Sinemanın her zaman gerilim ile dolu yolculuğunda gözümüze aynı yüz ifadesi gelmiştir. Göbeğinin içerisinde sanki her zaman bir ceset taşır bu ifadesiz veya aşırı ifadeli yüz. Ama bu cesedi hiçbir zaman görmeyiz. Belki de Freud’un babasının cesedidir bu ölü beden ya da gerilim kralımız Hitchcock’un annesinin cansız bedenidir. Her kim olursa olsun kendi bedeniyle birleşik bir şekilde ölüler taşıyan usta yönetmen sinema tarihi içinde hala bir ölü gibi yürür. Filmlerinin hala yeni destansı yüzleri görülür ve gerilim baştan yazılır. Karşınızda yeniden yazılan unutulmuş korkular ve kurnaz zihin: Hitchcock!

Alfred Hitchcock her zaman ilgi odağını üzerine çeken haylaz bir çocuk olmuştur. Sinemada izleyicisinin dikkatini çekmek ve girilimle başa çıkabilmek için korkuyu yüz üstüne çıkaran yönetmen, sinemanın dehalarından biri kabul edilirken aynı zamanda en çok eleştirilenlerinden de biri olmuştur. Çok fazla gözün üzerinde olmasından kaynaklı her zaman yaptığı işler fazla eşelenmiş ve her eşeleme hareketiyle beraber Hitchcock sinemasının içerisindeki birtakım hortlaklar ayağa kalkmıştır. Hortlakların her eşelenme ile uyanıyor olması sinemanın büyüsü ile Hitchcock’un kurnaz zihninin bir çocuğudur. Bu ikili arasında yaşanmış olan haz dolu ilişkiyle beraber doğmuş ve doğmamış birçok çocuk izleyicinin gözleri önünde büyümüş ve büyürken ergenlik içerisinde onlarda birçok çocuk yaratmışlardır. Sinemanın etkilenme ile beraber gelen büyümesi ve ilişkiye girmesi; özellikle Hitchcock sineması ile beraber anlam kazanmıştır. Kurnaz zihnin yarattığı birçok kurnaz film kendinden sonra birçok film için yol gösterici, el tutucu ve kapı açıcı olmuştur.

Hitchcock; sinemasında sesin ki kendisi istemese de, görüntünün ve kurguyla beraber gözün konumlandığı yerin muhteşem birlikteliği gerilimi doğurmuş ve izleyicinin oturduğu anda zımbalanmasını ve kıpırdamadan klostrofobik bir deneyim içerisinde gözünün sessiz çığlıklar atmasına sebep olmuştur. Bu deneyimler içerisinde dikkat çeken bir özellik yatıyor ve çoğu izleyici için gözden kaçtığı için yaşanılan deneyim yalanın bir öpücüğü gibi oluyor. Halbuki bu gerçek ortaya çıktığı anda izleyici beyninden vurulmuşa dönebiliyor ve bu uyuşmuşluk altında Hitchcock sineması kendini yeniden doğuruyor ve kanlar içerisinde attığı çığlıkla beraber izleyicinin bütün bakışını yıkıyor. Bu gerçeğin öpücüğünün altında yatan olgu ise Hitchcock’un gerçek hayattan aldığı hikayeleri filmlerinde kullanıyor oluşu. Realitede gerçekleşmiş olaylardan esinlenerek ve onları yeniden kurgulayarak ortaya başka bir oyuncak çıkaran Hitchcock bu oyuncağı ile vahşi bir çocuk gibi oynarken gerçek hayatın tüm korkutuculuğunu yanına alıyor ve izleyicinin saç diplerine kadar gerilmesini ve kusma isteği duya duya başının dönmesini aldırış etmeden o oyuncak ile dans etmesini sağlıyor. Hitchcock üç filminde bu gerçek hayat ile kurgu sevişmesini gerçekleştiriyor ve daha sonra kenara çekilip bir fincan çay eşliğinde yarattığı kaosu izliyor.

The Wrong Man (1956)

the-wrong-man-filmloverss

The Wrong Man, filmin başında Hitchcock’un sesiyle bölünüyor ve Hitchcock bunun gerçek bir hikaye olduğunu dile getiriyor. İlk ve son kez böyle bir şey yapan yönetmen izleyicinin algısını yıkıyor ve bu yıkışla beraber izleyicinin duygularını da ele geçiriyor. Kurnaz bir zihin olan Hitchcock izleyici ile aslan fare oynaması gerçekleştiriyor. Filmin gerçek bir hikaye olduğunu söylüyor ve böylelikle ana karakterin hikayesi için bir zemin hazırlıyor. Filmin hikayesinde Christopher Emmanuel Balestrero‘nun gerçek hikayesine tanıklık ediyoruz ve adamın evine polislerin gelmesiyle gözümüzü açıyoruz ve adam kendi hayatından sürüklenip uzaklaştırılıyor. Bu uzaklaştırılmayla beraber filmin gerçek hikayeden olan alıntısı başlıyor. Evinden uzaklaştırılan adam bir hırsız ile karıştırılıyor ve mahkemeye çıkarılıyor. Mahkemede özellikle tanıklarında dinlenemesiyle beraber Hitchcock toplumsal hafızayı sorunsallaştırıyor. Hafızanın nasıl da manipüle edildiğini ve yanlış hatırlamanın nasıl da olağan bir domino efekti olduğunu gösteriyor. Herkes bir kişinin söylemesi üzerinden güven zincirini oluşturarak masum adamı suçlu ilan ediyor ve gerçek hikaye olduğunu bilen izleyici adamın kaderi için gerginliğin yeniden kurbanı oluyor. Hitchcock gerçek bir hikayeyi kendi tarzı dışında yansıtarak aslında kendi tarzını izleyici üzerinden yeniden yaratıyor.

Psycho (1960)

anthony-perkins-filmloverss

1960 yılı yapımı Psycho Hitchcock sinemasında çoğu izleyici için bir dönüm noktasıdır. Bıçağın ete saplandığını görmeden çığlıklar atan ve kesinlikle bu vahşeti gördüğünü söyleyen izleyiciler Hitchcock’un kurnaz zihninin oyununa gelmiş ve gerilimi izleyicisi üzerinde yaratarak bundan haz alan yönetmenin birer piyonu olmuşlar ve gerilim kralının sinemada yaratmış olduğu illüzyonun kurbanı olmuşlardır. Bu gerilim oyunu içerisinde Hitchcock sessizliğini korumuştur. Filmin başından itibaren kendini göstermeyen yönetmen konunun gizlililiğini başka olgular arasına bırakmış ve bu olgular içerisinde kendisi de saklanmıştır. Filmin ilk yarısında kendi ayak seslerini duyuran yönetmen filmin ikinci yarısına bir duş sahnesinde suyun gerilimini ekleyerek başlamış ve artık büyük çıkışını gerçekleştirmiştir. Filmi izleyen herkes neden bu kadar gerildiğini sorgularken Freudyen okumalar ışığında birçok teoriyi düşünmüş ve bu ortaya atılan zekice düşüncelerle beraber film olduğundan daha büyük daha kasvetli ve daha muazzam bir yere evrilmiştir. Ancak tüm bu özelliklerinin yanında bir de filmin gerçek bir hikayeden alınmış olmasının eklenmesi gerekmektedir. 90’lı yıllarda yaşamış olan ünlü katil Ed Gein Norman Bates için bir esin kaynağı hatta ve hatta onun gerçek hayattaki izdüşümü olmuştur. Ed Gein annesinin ölümüyle beraber annesi ile olan bağını kadın cesetlerinin derileriyle oluşturmaya çabalamış ve derilerin içerisinde kendi bedenini kullanarak annesini tekrar yaratmıştır. Başka bir noktada da Bates ve Gein aynı annenin oğulları gibi masum olduklarını savunmuş ve suçu annelerine atmıştır.

The Birds (1963)

the-birds-filmloverss

Hitchcock tarafından manifestosu yazılmış olan doğa bir gün insanlık ile savaşa girişecek ve insanlıktan yaptıklarının intikamını alacak düşüncesinin filmsel halidir The Birds. Filmde aslında Hitchcock’un kendine ait özelliklerinin çoğunu görürüz. Psycho filmindeki ünlü duş sahnesinde müziği kullanmak istemeyen Hitchcock sessizliğin sesini her zaman daha çok sevmiş ve bu yakalanması güç ile beraber insanların kulaklarını tırmalamak istemiştir. Aynı şekilde başka bir istek The Birds’te de Hitchcock tarafından ortaya atılır. Hitchcock müziği yine kullanmak istemez. Müzikle beraber gelecek yapaylığı uzaklaştırmak isteyen yönetmen filmde ses olarak sadece kuşların sessini kullanmıştır ve bu seçimle beraber gerilim kralı isteğini almış izleyicileri kuşlar ile baş başa bırakarak büyük bir korkuyu yaratmıştır. Aynı zamanda filmde bir anne ve oğul ilişkisini yeniden yaratmış ve Oedipus Kompleksi içerisinde bir annenin ve oğlunun karmaşık ilişkisi içerisinde filmde Freud’u mezarından çıkarmış ve onu psikanalitik ile beraber harmanlayarak büyük bir haz ögesi yaratmıştır. Fakat filmin arka planında filmi daha da korkutucu hale getiren ve Hitchcock’un doğanın insanlığa karşı yazdığı manifestosunu gergimleştiren bir durum yatmaktadır. The Birds’ün hikayesi Hitchcock tarafından gerçek hayattan esinlenerek yaratılmıştır. Hitchcock ilk olarak Daphne du Marurier’nin 1952’de yazmış olduğu The Birds isimli kısa öyküden etkilenir ve kurnaz zihninde bunu canlandırmaya çalışır. Bu zamana denk düşen bir zamanda Güney California şehri La Jolla’da bir gazete haberi ile karşılaşır ve kentte kuşların bir anda insanların evlerine bacalardan girerek, evleri yağmaladığını ve insanlara saldırdığını okur. Bu gerçek olay ve haber ile zihnindeki gerilim yüklü manifestoyu birleştirir ve Hitchcock gerçek hayattan esinlendiği üçüncü filmini ortaya çıkarır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi