1961 yılında Rusya’nın uzaya gönderdiği ilk uydusu ile NASA üzerindeki baskının arttığı bilinen bir gerçek. Ancak bu çalışmaların, ardında bulunan üç siyahi kadının üstün zekaları sayesinde hayata geçirildiği ise bilinmiyor. Theodore Melfi’nin yönettiği ve Allison Schroeder ile birlikte Margot Lee Shetterly’nin aynı isimli romanından uyarladığı Gizli Sayılar, bu süreci seyircilerin içlerindeki uzay ve keşfedilmemişi keşfetme merakını hedefleyerek öncekilerden farklı bir şekilde konu alıyor.

İkinci Dünya Savaşı’nı takiben dünyayı bu kez çalışma, cinsellik, aile ve üretkenlik hakları üzerinde yoğunlaşan ikinci bir feminizm dalgası etkisi altına aldı. Feminizm akımının ikinci dalgasının ortaya çıktığı 60’lı yıllarda tüm dünyada olduğu gibi Amerika’da da değişime duyulan ihtiyacın, daha fazla yasal hakka duyulan açlığın etkileri hissediliyordu. Kadınlar mühendislik, öğretmenlik gibi işler için dikkate alınmıyor ve kanun önünde yetersiz görülüyordu. İş gücünde önemli bir yere sahip olmayan Amerikan kadınlar için Amerika’nın Rusya ile girdiği uzay savaşı sayesinde yardımcı olabilecek her türlü iş gücüne ihtiyaç duyması sayesinde bir şeyler değişmeye başladı. NASA kapılarını kapasiteye duyduğu “umutsuz ihtiyaç” sebebiyle cinsiyet, ırk fark etmeksizin  işe yarayabilecek herkese açtı. Normal şartlarda böyle işler için her ne kadar yeterli kapasiteye sahip olsalar da cinsiyetlerinden ötürü hiçbir zaman kabul edilemeyecek olan kadınlar da herkes kategorisinin altında yer alabildiler. 1960’lı yıllar süresince Amerika’da yaşam sadece kadınlar için zor değildi. Bu yıllarda insanların bir işi yapıp yapamayacağı durumuna kapasitelerinden önce sadece cinsiyetleri değil aynı zamanda tenlerinin renkleri de değerlendirilerek karar veriliyordu. Sonuç olarak ten renginiz beyaz ve cinsiyetiniz ise erkek değilse karada yaşam zordu. Bu durum, NASA’nın ten rengi beyaz kadınlar için araladığı kapıları siyahi kadınlar için de açması ile Amerika’nın uzaya giden yolunda yıkılan tabulardan bir tanesi oldu ve siyahi üç kadın matematisyen de bu süreçte işe alınmaya hak kazananlar arasında yer aldı. Gizli Sayılar, NASA’nın dillere destan olmuş başarısının ardındaki Katherine G. Johnson (Taraji P. Henson), Dorothy Vaughnan (Octavia Spencer) ve Mary Jackson (Janelle Monae) adlarındaki üç zeki kadının canlarını dişlerine takarak çalışıp gösterdikleri çabanın bugüne dek hasır altı edilmiş gerçek hikayesini anlatıyor.

Gizli Sayılar: Ataerkil Bir Dünyanın Feminist Hikayesi

Gizli Sayılar, erkek egemen bir dünyada kadınların var olabilmek ve hak ettikleri saygıyı elde edebilmek için verdiği savaşı anlatıyor. Ancak bu savaşı anlatırken bazen amacından şaştığı, ataerkil düzenin alışkanlıklarına düşmekten kaçamadığı noktaların var olduğuna şahit oluyoruz. Bu durum bizleri, feminizmin ikinci dalgasının etkilerinin var olduğu bir dönemi anlatan filmin, günümüzde etkileri süren üçüncü dalganın ve post feminizm anlayışının savaştığı alışkanlıklara düşüp düşmediği konusunu düşündürüyor.

Ana konusu üstün zekalı üç güçlü kadının başarı yolunda karşılaştıkları ataerkil düzenin engellerine karşı verdikleri savaş olan filmde kadınlar sık sık aile yaşantıları, aşk hayatları ve çocukları ile ilişkileri üzerinden resmediliyor. Erkekleri yaptıkları iş haricinde göstermeyerek hayatlarının bu yönüne hiç yer vermezken film, kadınların anaç yönünün altını çizmeyi ve seyirciye unutturmamayı ihmal etmiyor. Katherine G. Johnson’ın üstün bir zekaya sahip olmasına ek olarak üç kız çocuğu olduğunu, yaşadığı ilişkide muhafazakar bir tutum sergilediğini, kimliklerinin arasında dul tanımlamasının da var olduğunu ve yaşadığı ilişkiyi evlilik ile sonlandırdığını da net olarak öğreniyoruz. Dorothy Vaughnan ve Mary Jackson’ın da aynı şekilde iş hayatlarında gösterdikleri başarıya şahit olurken, mutlaka özel yaşantılarında gösterdikleri geleneksel cinsiyet kalıplarına uygun davranışları da izlemeyi ihmal etmiyoruz. Her ne kadar karakterler her zaman güçlü, zeki ve olayların kahramanları olarak gösterilmeye çalışılsa da bir şeylerin altı daima boş kalıyor. Örneğin, en parlak zekamız Katherine G. Johnson iken (soyadı konusunda evlendikten sonra oldukça hassas, zira artık evli bir kadın olarak “kocasının soyadını” taşıyor) vardığı çözümleri daima Al Harrison (Kevin Costner)’ın ateşlediğini görüyoruz. Sonuca ulaşıp daima günü kurtaran Katherine G. Johnson olsa da, sonuca ulaşmasını sağlayan önemli detaylara her zaman Al Harrison’ın yardımı ile ulaştığını fark ediyoruz. Bu durum bizlere kahramanımız gerçekten bu kadar zeki ise neden cevaba ulaşırken bir başkasının bakışına mutlaka ihtiyaç duyduğunu sorgulatıyor. Katherine G. Johnson üstün zekası, güçlü kişiliğine rağmen bir Johnson olabilmek için Moonlight‘tan sonra bir başka güzel işte aynı başarılı performans ile izlediğimiz Janelle Monae’nin canlandırdığı Mary Jackson’ın “kadın olma” ile ilgili tavsiyelerine ihtiyaç duyuyor. Al Harrison’ın tuvalet işaretinin üzerinde yer alan “siyahi kadınlar için” tabelasını kırdığı anlarda ise kendisine duyduğumuz hayranlıkla baş kahramanımızın kim olduğunu neredeyse unutuyoruz. Film boyunca bu gibi anlarda zaman zaman feminizm algısının bir illüzyon olarak kullanılabiliyor olabileceği, filmin reddetmeye çalıştığı geleneksel klişelerin tekrarına düşmüş olabileceği olasılıklarını düşünsek de genel olarak filmin bu üç güçlü ve zeki kadının gizli kalmış hikayesini hak ettikleri şekilde yansıtmayı başarıyor.

Filmin üzerinde durduğu bir diğer konu ise başrollerimizin önünde duran bir diğer engel olan ırkçılık problemi. Siyahi kadın çalışanlar için ayrılmış bakımsız ve uzak tuvaletler, onlar için ayrı bir çalışma alanı ve hatta ayrı bir kahve makinesi gibi unsurlar ile film, döneme egemen olan ırkçı tavırların da altını çiziyor ve her şeyi apaçık ortaya sererek bizleri fark etmekten çekindiğimiz haksızlıklarla baş başa bırakıyor. Film süresince başrollerimizin yaşadığı bütün problemlerin ana sebebinin cinsiyetçilik ve ırkçılık olduğunun daima bilincinde tutuluyoruz. Dolayısıyla film, feminist yaklaşım konusunda arada bir sendelese de bu problemi oldukça yerinde ve doğru bir tavır ile işliyor. Dorothy Vaughnan’ın görevin gerektirdiği bütün işi hali hazırda yapıyor olmasına rağmen, sadece siyahi olduğu için hak ettiği ünvanı personel denetçisi Ms. Mitchell (Kirsten Dunst)’dan bir türlü alamamasına karşılık verdiği savaşta da ırkçılığın tek sebep olduğunun farkındayız, Katherine G. Johnson (Taraji P.Henson)’ın Uzay Görev Grubu ofisine adımını attığı anda Paul Stafford (Jim Parsons) ve diğerleri tarafından maruz bırakıldığı bakışların da. Mary Jackson (Janelle Monae) mühendis olabilmek için verdiği savaş sırasında karşısında duran hakime ten rengini değiştiremeyeceğini, ancak yasaları değiştirebileceğini söylediğinde ise yapılan haksızlıklarla bir kez daha yapayalnız kalıyoruz ve haksızlığa karşı dimdik dikilen, asla pes etmeyen bu kadına karşı duyduğumuz saygı ve hayranlık ile tüylerimiz diken diken oluyor.

Theodore Melfi kahramanlıklarla dolu bu hikayeyi anlatırken kamerayı alışılan bir şekilde kullanmayı tercih ediyor. Melfi’nin bu tavrı seyirciyi yavaş bir tempoya düşerek başlarda sıksa da, filmin güçlü hikayesinin ön plandaki yerini korumasını sağlıyor. Başlangıçta ağır ilerleyen ve olayların heyecanını aktaramayan film, sonlara doğru hız kazanıyor ve seyirciyi heyecanıyla heyecanlandırmayı, sevinciyle sevindirmeyi başarıyor. Filmin yapımcıları arasında gördüğümüz Pharell Williams, müzikleri konusunda çıkardığı iş ile tempoyu da desteklemeyi başarıyor. Film, en başta verdiği “gerçek bir hikayedir” bilgisi ilk dakikada heyecanını seyirciye aktarmayı başarıyor. Ancak, sağladığı heyecanının kontrolünü, karakterlerini neredeyse ortamda bulunan daimi tek zeki kişi olarak göstererek, onları bizlere benimsetme yolunda gösterdiği çabayı abartıp, her zaman kendimizle bağdaştırmamız gerekenlerin üç başrolümüzden başkası  olmadığını sürekli hatırlatarak, gereğinden fazla belirginleştirerek ortalarına doğru kaybetmeye başlıyor. Yine de, sonlarına doğru heyecanını tekrar kazanıyor ve yakaladığı heyecanını finalde karakterlerin şimdiki hallerini bu hikayenin gerçek bir hikaye olduğunu anımsatırcasına göstererek zirvede bırakmayı başarıyor. Sonuç olarak bu üç zeki kadın her şeyi göze alıp, herkesin karşısında dimdik durarak önlerindeki en büyük iki engel olan cinsiyetçiliği de ırkçılığı da tek tek devirip hak ettikleri başarıya ulaşıyor. Böylece film, asıl gücün bilekte değil de zekada, zekanın ise etekte değil de kafada olduğu gerçeğini zihinlerimizin sağlam bir köşesine yerleştiriyor.

 

1961 yılında Rusya’nın uzaya gönderdiği ilk uydusu ile NASA üzerindeki baskının arttığı bilinen bir gerçek. Ancak bu çalışmaların, ardında bulunan üç siyahi kadının üstün zekaları sayesinde hayata geçirildiği ise bilinmiyor. Theodore Melfi’nin yönettiği ve Allison Schroeder ile birlikte Margot Lee Shetterly’nin aynı isimli romanından uyarladığı Gizli Sayılar, bu süreci seyircilerin içlerindeki uzay ve keşfedilmemişi keşfetme merakını hedefleyerek öncekilerden farklı bir şekilde konu alıyor. İkinci Dünya Savaşı’nı takiben dünyayı bu kez çalışma, cinsellik, aile ve üretkenlik hakları üzerinde yoğunlaşan ikinci bir feminizm dalgası etkisi altına aldı. Feminizm akımının ikinci dalgasının ortaya çıktığı 60’lı yıllarda tüm dünyada olduğu gibi Amerika’da da değişime duyulan ihtiyacın, daha fazla yasal hakka duyulan açlığın etkileri hissediliyordu. Kadınlar mühendislik, öğretmenlik gibi işler için dikkate alınmıyor ve kanun önünde yetersiz görülüyordu. İş gücünde önemli bir yere sahip olmayan Amerikan kadınlar için Amerika’nın Rusya ile girdiği uzay savaşı sayesinde yardımcı olabilecek her türlü iş gücüne ihtiyaç duyması sayesinde bir şeyler değişmeye başladı. NASA kapılarını kapasiteye duyduğu "umutsuz ihtiyaç" sebebiyle cinsiyet, ırk fark etmeksizin  işe yarayabilecek herkese açtı. Normal şartlarda böyle işler için her ne kadar yeterli kapasiteye sahip olsalar da cinsiyetlerinden ötürü hiçbir zaman kabul edilemeyecek olan kadınlar da herkes kategorisinin altında yer alabildiler. 1960’lı yıllar süresince Amerika’da yaşam sadece kadınlar için zor değildi. Bu yıllarda insanların bir işi yapıp yapamayacağı durumuna kapasitelerinden önce sadece cinsiyetleri değil aynı zamanda tenlerinin renkleri de değerlendirilerek karar veriliyordu. Sonuç olarak ten renginiz beyaz ve cinsiyetiniz ise erkek değilse karada yaşam zordu. Bu durum, NASA’nın ten rengi beyaz kadınlar için araladığı kapıları siyahi kadınlar için de açması ile Amerika’nın uzaya giden yolunda yıkılan tabulardan bir tanesi oldu ve siyahi üç kadın matematisyen de bu süreçte işe alınmaya hak kazananlar arasında yer aldı. Gizli Sayılar, NASA’nın dillere destan olmuş başarısının ardındaki Katherine G. Johnson (Taraji P. Henson), Dorothy Vaughnan (Octavia Spencer) ve Mary Jackson (Janelle Monae) adlarındaki üç zeki kadının canlarını dişlerine takarak çalışıp gösterdikleri çabanın bugüne dek hasır altı edilmiş gerçek hikayesini anlatıyor. Gizli Sayılar: Ataerkil Bir Dünyanın Feminist Hikayesi Gizli Sayılar, erkek egemen bir dünyada kadınların var olabilmek ve hak ettikleri saygıyı elde edebilmek için verdiği savaşı anlatıyor. Ancak bu savaşı anlatırken bazen amacından şaştığı, ataerkil düzenin alışkanlıklarına düşmekten kaçamadığı noktaların var olduğuna şahit oluyoruz. Bu durum bizleri, feminizmin ikinci dalgasının etkilerinin var olduğu bir dönemi anlatan filmin, günümüzde etkileri süren üçüncü dalganın ve post feminizm anlayışının savaştığı alışkanlıklara düşüp düşmediği konusunu düşündürüyor. Ana konusu üstün zekalı üç güçlü kadının başarı yolunda karşılaştıkları ataerkil düzenin engellerine karşı verdikleri savaş olan filmde kadınlar sık sık aile yaşantıları, aşk hayatları ve çocukları ile ilişkileri üzerinden resmediliyor. Erkekleri yaptıkları iş haricinde göstermeyerek hayatlarının bu yönüne hiç yer vermezken film, kadınların anaç yönünün altını çizmeyi ve seyirciye unutturmamayı ihmal etmiyor. Katherine G. Johnson’ın üstün bir zekaya sahip olmasına ek olarak üç kız çocuğu olduğunu, yaşadığı ilişkide muhafazakar bir tutum sergilediğini, kimliklerinin arasında dul tanımlamasının da var olduğunu ve yaşadığı ilişkiyi evlilik ile sonlandırdığını da net olarak öğreniyoruz. Dorothy Vaughnan ve Mary Jackson’ın da aynı şekilde iş hayatlarında gösterdikleri başarıya şahit olurken, mutlaka özel yaşantılarında gösterdikleri geleneksel…

Yazar Puanı

puan - 75%

75%

Başlangıçta ağır ilerleyen ve olayların heyecanını aktaramayan film, sonlara doğru hız kazanıyor ve seyirciyi heyecanıyla heyecanlandırmayı, sevinciyle sevindirmeyi başarıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.87 ( 3 votes)
75
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi