Bellek, Eski Roma ve Yunan uygarlıklarından bu yana araştırılmış, hakkında çeşitli görüşlerde bulunulmuş bir kavramdır. Nörolojik ve beyin fizyolojisi açısından da incelenen belleğe farklı bakış açılarından birini de Henri Bergson ortaya koymuştur. Bellek konusunu felsefenin içinde inceleyen ve onu  “ruh – beden düalizmi” anlayışı içerisinde yani; düşüncenin artık bedenin eseri olmadığı savıyla ele alan Bergson’a karşı öğrencisi Maurice Halbwachs farklı bir sistem geliştirmiştir. Halbwachs’a göre bellek, nöroloji ve beyin fizyolojisi açısından değil sosyal çerçeve ve toplumsallık açısından incelenebilir. Çünkü Halbwachs’a göre toplumsallık olmadıkça kişiler kendi bilinçlerini geliştiremezler ve unutmaya mahkum olurlar. Bu bakış açısıyla “hatırlama figürleri” kavramını ortaya atan Halbwachs’a göre hatırlamayı sağlayan faktörler; zaman/mekan bağlılığı, gruba bağlılık ve tarihin yeniden kurulmasıdır (Assmann, 2001:42).

Belgeselin Temel İlkeleri ve Toplum

19. yüzyıl sonlarında modern bir eğlence olarak ortaya çıkan sinema da ilk dönemlerinden itibaren gösterim yapılan mekana bağlı, gerçekliğin yeniden üretildiği görsel bir ürünü izlemeye dayalı bir grup aktivitesi haline gelir. Salonlarda birçok insanı bir araya getiren sinema, toplumsal yaşamın da önemli bir parçası haline gelir. Georges Melies’in kurmaca anlayışını sinemaya getirmesiyle sinema sanatı kurmaca ve belgesel filmler olarak ikiye ayrılırlar. İlk gerçek belgesel film olarak kabul edilen Robert Flaherty’nin “Nanook of The North” (1919) filmi, keşif yöntemli bir belgeseldir. Toplumsal belgesel kavramı ise İngiliz Belge Okulu ve onun kurucusu John Grierson ile ortaya çıkar. Kendisini bir propagandacı olarak tanımlayan yönetmen, filmleriyle toplumsal yaşama bir biçim verilebileceğini öngörür. Fakat bu propaganda kavramını, Nazi Almanya’sının ünlü yönetmeni Leni Riefenstahl’ın yaptığı ile karıştırmamak gerekir. Paul Rotha, sinemanın propaganda aracı olarak kullanılmasının nedenlerini şöyle sıralar:

1) Kitleler tarafından ortak paylaşıma uygun bir yapıya sahip olması,

2) Açıklama ve ifade yeterliliği açısından sahip olduğu basit güç nedeniyle ve sanatsal değerin de kullanımı ile ikna edici ve inandırıcı nitelik yeterliliğinin bulunması,

3) Milyonlarca insana yönelik olarak tekrarlanan mekanikleşmiş niteliği ile belli bir zaman sınırlaması olmadan sayısız şekilde insanlara ulaşabilmesidir (Rotha, 2000:40).

İlk iki paragraf sinemanın kitleler üzerindeki etkisine vurgu yapar ve hem Grierson hem de Riefenstahl için ortak değerlerdir. Fakat iki yönetmenin yaklaşımları, üçüncü paragrafta farklılık gösterir: Riefenstahl’ın filmleri tekrarlanan mekanikleşmiş niteliğe ek olarak belgesel film içerisindeki karakterleri de mekanikleştirir ve tektipleştirir. Böylece iktidar ve ülke için insanın sadece bir piyon olduğu, ancak diğerleriyle birleştiği zaman bir güç olabileceği vurgusunu yapar. Grierson’ın yaptığı bireyleri ele alarak onların sorunlarını ön plana çıkarmak ve bunu filmi izleyen kitleye yansıtarak bir çözüm arayışına girmektir.

john-grierson-filmloverss

John Grierson

Grierson’ın belgesel sinema üzerine yazdığı “Temel ilkeler” ile hem İngiliz Belge Okulu’nun hem de toplumsal belgeselin ilkelerini ortaya koyar:

-Belgeseller, toplumu gözlemlemede yararlanabileceği yeterli teknik gereçle donanmıştır. Toplumun gerçeklik sesini duyar ve toplumun gerçeklik resmini görür,

-Belgesel, toplum yaşamının ve bununla ilgili bilgilerin seçici ve yaratıcı bir toplamı ve sunuşudur. Bu nedenle toplumun yaşamını sürdürmek için kullanılan bir sanat türüdür,

-Toplumun bireyleri (oyuncuları) ve onların davranışları, dış görünüşleri, iş yerleri ve eğlence yerleri toplum gerçekliği anlamının rehberleridirler.

-Toplumun gerçekliğinden ele alınmış öyküler sosyal sonuçları ve anlamsızlıkları, en iyi komediden, operadan ya da başka dramdan daha etkili bir biçimde yansıtır,

-Belgesel iletişim aracı olarak bütün kişisel radyo ve TV istasyonlarınca seslendiği kitlenin yaşam düzeyini yükseltmek amacıyla kullanılmalıdır,

-Belgesel yapımcısı; özgür bir toplumun başlıca görevinin, inanç sisteminin hammaddesinden kendi gerçeğini yaratmak zorunluluğu taşıdığına inanır (Grierson; 2002:40).

Belgesel sinemanın bir tür olarak yerleşmeye başladığı 1920’lerin sonunda kurulan İngiliz Belge Okulu ile belgesel sinema, toplumsal belgesel koluyla bir “propaganda” amacı güder. Bu sistemin başını çeken John Grierson, oluşturduğu Küçük Manifesto’yla belgesel sinemanın amacının; gerçekleri sunmak, böylece toplumun bugünü ve geçmişini daha iyi anlayarak geleceğe doğru daha da gelişmiş ve ilerlemiş olmasını sağlamak olarak ilan etmiştir.

İngiliz Belge Okulu’nun ilk eserlerini verdiği bu dönemlerde Avrupa’da faşizm rüzgarları esmektedir. Almanya’da Nasyonal Sosyalist Parti’nin başa geçmesi ve Versay Antlaşması’nın iptali ile birlikte özellikle Yahudilere karşı bir tavır başlar. Bu dönemde damgalanan Yahudiler, 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte inşa edilen toplama kamplarına gönderilirler. Din, ırk, millet gözetmeksizin zor koşullar altında yaşamaya zorlanan bu insanlar büyük acılar çekmişlerdir. Savaşın sonlanmasıyla derecesi ve dehşeti daha da anlamlandırılabilen bu felaket, doğal olarak sinemanın da konusu olmuştur. Savaş sonrası ilk dönemlerde propaganda amaçlı belgeseller üretmişlerdir. Grierson’ın propaganda amacından uzak olan bu belgeseller; Amerikan Savaş Departmanı’nın katkılarıyla o dönem Nürnberg’de toplanan savaş suçları mahkemesine delil olarak sunulmuşlardır.

Gece ve Sis: Hatırlama Figürleri ve Belgesel Sinema

Savaşın sona ermesinden on yıl sonra Alain Resnais tarafından yönetilen “Gece ve Sis” (Nuit et brouillard, 1955) belgeseli hem toplumsal belgesel özelliklerini içererek hem de hatırlama figürlerini ters yüz edip aynayı bize çevirerek farklı ve özgün bir belgesele imza atar. Filminde toplama kampı arşiv görüntüleri ile yeni görüntüleri bir arada veren Resnais; insanların belleksiz hale gelmeleri dışında değişen hiçbir şey olmadığını vurgularken, “suçlu kim?” sorusuyla aslında bütün insanlığa seslenir ve İkinci Dünya Savaşı dışında bir zaman ve mekan oluşturur. Film de bu yönde ilerleyerek Yahudi toplumuna vurgu yapmak yerine tüm insanlığa vurgu yapar. Böylece Halbwachs’ın toplumsal bellek oluşturma figürlerinden biri olan “gruba bağlılık” başlığı altında tüm insanlığı ele alır. Filmin çekildiği dönem Cezayir’de yaşanan insanlık dışı faaliyetler de toplama kamplarında yaşanan acıyla asıl anlatılmak istenendir. Böylece yönetmen tarihi yeniden kurarak savaşın bir gözünün hep açık olduğunu vurgular. Toplumsal belgesel açısından da film; Grierson’ın ilkelerine bağlı kalarak gerçeğin dekorunu inşa etmek yerine gerçeği bizzat sunan, sorunlara dikkat çekerek daha iyi bir yaşam için toplumsal hafızamıza yönelmemiz gerektiğini söyleyen ve insanı bilgiye boğmadan düşündürmek için analitik özgürlük tanıyan, araya mesafe koyan bir eserdir.

Alain Resnais

Alain Resnais

Alain Resnais filmin çekim aşamasındaki tercihleri ve ortaya çıkan eserle John Grierson’ın prensiplerine bağlı kalmış görünmektedir:

– Yönetmen toplumun gerçeklik sesini duymuş ve resmini görmüştür. Holokost sona ermiş ama dünyadaki acılar ve soykırımlar bitmemiştir. Resnais de Cezayir’in yaşadığı işgaline dikkat çekmek ve ülkesi Fransa’yı eleştirmek pahasına bu belgeseli yaratmış böylece bir taşla iki kuş vurmuştur: Hem insanların belleksizleştirilmesi ve geçmişlerini unutmaları – unutturulmaları hem de bugünkü olaylara gözlerini kapamaları eleştirilmiştir.

– Belgesel, bilgilerin seçici ve yaratıcı bir toplamıdır. Arşiv görüntüleri özenle taranmış, metnin gerçeklere bağlı kalınmasına özen gösterilmiştir. Ortaya çıkan eserde Resnais’in biçimciliği de filme “yaratıcı” bir ruh katmıştır. Geçmiş ve günümüz çekimleri arka arkaya sunularak aradan geçen süreçte oluşan olumsuzluklar irdelenmiştir.

– Toplumun bireyleri, mekanları olduğu gibi verilmiştir. Bu durumda ordu kaynakları kullanılmadan ele alınan arşiv görüntüleri, gerçeğin bir kurgusunun karşımıza çıkmamasını sağlamıştır. Bize saf gerçekliği sunan Resnais; ayrıca toplama kamplarına olaylardan yıllar sonra giderek ve orada çekim yaparak gerçek mekanı tekrar sunmuş, böylece aradaki tezatlığa vurgu yapmıştır.

– Toplumun gerçekliğinden alınmış öykü (Holokost), sosyal sonuçları ve anlamsızlıkları ile verilmiştir. Kampların ekonomik ve sosyal boyutları irdelenmiş; insanın kendisine yabancılaşarak uyguladığı bu vahşet, onun kendisini sorgulamasını sağlayacak şekilde mesafeli verilmiştir.

– Film, kitlenin yaşam düzeyini yükseltmeyi amaçlar. Bir toplumun ilerlemesi için geçmişinden ders alması şarttır çünkü her yeni ya da tekrarlanan problemde o soruna kulak tıkamak, o toplumun yerinde sayması hatta geriye gitmesiyle sonuçlanır.

– Yönetmen inanç sisteminin ham maddesinden kendi gerçeğini yaratmıştır. Yönetmen, olaylara karşı objektifliğini koruyarak gerçeği olduğu gibi vermiş olsa da verdiği mesajlarla kendi bakış açısını bir ayna gibi kullanmıştır. Bu ayna karşısında kendimizi eleştirmemiz ve sorgulamamız gerekmektedir.

Sonuç olarak Resnais’nin filmi derleme görüntüler içerse de bir toplumsal belgesel olarak karşımıza çıkmaktadır. Grierson’ın propaganda anlayışına da uygun ilerleyen film; insanları etki altına almak ve baskıcı olmaktan çok, Resnais ile senaryo yazarı Jean Cayrol’un izleyiciyi uzaklaştırmak ve analitik özgürlük vermek için mümkün olan her şeyi yaptıkları bir yapıya sahiptir (Wood, 2008:225).

Yüz Yıllık Bir Aşk Öyküsü: Sansür ve Belleksizleştirme

Film, dönemin sansür kurulundan iki konuda uyarı almıştır. İlk olarak filmin kullandığı bir kayıtta yer alan toplama kampındaki Fransız jandarmanın bulunduğu sahnenin kesilmesi istenmiştir. Bu sahne savaş döneminde Vichy hükümetinin Yahudilerin toplanması ve kamplara gönderilmesi konusunda Nazilere verdiği desteğin bir kanıtıdır. İkinci olarak ise filmin son sahnelerinde yer alan ölü bedenlerin vinçle toplu mezarlara atılma sahnesi “fazla ağır” bulunmuştur. Jandarma sahnesinin kaldırılmasını reddeden Alain Resnais bunun üzerine filminin son 10 dakikasının kesilmesi tehdidiyle karşı karşıya kalır. Sonuç olarak Resnais sahneyi çıkarmaz ama film üzerinde değişiklik yapar ve renklerle oynayarak Fransız jandarmanın kimliğini gölgeler. Böylece filmin son 10 dakikasına dokunulmaz. Fransız jandarma sahnesi, filmin 2003 yılında çıkan DVD’sinde yeniden normal haliyle yer alır.

gece-ve-sis-fransız-asker-filmloverss

Fransız jandarmanın bulunduğu kare

Filmin Cannes Film Festivali’nde gösterimi dönemin Fransa Alman Büyükelçiliği tarafından engellenmiştir. Neden olarak Almanya’nın festivalde katılımcı olarak yer alan bir ülke olmasından dolayı filmin saldırgan bulunmasıdır. İronik olarak film bir yıl sonra Berlin Film Festivali’nde gösterilmiştir (Van Der Knaap, 2006:39).

Uygulanan ya da uygulanmaya çalışılan her sansür toplumsal belleğe vurulmak istenen bir darbe olarak olarak ele alınabilir. İnsanların deneyimlediği ve sonraki kuşaklarla paylaştığı bu deneyimler, acılar özellikle de iktidarlar tarafından unutturulur. Konuya Fransa özelinden bakarsak; filmde Fransa’nın Naziler ile işbirliği yaptığı gösterilmekte ve arkasından verilen arşiv görüntüleriyle bu işbirliğinin nelere yol açtığı ortaya çıkmaktadır. Bu ima, Fransa’nın o dönemki Cezayir’in bağımsızlığına karşı giriştiği savaşa da sekte vurabilecek ve insanları belleklerini tazelemelerine yönlendirecek bir harekete neden olabilirdi. Bu açıdan uygulanan sansürün bir “devlet sansürü” olduğu rahatlıkla söylenebilir.

“Gece ve Sis”ten 60 yıl sonra bugüne baktığımızda ise gerek bellek gerekse belgesel sinema çeşitli sorunlar içerisindedir. Daha önce belirttiğimiz kültürel modernite ile birlikte toplumun kontrol altında tutulması, toplumsal belleğin yok oluşuna neden olmaktadır. Medyanın gücü ile birlikte bilgi “özgür bırakılıyor” gibi görünmesine rağmen aslında bir “bilgi kirliliği” oluşmaktadır. Görsel medyanın güçlenmesi ve sürekli gerçekleşen bilgi akışı ile birlikte olaylara karşı duyarsızlık artmakta, güncele dair olan bilgimiz sürekli değişerek eskiyen bilgiler hafızamızdan daha kolay silinmektedir. Bu duruma ne yazık ki belgesel sinema da ayak uydurmuştur. İzlediğimiz çoğu belgesel ya kurmaca sahneler içermekte ya da direkt “konuşan kafalar” dediğimiz uzman bilgisine dayandırılarak gerçek yerine kurgulanmış bir gerçek sunulmaktadır. Bu durum hiç olmadığı kadar gerçekten uzaklaşmamıza ve hatta izlediğimizi gerçek olarak düşünüp detaylı bir araştırma yapmamamıza neden olmaktadır.

Resnais, 50 yıl kadar önce verdiği bir röportajında “En sonunda insanın istediği filmi yapamadığını iyice anladım.” demiştir (Birsel, 1968: 480). Bugün sinemaya baktığımızda değişen bir şey yoktur. Fakat sinemanın da hiç olmadığı kadar değişime ihtiyacı vardır. Bilgi kirliliği içerisinde toplumsal belgesel çok önemli bir rol üstlenmelidir. Bu rolün geliştirilmesinde toplumsal belgeseller ve Alain Resnais gibi konuya farklı bakacak isimler, büyük rol oynayacaklardır.

KAYNAKÇA

Assmann, Jan; “Kültürel Bellek”, çev. Ayşe Tekin, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001.

Birsel, Salah; “Alain Resnais / İnsan İstediği Filmi Yapamaz”, Türk Dili Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi 196 Sinema Özel Sayısı, İstanbul, 1968.

Grierson, John; “First Principles of Documentary (1932)”, European Cinema Reader, der. Catherine Fowler, Routledge, 2002.

Rotha, Paul; “Belgesel Sinema”, çev. İbrahim Şener, İzdüşüm Yayınları, İstanbul, 2000.

Van Der Knaap, Ewout; “Uncovering the Holocaust: The International Reception of Night and Fog”, Wallflower Press, New York, 2006.

Wood, Robin; “Sinema / Faşizm”, Sinemasal Yazılar – 1, Sinema, İdeoloji, Politika, Nirengikitap, İstanbul, 2008.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi