Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

İnsanlığın varoluşundan bu yana en büyük probleminin barınma ve barınmanın altında yatan aidiyet duygusu olduğu göz önüne alındığında, ev arayışının, bir yere ait olma isteğinin gerçekliği yansıtan/yorumlayan ya da gerçeği yeniden yaratan beyazperdede de sık sık yer alması kaçınılmazdır. Her coğrafyanın göç nedenlerinin farklılıklar taşıması gibi, farklı ülkelerin sinemalarına da farklı şekillerde yansıyan göç olgusunun yine o coğrafyanın kültürel şartlarına göre değerlendirilmesi gerekir. Göç en temelde, içinde bulunulan şartların yeterli olmaması ve daha verimli yaşam şartlarına sahip olma dürtüsüyle gerçekleşir. 

Hazırlayanlar:  Ecem Şen, Utku Ögetürk

Gegen die Wand / Duvara Karşı (2004)

Fatih Akın’ın filmlerinde sıklıkla başvurduğu temanın göç olması hepimizin dikkatini çekmiştir. Bunda kendisinin de bir göçmen oluşu, Almanya’daki Türklerin durumunu hem deneyimlemesi hem de yakından gözlemlemesi etkili olmuştur diyebiliriz.

Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü alan Duvara Karşı filmi de göç/göçmenlik konusunun üzerine düşünüldüğünde akla gelen filmlerdendir.

Almanya’da yaşayan genel aile stereotiplerinin baba aracılığıyla biraz daha yumuşatıldığı filmde bu kez abi faktörü otorite olarak kullanılır ve Sibel’in hayatını zorlaştırır. Zaten bir göçmen olan Sibel’in tekrar göç etmek zorunda kalışı bir göçmen olarak yaşadığı yerdeki şartların onun için yeterli olmaması ve bir tehdit oluşturmasındandır.

Burada önemli olan göçe hazırlayan şartlar ve sonrası olarak değerlendirildiğinde Sibel’in iki yere de ait olamadığı görülebilir. Almanya’da bir Türk olarak yabancıdır, Türkiye’de Almanya’dan gelmiş olmasıyla. Bu arada kalmışlık Sibel’in ölümün üzerine yürümesine bile sebep olur.

Ne yazık ki, şartlara alışması, bir düzen kurması evlenmesiyle gerçekleşir. Bir erkeğe bağlanmak, o toprağa da bağlanmak mıdır? Sibel bunun cevabını Cahit ile yaşadığı yüzleşmede verir.

Dom za vešanjeÇingeneler Zamanı (1988)

Altın Palmiye ödüllü, Emir Kusturica imzalı Çingeneler Zamanı, izleyicinin içine işleyen en önemli göç ve değişim hikayelerindendir aslında. Nesneleri hareket ettirebilen Perhan’ın bu yeteneğinin para edebileceğini düşünür. Daha iyi şartlar için, anneannesiyle birlikte yaşadığı yerden, köyünden  kız kardeşiyle göç eden Perhan’ın amacı kardeşinin ameliyat olması ve sevdiği kadınla evlenebilmek için para biriktirmektir. Ancak bu göç onu oldukça değiştirir.  Çünkü göç eden karakter ya hiçbir yere ait olmaz ya da her yere ait olur.

Film, artık daha iyi şartlarda yaşayan Perhan’ın aslında neler kaybettiğine yapılan vurgularla ilerliyor. Döndüğünde anneannesiyle meyhanede karşılaşmaları da, aslında aynı olan iki insanın gitmek ve kalmak tavrının seyrine göre nasıl farklılaşacağının tek bir sahnede somutlaştırılması olarak tanımlanabilir. Çünkü özünde de kalmak aynılığı çağrıştırırken, gitmek değişime, farklı olana açılan bir kapıdır, ama değişen/uyum sağlayan insan özünde olduğu kişiyi derinlerde muhafaza edebilir.

Perhan, bu göç sonucu alıştığı yeni yaşantının kendisini değiştirdiğini herkese kanıtlamaya çalışırken kendisine kanıtlayamaz aslında, ve o meşhur cümleyi kurar : “Kendime yalan söylediğimden bu yana artık kimseye inanmaz oldum.”

Biutiful (2010)

Göç konusu üzerine hazırlanan bir dosyada, bireysel göçlerin yanı sıra, toplumsal olarak göçmenlerin içinde yaşadığı şartlara da ayrıca değinmek gerekir.

Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu’nun kariyerini yeniden şekillendiren ve bu kez senaryosunu da kendisinin yazdığı Biutiful, Avrupa’da yaşayan –yaşamaya çalışan- göçmenlerin problemlerine filmin her noktasında değiniyor.

Uxbal’ın hikayesi Barcelona’da geçiyor. Kendisini iki çocuğuna adamış bir baba olan Uxbal kansere yakalandığını öğrenir. Parasını mezar işlerinden ve göçmenler için işverenlerle yaptığı anlaşmalar üzerinden kazanır. Ölüm ve göçmenlerin yaşam şartları filmde bir sekans olarak ayrıca buluşturulsa da, bu yolla da altı çiziliyor denebilir.

Barcelona’da polisin baskıları ve neye izin verdikleri, göz yumdukları ve “bu gözün” rüşvet miktarına göre açılıp kapanabilmesi, işverenlerin git gide Çinlilere verdikleri maaşı ve şartları fazla bulup bunu kısmaları ve sonunda bir grup Çinli işçinin, çocukları da dahil, bir depoda topluca zehirlenerek ölmesi, anlatıyla paralel olarak ilerleyen ve filmin iskeletini oluşturan, izleyicinin yüzüne vurulmak istenen en önemli mesele olarak görülebilir.

Daha iyi şartlarda yaşamak, iş bulmak, para kazanmak, güvenli bir gelecek kaygılarıyla Avrupa’ya gelen göçmenler hem göçmenliğin dışlanma ve aşağılanmasını yaşıyor hem de bu dışlama ve aşağılamayı kabul ederek bir kimlik haline getirebiliyor. Bu durum da göçün yarattığı bir paradoks olarak yorumlanabilir. Biz mi kötüyüz, yoksa bizi kötü yapan siz misiniz?

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi