Erken dönem Hollywood Sineması’nın muhtemelen en sıra dışı figürlerinden biridir Avusturya asıllı yönetmen, oyuncu, yapımcı Erich von Stroheim. 20. yüzyılın başlarında ailesiyle birlikte geldiği Amerika’da, efsane yönetmen  D. W. Griffith’in himayesi altında çalışma fırsatı bulan Stroheim; oyuncu olarak başladığı kariyerinde La Grande Illusion ve Sunset Blvd. gibi kült filmlerde yer almış. Ama yine de -aslında kendisinin de istediği şekilde- oyunculuk kariyerinden çok yönetmenliğiyle tanınmıştır her zaman. Bunun için insanların elbette ki haklı sebepleri vardır. En nihayetinde;  Foolish Wives (1922), The Merry Widow (1925), The Wedding March (1928), The Honeymoon (1928) ve Queen Kelly (1929) gibi her biri oldukça başarılı eserler ortaya koymayı bilmiş bir yönetmendir kendisi. İşte yazımıza da konu olan şekliyle yönetmenin filmografisindeki bir film, onun yalnızca kariyerini değil hayatını da şekillendirmesi açısında ayrıca önemlidir, 1924 yapımı Hırs (Greed). Hatta yönetmenin en bilinen filmi olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Peki nedir bu filmin önemi? Aslında daha ön çalışma aşamasında oluşacak şeyin ilk sinyallerini veren bir yapımdır Hırs. Amerikan yazar Frank Norris’in 1899’da yayınladığı “McTeague” adlı epik kitabından destansı bir uyarlama yapmak ister Stroheim. Bunun için de dönemin yetkin stüdyolarından biriyle anlaşıp senaryo üzerinde çalışmaya başlar. Kitabın, yönetmeni etkilemesinde aslında iki temel etmen vardır. İlk olarak hikaye San Francisco’yu ve onun orta sınıf tabakasını ele aldığından, Stroheim için bulunmaz bir sosyolojik arka plan içeriyordur. İkinci olarak ise, Norris; tarz ve anlatı olarak ünlü naturalist Fransız yazar  Émile Zola’dan fazlasıyla etkilenmiş biri olarak, o dönem Hollywood Sineması’nda neredeyse hiç karşılaşamayacağınız derecede abartısız bir gerçekçilik ortaya koymayı başarıyordur eserinde. Kitabın doğallığı ve dolayımsız sert anlatımından oldukça etkilenen yönetmen, daha senaryolaştırma aşamasında meseleyi çok farklı bir şekilde ele alacağını gösterir. Öyle ki, orijinali 380 sayfa olan romanın senaryosu 300 sayfayı bulur. Stroheim’ın bu aşırılık halinden korkan stüdyo da durumu kontrol altında tutabilmek adına yönetmeni, filmin süresi açısından 2 600 metre makarada sınırlar.

İşte bu ufaktan girizgahtan sonra olayın nasıl şekillenmiş olacağını az buçuk tahmin etmiş olabilirsiniz. Daha önce hiç yapılmamış olana yönelmiş bir yönetmen ve ikili ilişkiler sayesinde edinilmiş oldukça büyük bir bütçe… Stroheim kesinlikle epik bir film yaratmak istiyordu, fakat amacı gösterişli sahneler ya da seyirciyi etkileyecek melodramlar ortaya koymak değildi. O tarihlerde teknik imkanların kısıtlılığı sebebiyle bağlantılı olarak filmler setlerde çekiliyordu ve Stroheim her şeyden önce bunun dışına çıkmak istiyordu. Ama buna rağmen Hırs yine de avangart bir yan taşımaz. Çünkü mesele, filmin sıra dışı olmasından ziyade bizzat yönetmenin edimlerinde gizlidir. Örneğin; filmde karakterlerin ağladığı sahnelerde ek bir gerçekçilik hissetmezsiniz, çünkü pek de bir fark gözükmez. Buradaki fark, Stroheim’ın; çölün ortasında ve en yakın medeniyet göstergesi 160 km uzakta iken, oyuncunun ağlaması gerçekçi olsun diye ufak bir orkestra ekibine müzik çaldırmasındadır.

Burada artık filmin konusuna değinmek gerekiyor sanırım. Özellikle buraya bıraktım çünkü bu sayede birazdan işleyeceğimiz paralelliği görmek, çok daha kolay olacaktır. Film, temelde McTeague’nin hikayesini anlatmanın yanında Trina ve Marcus karakterleriyle birlikte oldukça varoluşçu bir söylem oluşturur. Piyangodan büyük ikramiyeyi kazandıktan sonra, daha önce kendi hayatlarına dair sıradan bir yaşayışları olan bu üç isim, eşi görülmemiş bir hırs duygusuna kapılıp birer birer hayatlarını mahveder. Ama burada yine de hikayedeki muhafazakar vurgudan ziyade, hırsın kökenleri ve yol açtıkları üzerine getirilen derinlemesine bakış açısı çok daha belirgindir. Haliyle hikayenin epikliği, bu piyango kazanma olayında değil; her şeye rağmen büyük bir hırsla hayatlarını devam ettiren insanların bu yılmak nedir bilmez iştahlarındadır. Yani karakterler sonunda ellerindeki her şeyi yitirseler de sürmekte olan “eyleme” ediminden vazgeçmezler. Bu açıdan epik olan ortaya çıkan şey değil, tüm edimler toplamıdır. Şimdi bu son cümle oldukça önemli. Öyle ki iki farklı konuya ulaşacağız buradan.

İlk olarak yeniden yönetmene ve filmin hikayesine dönersek; tahmin edeceğiniz üzere film hiç de stüdyonun istediği gibi olmadı. 2 600 metre makara sınırlamasına karşın yönetmen tam 135 972 metre –yani yaklaşık 85 saat- çekim yaptı. Çekimler tamamlandığında planlanan bütçenin neredeyse beş katı kadar para da harcanmıştı haliyle. Daha sonra filmin montajına girişen Stroheim’ın onca harcamaya karşın filmin özellikle altınlı sahnelerini özel bir teknik olan elle boyamayla renklendirme konusunda diretmesi de işleri iyice çıkmaza sokmuştu. Her şeye rağmen film bittiğindeyse ortada tam anlamıyla bir külliyat vardı fakat aynı zaman büyük bir sorun da vardır. Çünkü filmin uzunluğu neredeyse dokuz buçuk saati bulmaktadır. Dönemin kayıtlarına göre özel olarak seçilmiş on iki kişi, filmin bu orijinal halini izlemiş ve görece etkilenmişlerdi. Ama elbette ki stüdyo, sonunda filmin kesilmesini istemiş ve aylar süren bir çatışma yaşanmıştır. Nihayetindeyse film yaklaşık iki saate indirilmiş ama en kötüsü, kesilen kısımlar yok olmuştur. Yani dokuz buçuk saatlik orijinal hali günümüze ulaşmamıştır. Daha sonra 1990’larda filmin çekimleri esnasında çekilmiş sahne fotoğrafları ve senaryo taslakları incelenerek film, yaklaşık dört saat olacak şekilde restore edilmiştir. Bir önceki paragrafta da söylediğimize benzer olarak aslında burada epik olan film değildir, filmi oluşturma edimidir. Bu açıdan aslında Hırs’ı “gerçekçi bir film” olarak nitelemek çok da doğru olmaz. Burada getirilebilecek en güzel tanımalama “gerçeğe dönüşem film” dir sanırım.

Şimdi tüm bu bahsettiklerimizi toparlayacak olursak, oldukça zihin açıcı bir meseleye dair de farklı bir bakış açısı getirmiş olacağız. Daha önce de bahsettiğimiz gibi epik olan ortaya çıkan şey değil, tüm edimler toplamıdır. Bunu filmin çekildiği 1924 tarihi ile birlikte düşündüğümüzde çok daha iyi anlayabiliriz. Çünkü yaklaşık olarak bu tarihler, Amerika’da modernizmin temel politik ve toplumsal bir söyleme dönüştüğü yıllardır. Peki az buçuk bahsettiğimiz hikayedeki varoluşçuluk ile modernizm arasında, edimi böylesine önemli kılacak nasıl bir ilişki vardır? Bu aslında 1950 sonrası gelişen, postmodernizmin söylemlerinde tek tipleştirilmiş modernizmden oldukça farklı bir yola sürükler bizi. Bu konuda Walter Benjamin oldukça orijinal bir tespitte bulunur: “Modernizm tecrübe değil bir deneyimdir.” Burada tecrübe, doğrudan hayatınıza etki edebilecek önemdeki bir olayı yaşamak iken; deneyim, hayatın akışı içinde, görünür de pek bir şeyi değiştirmeyip yalnızca sizin hayat ediminizi oluşturan şeydir. Bu açıdan Marshall Berman postmodernist düşünürlerin ortaya koydukları “tespit” statüsündeki modernizm yerine, tümden bir deneyim olan modernizm fikrini atar ortaya. Ona göre modernizm, 1800’lü yılların ortasında, endüstrileşme ve aydınlanmayla başlayan bir şey değildir. Kökleri çok daha öncelere, Ortaçağ’a dayanır. Berman, modernizmin zaten yaklaşık 1500’lerden beri deneyimlenen ama ancak 1800’lerde kavranan bir şey olduğunu söyler. Bu açıdan günümüze dair geliştirdiği modernist bakış açısı da onun varoluşla olan ilişkisine dayanır. Yani epik olan ilk başta görüldüğü gibi film ya da piyangonun çıkması değildir. Esas epik olan, filmin çekim aşaması ve karakterlerin bitmek bilmeyen hırslarıdır. Haliyle görece epik denilenleri yaratan aslında onların önceleyeni olan edimlerdir. Yani modernizm –yani epiklik-, tam da insanların edimlerinin başladığı yerde başlar ve temellenir. Bu açıdan aslında modernizm, hareketi güzellemez. Zaten hareket, tarihsel bir varoluşla edimlendiği için ortaya çıkar. Yani hareketi güzelleyen şey bizzat varoluşun kendisidir. İşte filmin hikayesinin, çekim hikayesiyle paralel olması bir anlamda filmin gerçeğe dönüşmesinin sebebi budur. Stroheim temelde farkında olmadan o varoluşu edimleyerek meseleye tam da özünden dahil olmayı başarmış ve sinema tarihinde eşine az rastlanır bir durumun ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Eğer henüz Hırs filmini izlemediyseniz, sadece bu bahsettiğimiz mesele üzerinden getirdiğimiz bakış açısına ulaşmak için bile izlemelisiniz. Çünkü hala içinde yaşadığımız modernliği düşündüğümüzde 1924 yılı aslında hiç de öyle çok eski bir tarih değil.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi