Sinemada edebiyat uyarlamaları konusunda birçok farklı görüş vardır; kitaba sadık kalmak kadar, kitabı temel alıp yeni anlatılar oluşturmak da oldukça yaygın bir tercihtir. Hatta iki yaklaşımda da ortaya gayet iyi filmler çıkmıştır. Polanski’nin Ira Levin’in romanı Rosemary’s Baby’i neredeyse sayfa sayfa çektiği bilinir. Ya da Kubrick’in, Shining’i bir basamak olarak kullanıp taptaze ve onlarca kez analiz edilen bir korku başyapıtı yarattığı da… Buradaki temel soru şu olmalıdır: Evet, ortada uyarlanan bir eser var ama asıl yönetmen bu eser üzerinden izleyiciye ne demek istiyor? İngiliz yazar J.G. Ballard’ın 1975’te yazdığı High-Rise romanı ile Ben Wheatley’nin bize ne anlatmak istediği de bu yazının konusu.

J.G. Ballard’ın Gökdelen’i

1970’lerde yapımcı Jeremy Thomas tarafından hakları satın alınan kitabın uyarlamasını Nicolas Roeg yapacakken maddi sıkıntıların ortaya çıkması, filmin tam 40 yıl ileri atılmasına neden olmuş. Fakat zamanın akması bir yandan romanı da daha kıymetli hale getiriyor çünkü Ballard’ın romanı, yıllar geçtikçe şarap gibi kıymeti artan bir metin. Öncelikle yazara ve romana bakalım: Ballard, kafayı modern yaşamın ve teknolojinin insanlar üzerindeki etkilerine takmış bir isim. Özellikle yüksek teknolojiye ve evrenin keşfedilmesine bağlı bilimkurgu anlatılarına karşı oluşturulan Yeni Dalga akımının bir üyesi, yani geleceğe bugünden-dünyamızdan bakmaya öncelik veriyor. Onlarca yıl sonra yaşanacak gelişmelerin ipuçlarını bugünkü yaşantımızda arıyor ve durmadan devam eden bir döngü içerisinde yer aldığımızı, ama bunu fark edemediğimizi iddia ediyor.

Ballard’ın romanı Gökdelen – High Rise de bu konuda oldukça katmanlı bir eser. Alternatif 70’lerde geçen romanda bir gökdelende yaşayan, ekonomik yönden birbirlerine yakın olsalar da oturdukları katlar bakımından bir hiyerarşi ve sınıf sisteminde yer alan bireylerin mücadelesi anlatılıyor. Bu mücadele sadece sınıf çatışmasına dayanmıyor; aynı zamanda beden politik, uygarlık tarihi, haz ve ilkel dürtüler ile mitler gibi temalardan besleniyor. Kitabın en önemli özelliklerinden biri de tüm hikayeyi neredeyse bir belgesel gerçekliğinde, gözlemci bir anlayışla sunması ve diyalogları ikinci plana atmasıdır. Sonuç olarak Ballard; geleceği, kendi yaşadığı dönem içinden ele alarak bu distopyanın ileride yaşanmayacağını, zaten bu distopyayı uzun zamandır yaşadığımızı vurguluyor.

Ben Wheatley’nin Gökdelen’i

Wheatley ve senarist Amy Jump ise filmde iki önemli tercihte bulunuyorlar. Ballard’ın kitabı her ne kadar 70’lerde geçip 21. yüzyılı andırsa da yönetmen de hikayeyi 70’lerde işlemeye karar veriyor. Yani Ballard’ın izleğini en azından tarihi açıdan takip ediyor. Fakat dış ses ya da dördüncü duvarı yıkma gibi bir yaklaşımı reddederek kitaptaki önemli bilgileri, diyaloglar üzerinden anlatmaya ve yarattığı görsel dünyaya yaslanmaya karar veriyor. Sinemasal açıdan bu yaklaşım, ilk bakışta doğru bir tercih olarak görünse de uygulama kısmında filmin oldukça karmaşık bir hale gelmesine neden oluyor.

Wheatley hikayenin temelini, sınıfsal çatışmalara ayırıyor ve bir bakıma Thatcher dönemine atıfta bulunuyor. Gökdelenin üç farklı bölgesinde/sınıfında yer alan Robert Laing (Tom Hiddleston), Richard Wilder (Luke Evans) ve Anthony Royal (Jeremy Irons), senaryoyu sürükleyen ve birbirleriyle karmaşık iktidar ilişkileri kuran isimler oluyorlar. Fakat Wheatley, filmin neredeyse ilk 45 dakikasını yan karakterleri kabul ettirmeye çalışmakta kullanıyor. Kitapta yer alan Laing’in kız kardeşi Alice’i senaryoya dahil etmemesine karşın, filmde tam olarak motivasyonlarının ne olduğunu anlayamadığımız yan karakterlerle oldukça gereksiz biçimde vakit harcanıyor. Gökdelen’deki kutuplaşmanın başlangıcı da benzer biçimde anlamsız ve temelsiz geliyor, Wheatley sanki bir an önce şiddeti estetize ettiği görsel şovunu başlatmak istiyor. Bu yaklaşım; şiddetin ne kadar temelsiz olduğu ve ilkel dürtülerin ortaya nasıl çıktığına yönelik alımlansa bile temeli sağlam olmayan bir binanın üstüne çıkmaya benziyor, kurduğu tüm yapının çökmesine neden oluyor.

Gökdelen: Kendi Efsanesini Yaratamayan Bir Deneme

Wheatley; çatışmalar ile ortaya çıkan klanlar ve onların liderlerini, tekrar canlandırılan ilkel mitlerle birlikte insanların temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik –beslenme-güvenlik ve üreme- saldırganlıklarını derli toplu anlatmak yerine küçük sekansları defalarca kez tekrarlayarak anlatıyor. Bu noktada da özellikle insan-teknoloji ilişkisini ve beden politik kavramını geri plana atıyor, ancak filmin son 20 dakikalık kısmında ele almaya çalışıyor. Fakat Gökdelen’i ve içindeki bireyleri yeterince tanımadığımız için bu yaklaşım da yetersiz kalıyor. Filmin temel problematiği; Laing’in sıklıkla vurgulanan “başarısız, içine kapanık ve yalnız kalmak isteyen birey” motifi etrafında şekilleniyor. Sınıf çatışması üzerinde sözü geçen serbest piyasa ekonomisi ve rekabeti destekleyen yapı ışığında Laing’in pasif; hem Wilder’a hem de Royal’a yakın duran kişiliği, tam da bu ekonominin ihtiyacı olan bireyi ortaya çıkarıyor. Fakat odaklanılan bu yapıdan geriye kalan tüm unsurlar –medya eleştirisi, feminist mücadele- filme serpiştirilmekten öteye gitmiyor.  Kadınların var olan duruma karşı örgütlenmeleri o kadar silik biçimde gerçekleşiyor ki feminist yaklaşım, adeta “feminist sos”a dönüşüyor.

Görsel açıdan Wheatley önceki filmlerinin altında kalmıyor, hatta kaotik dünyayı resmetmekte atmosferi başarıyla kullanıyor. İzleyiciyi rahatsız etmeyi başarıyor. Yine alternatif 70’lerde geçen Otomatik Portakal – A Clockwork Orange’ı hatırlatan sanat yönetimi ve Clint Mansell’in müzikleri de mizansenin içini dolduruyorlar. Fakat son kertede Gökdelen – High-Rise; başarılı bir uyarlama olamadığı gibi kendi ayakları üstünde bile zor duran bir film olarak akıllarda kalıyor, yönetmenin ilk büyük bütçeli projesi de karavanaya gidiyor.

Sinemada edebiyat uyarlamaları konusunda birçok farklı görüş vardır; kitaba sadık kalmak kadar, kitabı temel alıp yeni anlatılar oluşturmak da oldukça yaygın bir tercihtir. Hatta iki yaklaşımda da ortaya gayet iyi filmler çıkmıştır. Polanski’nin Ira Levin’in romanı Rosemary’s Baby’i neredeyse sayfa sayfa çektiği bilinir. Ya da Kubrick’in, Shining’i bir basamak olarak kullanıp taptaze ve onlarca kez analiz edilen bir korku başyapıtı yarattığı da… Buradaki temel soru şu olmalıdır: Evet, ortada uyarlanan bir eser var ama asıl yönetmen bu eser üzerinden izleyiciye ne demek istiyor? İngiliz yazar J.G. Ballard’ın 1975’te yazdığı High-Rise romanı ile Ben Wheatley’nin bize ne anlatmak istediği de bu yazının konusu. J.G. Ballard’ın Gökdelen’i 1970’lerde yapımcı Jeremy Thomas tarafından hakları satın alınan kitabın uyarlamasını Nicolas Roeg yapacakken maddi sıkıntıların ortaya çıkması, filmin tam 40 yıl ileri atılmasına neden olmuş. Fakat zamanın akması bir yandan romanı da daha kıymetli hale getiriyor çünkü Ballard’ın romanı, yıllar geçtikçe şarap gibi kıymeti artan bir metin. Öncelikle yazara ve romana bakalım: Ballard, kafayı modern yaşamın ve teknolojinin insanlar üzerindeki etkilerine takmış bir isim. Özellikle yüksek teknolojiye ve evrenin keşfedilmesine bağlı bilimkurgu anlatılarına karşı oluşturulan Yeni Dalga akımının bir üyesi, yani geleceğe bugünden-dünyamızdan bakmaya öncelik veriyor. Onlarca yıl sonra yaşanacak gelişmelerin ipuçlarını bugünkü yaşantımızda arıyor ve durmadan devam eden bir döngü içerisinde yer aldığımızı, ama bunu fark edemediğimizi iddia ediyor. Ballard’ın romanı Gökdelen - High Rise de bu konuda oldukça katmanlı bir eser. Alternatif 70’lerde geçen romanda bir gökdelende yaşayan, ekonomik yönden birbirlerine yakın olsalar da oturdukları katlar bakımından bir hiyerarşi ve sınıf sisteminde yer alan bireylerin mücadelesi anlatılıyor. Bu mücadele sadece sınıf çatışmasına dayanmıyor; aynı zamanda beden politik, uygarlık tarihi, haz ve ilkel dürtüler ile mitler gibi temalardan besleniyor. Kitabın en önemli özelliklerinden biri de tüm hikayeyi neredeyse bir belgesel gerçekliğinde, gözlemci bir anlayışla sunması ve diyalogları ikinci plana atmasıdır. Sonuç olarak Ballard; geleceği, kendi yaşadığı dönem içinden ele alarak bu distopyanın ileride yaşanmayacağını, zaten bu distopyayı uzun zamandır yaşadığımızı vurguluyor. Ben Wheatley’nin Gökdelen’i Wheatley ve senarist Amy Jump ise filmde iki önemli tercihte bulunuyorlar. Ballard’ın kitabı her ne kadar 70’lerde geçip 21. yüzyılı andırsa da yönetmen de hikayeyi 70’lerde işlemeye karar veriyor. Yani Ballard’ın izleğini en azından tarihi açıdan takip ediyor. Fakat dış ses ya da dördüncü duvarı yıkma gibi bir yaklaşımı reddederek kitaptaki önemli bilgileri, diyaloglar üzerinden anlatmaya ve yarattığı görsel dünyaya yaslanmaya karar veriyor. Sinemasal açıdan bu yaklaşım, ilk bakışta doğru bir tercih olarak görünse de uygulama kısmında filmin oldukça karmaşık bir hale gelmesine neden oluyor. Wheatley hikayenin temelini, sınıfsal çatışmalara ayırıyor ve bir bakıma Thatcher dönemine atıfta bulunuyor. Gökdelenin üç farklı bölgesinde/sınıfında yer alan Robert Laing (Tom Hiddleston), Richard Wilder (Luke Evans) ve Anthony Royal (Jeremy Irons), senaryoyu sürükleyen ve birbirleriyle karmaşık iktidar ilişkileri kuran isimler oluyorlar. Fakat Wheatley, filmin neredeyse ilk 45 dakikasını yan karakterleri kabul ettirmeye çalışmakta kullanıyor. Kitapta yer alan Laing’in kız kardeşi Alice’i senaryoya dahil etmemesine karşın, filmde tam olarak motivasyonlarının ne olduğunu anlayamadığımız yan karakterlerle oldukça gereksiz biçimde vakit harcanıyor. Gökdelen’deki kutuplaşmanın başlangıcı da benzer biçimde anlamsız ve temelsiz geliyor, Wheatley sanki bir an önce şiddeti estetize…

Yazar Puanı

Puan - 50%

50%

Gökdelen – High-Rise, başarılı bir uyarlama olamadığı gibi kendi ayakları üstünde bile zor duran bir film olarak akıllarda kalıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.73 ( 2 votes)
50
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi