Serkan Çiftçi’nin yönetmenliğini yaptığı Gacı Gibi belgeseli, izleyiciye ana akım medya ve filmler tarafından oldukça yanlı ve gerçeği yansıtmayan stereotipler yaratarak sunulan transeksüellerin ve travestilerin gündelik hayatını tamamen içlerinden bir göz olarak konumlandırılan kamera sayesinde en yalın haliyle anlatmayı başarıyor.

Transeksüel ve travestilerin güne başladıkları ilk andan o günü evlerinde bitirene dek yüz yüze geldikleri zorlukları yalnızca tahmin edebildiğimiz bir düzende transların aslında en güvende hissedebilecekleri evlerinde bile rahat olmadıklarını, kendilerini mütemadiyen koruma zorunluluğuna toplum tarafından itildiklerini söylemek mümkün. Gacı Gibi belgeseli aracılığıyla, Mersin gibi daha lokal bir yere bakmak da yaşananların ciddiyeti ve “her yerde”liği hakkında da ipucu vermesi açısından oldukça değerli.

Deniz, Mersin’de yaşayan transseksüel bir seks işçisi. Gacı Gibi belgeseli ise, Deniz’in uğradığı transfobik nefret saldırısının ardından aldığı hasarı ve uzun süren iyileşme süreci üzerinden Mersin’deki LGBTİ oluşumlarını ve transların gündelik hayatını mercek altına alıyor. Belgeselde de yer aldığı üzere, Deniz’e yönelik gerçekleşen bu korkunç saldırının ardından toplanan LGBTİ örgütleri saldırıyla ilgili bir açıklama gerçekleştirdiler.

“2006 yılından bu yana 4 transfobik nefret cinayeti işlendi ve bunların hiçbiri kayıtlara nefret cinayeti olarak geçmedi. Şoray’ın katili sadece 3 yıl hapis yattı ve şu anda dışarıda. Cansu’nun katilleri 7’şer yıl ceza aldı, şu anda cezaevindeler fakat gereken cezayı almayan katiller çıkınca ne yapacaklar belli değil. Şiar Avcı ise 87 yerinden bıçaklanarak öldürüldü. Son yaşanan vakada ise Deniz’e sopalar ve döner bıçaklarıyla saldıranlar arkadaşımızı öldüresiye dövdükten sonra yolda seyir halindeki bir aracın önüne attılar. Saldırının yapılış biçimi de gösteriyor ki bu resmen cinayete teşebbüstür.”

Bu saldırının ardından Deniz uzun süre yürüyemiyor ve sancılı bir iyileşme süreci geçiriyor. Bu sürece ortak olan Gacı Gibi ise Deniz’in hayattan her koşulda keyif almaya çalışan içtenliğiyle izleyicisini sarıp sarmalamayı başarıyor. Gacı Gibi, özünde bir belgesel olarak teknik anlamda doyurucu bir tatmin sağlamasa da konusu ve karakterlerinin izleyiciyle kurduğu yakınlık ve doğallık, izleyen üzerinde olumlu bir hava yaratmaya yetiyor.

Gacı Gibi: Bir Alt Kültürün Maruz Bırakıldığı Ataerkil Dışlama

“İnsanın ve onun toplumsal tarihini sadece kapsadığıyla değil, dışladığıyla birlikte okumak gerekir.” diyor Pınar Selek. Toplum olarak neyi reddettiğimiz ve neyi kabul ettiğimizi bir arada değerlendirdiğimizde ancak durduğumuz yerin bilincine varabiliriz. 1996 yılında, Cihangir, Ülker Sokak’ta yaşanan olaylar bize tam da neyi neden dışladığımız hakkında ipuçları veriyor. Ülker Sokak’ta yaşayan transeksüellere ve travestilere yönelik gerçekleştirilen bu sosyal çatışma, vuku bulan herhangi bir olaydan ya da o olayı çözmekten ziyade tamamen kültürel anlamda yerleşen bir nefretin transları o sokakta barındırmamaya evrilmesi olarak görülebilir. Bu barındırmama, kendinden farklı olan bir alt kültüre yönelen inkardan kaynaklanır ve yalnızca Ülker Sokak özelinde değildir. Bu barındırmama kendinden farklı olanı oturduğu her evden, gittiği her sokaktan kısacası tümüyle toplumsal hayattan dışlamaya yöneliktir. Bu dışlama ataerkil kültüre dayanan öğrenilmiş bir davranıştır. Nitekim aynı dışlamayı Gacı Gibi belgeselinde hayatlarına ortak olduğumuz küçük bir transeksüel arkadaş grubunun yaşadıkları deneyimlerde de görmek mümkün. Gece uyurken yanında sopa bulundurması gereken, tutacağı evlerde mahallelinin sürekli bir baskısına maruz kalan bu alt kültür, maruz kaldığı dışlanmanın getirisiyle kendisini bir kez daha dışarıda konumlandırır. “Travesti ve transeksüellerin, kendileri dışında en yoğun ilişkilendikleri kesimler “gayri meşru” denilen alanda yer alan gruplardır. Burada da dışlanan, aşağılanan, sürekli tacize uğrayan travesti ve transeksüeller en azından onlara alışan hatta çıkara dayalı çeşitli ilişkiler yaşadıklar bu gruplar tarafından meşru görülüyorlar.” “…Belki de bu yüzden travesti ve transeksüeller, yaşadıkları en eski mekan olan Beyoğlu, Tarlabaşı ve Cihangir semtlerinde adli makamlarla ya da sistemin kurumlarıyla kendileri gibi mesafeli olan Çingenelerin dilini konuşuyorlar.” Gacı da, Deniz’in de kendisini tanımladığı üzere gündelik hayatta transların kullandığı kelimelerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Ülker Sokak’ta yaşananları Mersin’de ya da ataerkil kültürün hakim olduğu herhangi bir yerde yeniden deneyimlemek travestiler ve transeksüeller için an meselesi. Topluma karışılan her anda şiddetle yüz yüze gelebilen travesti ve transeksüellerin durumunu Gacı Gibi belgeselinin ana karakteri Deniz üzerinden yakından görmek mümkün. Ataerkil kültürün, kendinden olmayanı dışlayarak kabul görmesinin ve kendini doğrulamasının bir uzantısı olan şiddetin yaralarını zor da olsa saran Deniz, yine hissettiği gibi yaşamaya devam edecek ve “gökkuşağı olacak bir gün yaşam, tüm erkeklerin altından geçtiği.”

Kaynakça

Selek, Pınar (2014), Maskeler, Süvariler, Gacılar, Ayizi Kitap, 2. Baskı

Serkan Çiftçi’nin yönetmenliğini yaptığı Gacı Gibi belgeseli, izleyiciye ana akım medya ve filmler tarafından oldukça yanlı ve gerçeği yansıtmayan stereotipler yaratarak sunulan transeksüellerin ve travestilerin gündelik hayatını tamamen içlerinden bir göz olarak konumlandırılan kamera sayesinde en yalın haliyle anlatmayı başarıyor. Transeksüel ve travestilerin güne başladıkları ilk andan o günü evlerinde bitirene dek yüz yüze geldikleri zorlukları yalnızca tahmin edebildiğimiz bir düzende transların aslında en güvende hissedebilecekleri evlerinde bile rahat olmadıklarını, kendilerini mütemadiyen koruma zorunluluğuna toplum tarafından itildiklerini söylemek mümkün. Gacı Gibi belgeseli aracılığıyla, Mersin gibi daha lokal bir yere bakmak da yaşananların ciddiyeti ve “her yerde”liği hakkında da ipucu vermesi açısından oldukça değerli. Deniz, Mersin’de yaşayan transseksüel bir seks işçisi. Gacı Gibi belgeseli ise, Deniz’in uğradığı transfobik nefret saldırısının ardından aldığı hasarı ve uzun süren iyileşme süreci üzerinden Mersin’deki LGBTİ oluşumlarını ve transların gündelik hayatını mercek altına alıyor. Belgeselde de yer aldığı üzere, Deniz’e yönelik gerçekleşen bu korkunç saldırının ardından toplanan LGBTİ örgütleri saldırıyla ilgili bir açıklama gerçekleştirdiler. “2006 yılından bu yana 4 transfobik nefret cinayeti işlendi ve bunların hiçbiri kayıtlara nefret cinayeti olarak geçmedi. Şoray’ın katili sadece 3 yıl hapis yattı ve şu anda dışarıda. Cansu’nun katilleri 7’şer yıl ceza aldı, şu anda cezaevindeler fakat gereken cezayı almayan katiller çıkınca ne yapacaklar belli değil. Şiar Avcı ise 87 yerinden bıçaklanarak öldürüldü. Son yaşanan vakada ise Deniz'e sopalar ve döner bıçaklarıyla saldıranlar arkadaşımızı öldüresiye dövdükten sonra yolda seyir halindeki bir aracın önüne attılar. Saldırının yapılış biçimi de gösteriyor ki bu resmen cinayete teşebbüstür.” Bu saldırının ardından Deniz uzun süre yürüyemiyor ve sancılı bir iyileşme süreci geçiriyor. Bu sürece ortak olan Gacı Gibi ise Deniz’in hayattan her koşulda keyif almaya çalışan içtenliğiyle izleyicisini sarıp sarmalamayı başarıyor. Gacı Gibi, özünde bir belgesel olarak teknik anlamda doyurucu bir tatmin sağlamasa da konusu ve karakterlerinin izleyiciyle kurduğu yakınlık ve doğallık, izleyen üzerinde olumlu bir hava yaratmaya yetiyor. Gacı Gibi: Bir Alt Kültürün Maruz Bırakıldığı Ataerkil Dışlama "İnsanın ve onun toplumsal tarihini sadece kapsadığıyla değil, dışladığıyla birlikte okumak gerekir." diyor Pınar Selek. Toplum olarak neyi reddettiğimiz ve neyi kabul ettiğimizi bir arada değerlendirdiğimizde ancak durduğumuz yerin bilincine varabiliriz. 1996 yılında, Cihangir, Ülker Sokak'ta yaşanan olaylar bize tam da neyi neden dışladığımız hakkında ipuçları veriyor. Ülker Sokak'ta yaşayan transeksüellere ve travestilere yönelik gerçekleştirilen bu sosyal çatışma, vuku bulan herhangi bir olaydan ya da o olayı çözmekten ziyade tamamen kültürel anlamda yerleşen bir nefretin transları o sokakta barındırmamaya evrilmesi olarak görülebilir. Bu barındırmama, kendinden farklı olan bir alt kültüre yönelen inkardan kaynaklanır ve yalnızca Ülker Sokak özelinde değildir. Bu barındırmama kendinden farklı olanı oturduğu her evden, gittiği her sokaktan kısacası tümüyle toplumsal hayattan dışlamaya yöneliktir. Bu dışlama ataerkil kültüre dayanan öğrenilmiş bir davranıştır. Nitekim aynı dışlamayı Gacı Gibi belgeselinde hayatlarına ortak olduğumuz küçük bir transeksüel arkadaş grubunun yaşadıkları deneyimlerde de görmek mümkün. Gece uyurken yanında sopa bulundurması gereken, tutacağı evlerde mahallelinin sürekli bir baskısına maruz kalan bu alt kültür, maruz kaldığı dışlanmanın getirisiyle kendisini bir kez daha dışarıda konumlandırır. "Travesti ve transeksüellerin, kendileri dışında en yoğun ilişkilendikleri kesimler "gayri meşru" denilen alanda yer alan gruplardır. Burada da…

Yazar Puanı

puan - 72%

72%

Gacı Gibi, izleyiciye ana akım medya ve filmler tarafından oldukça yanlı ve gerçeği yansıtmayan stereotipler yaratarak sunulan transeksüellerin ve travestilerin gündelik hayatını tamamen içlerinden bir göz olarak konumlandırılan kamera sayesinde en yalın haliyle anlatmayı başarıyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
72
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi