaylar bununla da sınırlı değildir. Abidin ve Mahmut, kadın ile birlikte Büyük Hanım’ın yanına çıktıklarında bir kedinin bir güvercini kapmasına şahit olurlar. Güvercin cansız bir şekilde yerde yatarken kadın onu eline alır ve çok geçmeden kuş aniden kanat çırpmaya başlar. Kadın aynı zamanda, Büyük Hanım’ın ebedi olduğunu düşündüğü yaşam sürgününü nihayete erdirecek kişidir. Büyük Hanım’ın arkasındaki kapıdan odaya girdiğinde, Büyük Hanım’ın daha onu görmeden, ona “Demek sonunda geldin ha!” deyişi filmin mistik yanına başka bir boyuta taşır.

Peki kimdir bu sessiz, gölge kadın? Ne bir adı, ne kimliği, ne de nereden geldiğini gösteren bir iz vardır. Yalnızca ara ara eline alıp baktığı bir kadın fotoğrafı vardır. Fotoğrafın üstünde epey silik bir şekilde “Zeliha Kumru” yazmaktadır. Bu saatten sonra artık “Kumru” diye hitap etmeye başlarlar kadına. Fotoğraftaki kadın Kumru’nun annesidir. Fotoğrafların yüzüne baktığında ölümü gören fotoğrafçı, kadının hem ölü hem diri; ne ölü ne diri olduğunu ima eder. Kumru, bir gazete haberi aracılığı ile onun hapiste olduğunu anlatmaya çalışır. Bu esnada Abidin ve Mahmut, Büyük Hanım’ın ölümünün ardından kapı dışarı edilmiş, beş parasız sokaklarda dolaşmaktadırlar. Abidin buna bir hal çare düşünmeye çalışırken, Mahmut’un tüm derdi Kumru’nun annesini bulmaktır. Onca parasızlığın içinde Kumru’nun cebinden bir tomar para çıkarması, Abidin’in ise buna el koyması, bir süredir yüzeyinde çatlaklar belirmeye başlayan Mahmut-Abidin ilişkisinde, kocaman bir yarığa sebep olur. İlişkileri bu yarığın boşluğunda kaybolur.

Kumru’nun hayatlarına girişi ile yaşadıkları çatışmalar, hayatlarında yaşadıkları dönüşümler, tanık oldukları mistik olaylar… Tüm bunlar hem Abidin’in hem de Mahmut’un dokunmaya korktukları yaralarını usul usul açığa çıkarır. Her ikisi de bir şekilde terk edilmiştir. Kolay kolay kaldırılamayacak ağır travmalar yaşamışlardır. Ama ikisinin kendilerine ağır gelen geçmişleri ile baş etme yöntemleri bir hayli farklıdır. Mahmut içine dönmüş, kendini insanlardan özellikle de kadınlardan geri çekmiştir. Abidin ise işi vurdumduymazlığa vurmuştur. Terk edilmekten korktuğu için insanlarla yüzeysel ilişkiler kurar; bağlanmaktan korkar. “Diyordum ki, nasılsa terk edecekler, en iyisi önce sen tüy.” sözleri bu korkunun oldukça güzel bir ifadesidir.  Ama bunu itiraf etmek, bununla başa çıkmak o kadar kolay değildir. Hamile bıraktığı Meral’i sahiplenmeyişi ya da Kumru’ya olan tepkisi yine terk edilme korkusunun yansımalarıdır. Fakat tüm bu yaşadıkları ikisini de dönüştürür. Korkularını önce kendilerine sonra birbirlerine itiraf ettikçe iyileşir, daha gerçek ilişkiler kurmaya başlarlar. Kumru’nun hayatlarına girişi bu iyileşme sürecinin tetikleyicisi olur. İşte o zaman Kumru ardında tek bir iz bırakmadan ortadan kaybolur. İşin daha da tuhaf yanı, Kumru’nun Abidin ve Mahmut dışında hiç kimsenin belleklerinde dahi iz bırakmayışıdır.

Yönetmen: Yavuz Turgul

Yapımcı: Türker İnanoğlu

Senarist: Yavuz Turgul

Görüntü Yönetmeni: Aytekin Kabadere, Çetin Tunca

Yapım Yılı / Süre: 1992 / 103 dk.

Oyuncular: Şener Şen, Şevket Altuğ, Larissa Litichevskaya

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi