İlk filmlerini üçer dörder yıl arayla çeken Amerikalı yönetmen David Ayer bu sene aynı yıl içinde iki tane film çekerek tam anlamıyla bir patlama yaptı. Nisan ayında vizyona giren Sabotaj filminin ardından bu ekim ayında da Fury görücüye çıkıyor. Brad Pitt, Shia LaBeouf gibi ünlü isimlerin yer aldığı filmin senaryosunu da yönetmenin kendisi yazmış. Etkileyici bir İkinci Dünya Savaşı portresi çizmeye çalışan film, bunu başaramasa da yine de eli düzgün bir yapım olarak seyredilmeyi hak ediyor.

Emrindeki dört erle birlikte Fury adlı tankın komutanlığını yapan Don’ın (Brad Pitt), İkinci Dünya Savaşı’nın artık son bölümlerinde başından geçen olayları anlatıyor kısaca özetlemek gerekirse film. Alman topraklarında artık son darbeyi vurmak için mücadele eden askerlerin, haliyle sivil Alman halkıyla da ilişkisinin yanı sıra savaşın vahşetinin artık zirve yaptığı bir dönemden geçiyor olmaları filme de belirli bir varoluşçu, hümanist temel katmış. Varoluş kısmına çok söyleyecek çok bir şey yok ama hümanizm hiçbir şekilde olmamış, çok havada kalmış.

Ağırlıklı olarak bir tankın içindeki olayların aktarılıyor olması Fury için karakterleri derinlikli yaratmayı zorunlu kılan bir etmen. Bir karakter dışında aslında fena değiller. Ama o, derinliği olmayan karakter de filmin esas temeli olunca haliyle diğerleri de çökmüş. Tankın komutanı Don’ın lakabı “Wardaddy” bunu savaşçı babamız gibi çevirebiliriz sanırım. LaBeof’un canlandırdığı Boyd’un lakabı “Bible” yani İncil. Zaten film boyunca İncil’den yaptığı alıntılardan sonra bu lakabın temelini gayet bariz bir şekilde görebiliyoruz. Tankın şoförü Trini “Gordo” lakabıyla anılıyor, bu da İspanyolcada şişman demek. Meksika kökenli ve de hafif irice olmasından yola çıkıldığında gayet makul bir düşünce. Son olarak Grady’nin lakabı “Coon-ass”, bu da eskiden Fransız sömürgesi olan Louisiana eyaletinde Fransızca aksanıyla İngilizce konuşan etnik bir grubun üyelerine verilen ad. Bunları niye böyle uzun uzun yazdım? Çünkü karakterlerin tüm derinlikleri bu lakaplarından ibaret, evet bazıları gerçekten üzerinde çalışılmış ve bunu hakkını vermek için de en ince detayına kadar yazdım. İşte bunlar dışında Fury’de karakterler için söylenebilecek başka bir şey yok. Ama o bahsettiğim diğer karakterleri çökerten biri var, o da Norman. Hikayeye dahil olduğu ilk andan itibaren her geçen dakikada yapımı daha da klişelerin kucağına iterek bir anlamda Fury’nin ipini çekiyor.

Açık söylemek gerekirse filmin görselleri ve teknik unsurları belirli bir kalite ve standardın üstünde ayrıca bazı yenilikler de var. Ama diğer İkinci Dünya Savaşı filmleri yanında öne çıkması hiçbir şekilde mümkün değil. Yönetmenin takdir edilesi bazı yenilikçi girişimlerinin olması en azından filmin başlangıcı ve sonunda izleyiciyi etkilemeyi başarıyor. Giriş sahnesi kesinlikle nefes kesiciydi ve final sahnesi de harikaydı. Hatta bu iki sahne öyle iyiydi ki filmin bu derece sıradan bir seviyeye düşmesi gerçekten izlerken beni üzdü.

Her ne kadar yönetmenin amaçladığı kadar nefes kesici bir İkinci Dünya Savaşı tasviri olmasa da filmin belli konularda tarihi gerçekleri gözetip bunları hakkıyla kullandığını söylemek mümkün. Ama hikaye özellikle bazı yerlerde çok fazla absürtleşiyor, basitleşiyor. Daha önce irdelenmemiş bir dönemi seçmiş olması yönetmenin o kadar gözünü kamaştırmış ki anlatacağı hikayeyi resmen umursamamış.

Kaliteli görsellerin yanında başarılı oyunculuklar olunca sağlam bir atmosfer oluşturulmuş ve bu Fury için izlenebilirlik konusunun bir problem olarak ortaya çıkmasını engellemiş. Tabii film bittikten sonra üzerinde konuşabilecek her hangi bir şeyin kalmıyor olmasını pek de umursamamanız gerekir.

Velhasıl Fury özellikle benim gibi İkinci Dünya Savaşı’na tarihi anlamda ilgi duyan biri iseniz her türlü büyük bir keyifle izleyebileceğiniz bir yapım. Ayrıca başarılı oyunculuklarıyla Brad Pitt ve Shia LaBeouf’da filmi izlemek için bir güdü oluşmasını sağlayabilir. Nihayetinden hikaye anlamında klişeleri görmezden gelip bir beklenti içine girmediğiniz de keyifli bir seyir sizi bekliyor olacaktır.

İlk filmlerini üçer dörder yıl arayla çeken Amerikalı yönetmen David Ayer bu sene aynı yıl içinde iki tane film çekerek tam anlamıyla bir patlama yaptı. Nisan ayında vizyona giren Sabotaj filminin ardından bu ekim ayında da Fury görücüye çıkıyor. Brad Pitt, Shia LaBeouf gibi ünlü isimlerin yer aldığı filmin senaryosunu da yönetmenin kendisi yazmış. Etkileyici bir İkinci Dünya Savaşı portresi çizmeye çalışan film, bunu başaramasa da yine de eli düzgün bir yapım olarak seyredilmeyi hak ediyor. Emrindeki dört erle birlikte Fury adlı tankın komutanlığını yapan Don’ın (Brad Pitt), İkinci Dünya Savaşı’nın artık son bölümlerinde başından geçen olayları anlatıyor kısaca özetlemek gerekirse film. Alman topraklarında artık son darbeyi vurmak için mücadele eden askerlerin, haliyle sivil Alman halkıyla da ilişkisinin yanı sıra savaşın vahşetinin artık zirve yaptığı bir dönemden geçiyor olmaları filme de belirli bir varoluşçu, hümanist temel katmış. Varoluş kısmına çok söyleyecek çok bir şey yok ama hümanizm hiçbir şekilde olmamış, çok havada kalmış. Ağırlıklı olarak bir tankın içindeki olayların aktarılıyor olması Fury için karakterleri derinlikli yaratmayı zorunlu kılan bir etmen. Bir karakter dışında aslında fena değiller. Ama o, derinliği olmayan karakter de filmin esas temeli olunca haliyle diğerleri de çökmüş. Tankın komutanı Don’ın lakabı “Wardaddy” bunu savaşçı babamız gibi çevirebiliriz sanırım. LaBeof’un canlandırdığı Boyd’un lakabı “Bible” yani İncil. Zaten film boyunca İncil’den yaptığı alıntılardan sonra bu lakabın temelini gayet bariz bir şekilde görebiliyoruz. Tankın şoförü Trini “Gordo” lakabıyla anılıyor, bu da İspanyolcada şişman demek. Meksika kökenli ve de hafif irice olmasından yola çıkıldığında gayet makul bir düşünce. Son olarak Grady’nin lakabı “Coon-ass”, bu da eskiden Fransız sömürgesi olan Louisiana eyaletinde Fransızca aksanıyla İngilizce konuşan etnik bir grubun üyelerine verilen ad. Bunları niye böyle uzun uzun yazdım? Çünkü karakterlerin tüm derinlikleri bu lakaplarından ibaret, evet bazıları gerçekten üzerinde çalışılmış ve bunu hakkını vermek için de en ince detayına kadar yazdım. İşte bunlar dışında Fury’de karakterler için söylenebilecek başka bir şey yok. Ama o bahsettiğim diğer karakterleri çökerten biri var, o da Norman. Hikayeye dahil olduğu ilk andan itibaren her geçen dakikada yapımı daha da klişelerin kucağına iterek bir anlamda Fury’nin ipini çekiyor. Açık söylemek gerekirse filmin görselleri ve teknik unsurları belirli bir kalite ve standardın üstünde ayrıca bazı yenilikler de var. Ama diğer İkinci Dünya Savaşı filmleri yanında öne çıkması hiçbir şekilde mümkün değil. Yönetmenin takdir edilesi bazı yenilikçi girişimlerinin olması en azından filmin başlangıcı ve sonunda izleyiciyi etkilemeyi başarıyor. Giriş sahnesi kesinlikle nefes kesiciydi ve final sahnesi de harikaydı. Hatta bu iki sahne öyle iyiydi ki filmin bu derece sıradan bir seviyeye düşmesi gerçekten izlerken beni üzdü. Her ne kadar yönetmenin amaçladığı kadar nefes kesici bir İkinci Dünya Savaşı tasviri olmasa da filmin belli konularda tarihi gerçekleri gözetip bunları hakkıyla kullandığını söylemek mümkün. Ama hikaye özellikle bazı yerlerde çok fazla absürtleşiyor, basitleşiyor. Daha önce irdelenmemiş bir dönemi seçmiş olması yönetmenin o kadar gözünü kamaştırmış ki anlatacağı hikayeyi resmen umursamamış. Kaliteli görsellerin yanında başarılı oyunculuklar olunca sağlam bir atmosfer oluşturulmuş ve bu Fury için izlenebilirlik konusunun bir problem olarak ortaya çıkmasını engellemiş. Tabii film bittikten sonra üzerinde konuşabilecek her hangi bir şeyin…
Puan - 72 / 100

7.2

En nihayetinden hikaye anlamında klişeleri görmezden gelip bir beklenti içine girmediğiniz de keyifli bir seyir sizi bekliyor olacaktır.

Kullanıcı Puanları: 3.9 ( 10 votes)
7
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi