1960’lı yılların sonu sadece Türkiye’de değil tüm dünyada toplumsal hareketlerin önemli bir ivme kazandığı yıllardır. Yeni alt kültürlerin oluştuğu ve gençler arasında politik bilincin yayıldığı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde toplumsal hareketin öncülerinden biri Weatherman Organizasyonu olmuştur.

Weatherman Organizasyonu, 1960’ların sonunda Michigan’da Demokratik Toplum Öğrencileri’nin bir kolu olarak kurulan aktivist bir grup. İsmini Bob Dylan’ın Subterranean Homesick Blues şarkısında geçen “Rüzgarın hangi yönden eseceğini bilmen için hava durumu sunucusuna ihtiyacın yok” cümlesinden alır. Tüm dünyada yaşanan öğrenci hareketleri ile paralel olarak görebileceğimiz organizasyonun dönemin Amerikan hükümetinin politikalarına – özellikle Vietnam Savaşı- karşı giriştiği eylemler, ülkede o güne dek görülmemiş bir etkiye yol açar. Fakat grubun devlet baskısı ile ötekileştirilmesi ve yeraltına itilmesi çok uzun sürmez. 1970’lerin başından itibaren tamamen yeraltına inen grup, The Weather Underground adını alarak bazı bombalama olaylarına karışır ve 1980’lerin başında yaşanan bir banka arabası soygunu sonucunda grubun önde gelenlerinin yakalanmasıyla dağılır. Girişilen şiddet eylemleri, “yeni bir dünya yaratma” hayallerinin Kaf Dağı’nın arkasında kalmasına ve hatta kimilerince Amerika’nın “ikinci cumhuriyeti”ni kurma şansını ıskalamasına neden olur.

The Company You Keep 2

Neil Gordon’ın romanından uyarlanan “Geçmişin Sırları”, banka soygunu olayının otuz yıl sonrasını ele alıyor. Gerçeğin aksine soygunu gerçekleştiren aktivistlerin isimlerini değiştirerek hayata tutunduklarını görüyoruz. Fakat soygunu gerçekleştiren ekipten birinin yakalanmasıyla diğer aktivistlerin özgürlükleri tehlike altına giriyor. Robert Redford’un canlandırdığı Jim Grant isimli avukatın film boyunca kaçarak kendini temize çıkarma çabası da ana hikayeyi oluşturuyor.

Kaçarak gerçekleri ortaya çıkarma teması, politik gerilimlerin temel unsurlarından biri. Ek olarak Robert Redford için de yabancı olmayan bir tema. Daha önce Sydney Pollack’ın yönettiği “Akbabanın Üç Günü” ile Tony Scott’ın yönettiği “Casus Oyunu” filmlerinde benzer rollerde yer alan Redford, bu sefer hem kamera arkasında hem de kamera önünde bahsettiğimiz öncü filmlere yakın bir anlayış benimsiyor. Yine de bahsi geçen iki filmin düzeyine eriştiğini söylemek güç.

Anlatımı aksiyonla doldurarak göz boyama yoluna gitmeyen Redford, karakterlere ağırlık vererek gelmeyen devrim üzerine bir fikir jimnastiği yapıyor. Yaşananlardan otuz yıl sonra iyice olgunlaşan karakterler üzerinden devrim idealizmini sorgularken, bir fikrin insan hayatından önemli olup olmadığı sorusunu soruyor. Filmle  yakın dönemde gerçekleşen “Gezi Parkı Direnişi” arasında bağlantı kurmak mümkün. Daha iyi bir hayat için bir araya gelen insanların, kendilerine verilen (ya da dayatılan) “sözde” imkanları bir kenara bırakarak bireysel hakları için örgütlenmeleri, filmde de karşımıza çıkıyor. Gerek The Weather Underground gerekse Gezi Parkı Direnişi zaman zaman şiddet eylemleriyle bağdaştırılmaya çalışılsa da özünde yer alan “daha iyi bir yaşam” düşüncesi nedeniyle temel olarak barışçıl eylemler. Kendisi de bir aktivist olan Redford’un filmi de şiddet eylemlerinin sorumluluğunu ve vicdani sorumluluğunu kabul etmekle birlikte grubun mücadele ettiği düzenin ipliğini pazara çıkarmayı ve asıl şiddetin kimler tarafından uygulandığını göstermeyi başarıyor.

the-company-you-keep

Bu yönlerine karşın filmin doyurucu bir sinema örneği olduğunu söylemek güç. Türün genel özelliklerinden olan olay örgüsüyle izleyiciyi germe çabasına karşın film, temel motivasyonunun doyurucu olmaması sebebiyle izleyiciyi elinden kaçırıyor. Grant’in kaçışı kırılma noktalarıyla ilginç hale getirilmeye çalışılsa da hikaye sihirli dokunuşlardan uzak. Neredeyse yer yer “televizyon filmi izliyor” havasını hissediyoruz. Kadrosunda dört Oscar ödüllü, beş Oscar adayı oyuncunun (Redford gibi aktivist kişilikleriyle tanınan Susan Sarandon ve Nick Nolte’nin filmde yer alması sürpriz değil) geçit törenine dönüşen “Geçmişin Sırları”nda birçok oyuncunun iyi niyetlerine karşın heba edildiğini söyleyebiliriz. (Başta FBI Ajanı rolünde Terrence Howard olmak üzere) Usta oyuncular karşısında gazeteci rolüyle karşımıza çıkan Shia LaBeouf ise rolünde sırıtıyor. Daha önce Kafka, Denizci (The Limey), Karanlık Şehir (Dark City) gibi başarılı filmlerin senaryosunu yazan Lem Dobbs sanki Redford’un güdümünde kalmış gibi görünüyor.

“Geçmişin Sırları”, Bob Dylan’ın şarkısında bahsettiği gibi “rüzgarın nereden eseceğini belli eden” bir film. Sinemasal açıdan izleyiciye dokunamasa da devrimin bireyler üzerinde yaşattığı ikilem açısından izleyiciyi düşünmeye sevk ediyor. Sosyal koşulların ve üretim ilişkilerinin tarihi değiştirdiğini söyleyen ders kitaplarının aksine onu değiştirenin bireysel irade olduğunu ifade ederek güncel tarihimize de selam gönderiyor. Bu açıdan Redford’un Irak Savaşı’nı konu alan 2007 tarihli Arslanı Kuzulara (Lions for Lambs) filminin üstüne çıkabildiğini söyleyebiliriz.

1960’lı yılların sonu sadece Türkiye’de değil tüm dünyada toplumsal hareketlerin önemli bir ivme kazandığı yıllardır. Yeni alt kültürlerin oluştuğu ve gençler arasında politik bilincin yayıldığı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde toplumsal hareketin öncülerinden biri Weatherman Organizasyonu olmuştur. Weatherman Organizasyonu, 1960’ların sonunda Michigan’da Demokratik Toplum Öğrencileri’nin bir kolu olarak kurulan aktivist bir grup. İsmini Bob Dylan’ın Subterranean Homesick Blues şarkısında geçen “Rüzgarın hangi yönden eseceğini bilmen için hava durumu sunucusuna ihtiyacın yok” cümlesinden alır. Tüm dünyada yaşanan öğrenci hareketleri ile paralel olarak görebileceğimiz organizasyonun dönemin Amerikan hükümetinin politikalarına – özellikle Vietnam Savaşı- karşı giriştiği eylemler, ülkede o güne dek görülmemiş bir etkiye yol açar. Fakat grubun devlet baskısı ile ötekileştirilmesi ve yeraltına itilmesi çok uzun sürmez. 1970’lerin başından itibaren tamamen yeraltına inen grup, The Weather Underground adını alarak bazı bombalama olaylarına karışır ve 1980’lerin başında yaşanan bir banka arabası soygunu sonucunda grubun önde gelenlerinin yakalanmasıyla dağılır. Girişilen şiddet eylemleri, “yeni bir dünya yaratma” hayallerinin Kaf Dağı’nın arkasında kalmasına ve hatta kimilerince Amerika’nın “ikinci cumhuriyeti”ni kurma şansını ıskalamasına neden olur. Neil Gordon’ın romanından uyarlanan “Geçmişin Sırları”, banka soygunu olayının otuz yıl sonrasını ele alıyor. Gerçeğin aksine soygunu gerçekleştiren aktivistlerin isimlerini değiştirerek hayata tutunduklarını görüyoruz. Fakat soygunu gerçekleştiren ekipten birinin yakalanmasıyla diğer aktivistlerin özgürlükleri tehlike altına giriyor. Robert Redford’un canlandırdığı Jim Grant isimli avukatın film boyunca kaçarak kendini temize çıkarma çabası da ana hikayeyi oluşturuyor. Kaçarak gerçekleri ortaya çıkarma teması, politik gerilimlerin temel unsurlarından biri. Ek olarak Robert Redford için de yabancı olmayan bir tema. Daha önce Sydney Pollack’ın yönettiği “Akbabanın Üç Günü” ile Tony Scott’ın yönettiği “Casus Oyunu” filmlerinde benzer rollerde yer alan Redford, bu sefer hem kamera arkasında hem de kamera önünde bahsettiğimiz öncü filmlere yakın bir anlayış benimsiyor. Yine de bahsi geçen iki filmin düzeyine eriştiğini söylemek güç. Anlatımı aksiyonla doldurarak göz boyama yoluna gitmeyen Redford, karakterlere ağırlık vererek gelmeyen devrim üzerine bir fikir jimnastiği yapıyor. Yaşananlardan otuz yıl sonra iyice olgunlaşan karakterler üzerinden devrim idealizmini sorgularken, bir fikrin insan hayatından önemli olup olmadığı sorusunu soruyor. Filmle  yakın dönemde gerçekleşen “Gezi Parkı Direnişi” arasında bağlantı kurmak mümkün. Daha iyi bir hayat için bir araya gelen insanların, kendilerine verilen (ya da dayatılan) “sözde” imkanları bir kenara bırakarak bireysel hakları için örgütlenmeleri, filmde de karşımıza çıkıyor. Gerek The Weather Underground gerekse Gezi Parkı Direnişi zaman zaman şiddet eylemleriyle bağdaştırılmaya çalışılsa da özünde yer alan “daha iyi bir yaşam” düşüncesi nedeniyle temel olarak barışçıl eylemler. Kendisi de bir aktivist olan Redford’un filmi de şiddet eylemlerinin sorumluluğunu ve vicdani sorumluluğunu kabul etmekle birlikte grubun mücadele ettiği düzenin ipliğini pazara çıkarmayı ve asıl şiddetin kimler tarafından uygulandığını göstermeyi başarıyor. Bu yönlerine karşın filmin doyurucu bir sinema örneği olduğunu söylemek güç. Türün genel özelliklerinden olan olay örgüsüyle izleyiciyi germe çabasına karşın film, temel motivasyonunun doyurucu olmaması sebebiyle izleyiciyi elinden kaçırıyor. Grant’in kaçışı kırılma noktalarıyla ilginç hale getirilmeye çalışılsa da hikaye sihirli dokunuşlardan uzak. Neredeyse yer yer “televizyon filmi izliyor” havasını hissediyoruz. Kadrosunda dört Oscar ödüllü, beş Oscar adayı oyuncunun (Redford gibi aktivist kişilikleriyle tanınan Susan Sarandon ve Nick Nolte’nin filmde yer alması sürpriz değil) geçit törenine dönüşen…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
60
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi