Masamune Shirow’un aynı isimli mangasından, Mamoru Oshii tarafından beyazperdeye uyarlanan Ghost in the Shell (1995), 36. İstabul Film Festivali’nde yeniden izleyici ile buluşuyor. Bildiğiniz gibi baş karakterini Scarlett Johanson’un canlandırdığı Hollywood uyarlaması da 31 Mart’ta vizyona girmiş ve ilgi görmüştü. Görsel açıdan oldukça dikkat çekici olan bu uyarlama, önemli birçok sahneyi birebir yeniden tekrar ederek, 1995 tarihli ilk yapıma da saygı duruşunda bulunmuştu. Ghost in the Shell’in evrenine uzak bir izleyici için yeniden yapımın gayet iyi bir film olabileceği aşikar. Fakat 2017 uyarlamasını, gerçek Ghost in the Shell severler için tatmin edici olmaktan uzak kılan oldukça önemli bir nokta vardı. Bu nokta, Ghost in the Shell’e ruhunu veren felsefi altyapının 2017 uyarlamasında çok büyük oranda ortadan kalkması, filmde yalnızca belli belirsiz izlerinin kalmış olmasıydı.

1995 yapımı filmin, izleyiciyi temel meselesi üzerine düşünmeye ve sorgulamaya yönlendirip izleyiciyi aktif bir pozisyona getirerek; izleyici ile ilişkisini filmin çok ötesine taşıyan bir felsefi altyapıya ve anlatım biçimine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu felsefi altyapıyı oldukça sağlam bir şekilde kurmuş ve izleyiciye de oldukça başarılı bir şekilde aktarmıştır. Belki tam bu sebeple yapıldığı ilk zamanlarda çok ilgi çekmemiş olmasına rağmen, zaman içinde kendisine hakikatli bir izleyici kitlesi yaratmış ve kült mertebesine ulaşmıştır. 2017 uyarlaması ise bir Hollywood filmi olmanın hakkını vererek, izleyici aktif / katılımcı konumundan uzaklaştırarak, tekrar izleyici koltuğuna oturtmuştur. Hikayenin soyut, düşünsel boyutunun yerini daha detaylı bir hikaye almış ve filmin yönetmeni Rupert Sanders gösterici bir dil kullanmayı tercih etmiştir. Yani seyirciyi, nesne konumundan, özne konumuna taşıyarak, filme düşünsel katkı sağlamasının önüne geçmiştir. Başı sonu belli bir hikaye yaratarak klasik anlatının kalıpları içinde kalmıştır. 1995 yapımının temel sorunsalına kendi yanıtını oldukça açık bir şekilde vermiş ve anlaşılır olma kaygısı ile bu yanıtı filmde farklı noktalarda tekrar etmiştir. Durum böyle olunca da seyirci ile kurduğu ilişkisi de sinema salonunun ebatlarını aşamamıştır.

İki film üzerinden karşılaştırmalı kısa bir değerlendirme yaptıktan sonra artık filmin sinemasal evrenine doğru yol almaya başlayabiliriz. Film, kendisinin iddia ettiği üzere “yakın bir gelecekte” geçmektedir. Teknoloji büyük bir hızla gelişmiş insanlar ve yapay zekalar arasındaki fark giderek silikleşmeye başlamıştır. Motoko Kusanagi de bu teknolojik gelişmelerin en ileri örneğidir. Motoko, insan beynine sahip bir cyborgdur. Fakat cyborgların beden ve zihin olarak insanlara yakınlaştığı bu dönemde, insan beyni de tıpkı bir işletim sistemi gibi kontrol edilebilir, yeniden yazılabilir, hatta hacklenebilir hale gelmiştir. Motoko’nun insan beyni de yeniden programlanmış ve geçmişe dair tüm izler yok olmuştur. Motoko, tıpkı bir insan gibi düşünebilmekte ve aldığı kararlar ile eylemlerine yön verebilmektedir. Hatta cyborg bedeni zihninin sıradan bir insan beyninin ötesine geçerek farklı ağlar ve zihinler ile bağ kurmasına da olanak tanımaktadır. Birim 9 adı verilen özel bir birimin başında bulunan Kusanagi, bu gelişkin zihni sayesinde kendisinden beklenenin ya da programlandığı şeyin ötesine geçmiş ve varoluşunu sorgulamaya başlamıştır.

İnsan beyni ve son teknolojinin ürünü olan kabuğu yani bedeni ile Motoko yapılmış ve programlanmıştır. Yani tıpkı bir bilgisayar programı gibi belli bir amaçla, spesifik şeyler yapabilmesi için programlanmıştır. Motoko bunun bilgisine sahiptir. Bu nedenle her adımında yaptığı şeyleri kendi iradesi ile yapıp yapmadığını sorgular. Hatta bundan öte Birim 9’a liderlik eden, yeri geldiğinde stratejik kararlar alabilen Motoko Kusanagi’nin gerçekten özgür bir iradesi var mıdır? Bu sorgulamasına birlikte çalıştığı astı Ishikawa ile yaptığı sohbette açık bir şekilde tanıklık ederiz. Ishikawa, Motoko ve yine bir cyborg olan Motoko’nun yakın çalışma Batou kadar bedenen ve zihnen gelişkin değildir. Kusanagi’nin dediği gibi beynine yapılan birkaç programlama dışında tamamen insandır. Motoko, bunun Ishikawa’ya tahmin edilemezlik  özelliği kattığını düşünmektedir. Yani kendisi ve Batou önceden programlandıkları için her hareketleri öngörülebilirdir. Bu da ekip için büyük bir zaaf yaratmaktadır. Ishikawa ise bu zaafı bir nebze olsun bertaraf edebilmek için ekibe dahil edilmiştir.

Kusanagi zaman içinde sorgulamasını derinleştirir. Aslında hayatına ve varlığına bir anlam katmak istemektedir. Her hareketi gerçekten öngörülebilir midir? Gerçek bir benliği mevcut mudur? Yoksa çoktan ölmüş bir bedenden alınan bir beyin ile başka bir bedenden kopyalanmış bir kabuktan mı ibarettir? Kusursuz denilebilecek eşsiz bedeni, göz rengi, her sabah uyandığında gördüğü elleri onu diğer kişilerden ayırmaya, gerçekten eşsiz bir varlık kılmaya yeterli değil midir? Motoko ilk zamanlarda insanın varlığını biricik kılan şeyin bedenleri olduğu fikrine daha yakındır. Fakat yağmurlu ve de kasvetli bir günde şehri dolaşırken kendisi ile tıpatıp aynı bedene sahip biri ile karşılaşır. O bedene sahip kişi gerçekten bir insan mıdır, yoksa başka bir bedenden kopyalanmış Motoko gibi bir kabuktan mı ibarettir? Bizi biz yapan şey bedenimiz değilse nedir?

Motoko Kusanagi’nin bu sorgulamaları usta bir hacker olan ve uluslararası alanda casusluk faaliyetleri yürüttüğü bilinen Puppet Master’ın peşine düşmesi ile başka bir boyuta taşınır. Puppet Master hedefleri doğrultusunda kullanmak için insanların beynini hackleyebilmekte ve insan beyinlerine sahte anılar yerleştirebilmektedir. “Kimlik ve Kişilik İnşasında Belleğin Yeri: Ghost in the Shell ve Blade Runner” başlıklı yazımda çok daha detaylı bir şekilde yer verdiğim gibi insanların kendilerini geçmiş, bugün ve gelecek sürekliliği içinde bir bütün olarak algılayabilmelerini sağlayan şey temelde autobiyografik belleğimizdir. Kişiliğimizi ve kimliğimizi bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde gerçekleşen öğrenmelerimiz üzerine inşa ederiz. Fakat eğer yalnızca cyborgların değil insanların da zihinleri silinip yeniden yazılabiliyorsa o zaman bir insanın varlığını anlamlı hale getirecek, o kişiyi biricik kılacak şey ne olacak? Motoko, Puppet Master ile etkileşime geçtikte bu sorgulama giderek daha da derin hale gelecektir.

Ghost in the Shell (1995) filmi anlatısını tam olarak bu felsefi sorgulamanın üzerine inşa eder. Ve yukarıda da belirttiğim gibi bu sorulara kesin yanıtlar vermek yerine izleyiciyi bu sorular üzerine düşünmeye sevk eder. Mesele yalnızca Motoko Kusanagi’nin ya da Puppet Master’ın ne olduğu, insan olup olmadığı değildir. Mesela bir insanı, insan kılan; bizi biz yapan şeyin ne olduğudur. Yani film aslında bizi, kendimiz üzerine felsefi bir sorgulamaya davet eder. Kesin yanıtları olmasa bile bu sorgulamanın kendisinin varlığımızı ve hayatımızı bir derece daha anlamlı kılacağını düşünüyorum. İşte tam bu sebeplerle, sinema üzerine düşünmeyi seven, sinema ile olan ilişkisini sinema salonları ile sınırlı tutmayan gerçek sinema severlerin 1995 yapımı Ghost in the Shell’i mutlaka izlemesi gerektiğini düşünüyorum. İstanbul Film Festivali ise oldukça değerli bu yapım ile beyazperdede yeniden buluşmak için oldukça büyük bir fırsat sunuyor. Bu fırsatı iyi değerlendirelim!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi