François Ozon’un son filmi Frantz, Maurice Rostand’ın “Öldürdüğüm Adam” (The Man I Killed) isimli oyunundan uyarlanan ve aynı oyundan uyarlanmış olan Ernst Lubitsch’in “Broken Lullaby” filmine de referanslar içeren bir film. 1. Dünya Savaşı sonrası Almanya’da ve Paris’te geçen filmde, savaşta hayatını kaybeden nişanlısının mezarını ziyaret eden bir yabancının kimliğini öğrenmeye çalışan Anna’nın (Paula Beer) ve çevresindekilerinin kendi benliklerini yeniden tanımaları ve şekillendirmeleri konu ediliyor.

Sanat Her Şeyi Affeder Mi?

“Gouttes d’eau sur pierres brûlantes” ve “Angel” gibi filmlerden sonra yeniden bir dönem filmi çeken Ozon, 20. yüzyılın başlarını konu edinirken siyah-beyaz bir sinematografiyle karşımıza çıkıyor. Bu tercihi ile savaş travmalarının renksizleştirdiği bir dünya sunuyor. Dönemi gerçekçi ve keskin bir bakış açısıyla ele alma çabasını destekleyen bu tercihin bazı anlarda renklere dönüş ile sarsıldığını görüyoruz. Karakterlerin umuda ve güzelliğe sarıldıkları anlarda bir nebze de olsa bu realizmden kaçmaları sonucu renkli ve siyah beyaz görüntüler bir arada veriliyor. 1998 tarihli Gary Ross filmi “Pleasantville”de; televizyonun siyah-beyaz sınırlarının devrim sonucunda renklenmesini hatırlatır şekilde Frantz’da da bu renk kullanımı, sanatın iyileştirici ve daha da önemlisi hafızayı, benliği hatırlatan yapısını vurguluyor. Belki başka bir yönetmenin elinde oldukça sıradan görünecek bu yapı, Ozon’un filminde realizmden izlenimciliğe geçiş yapan ressamları –özellikle de Edouard Manet- anmasıyla daha ilgi çekici ve ikna edici bir şekle bürünüyor.

Belgeseli hatırlatan ve insan zihnindeki siyah-beyaz savaş algısından beslenen görüntü tercihleri; yavaş yavaş izlenimci resmin, siyah ve karanlık tonları renklerle bütünleştiren ya da resme derin ve kalın tonlar kazandıran impasto tekniğiyle şekilleniyor ve hikayenin gidişatına da sembolik bir güç kazandırıyor. Filmin tematik olarak faydalandığı Edouard Manet’nin “Le Suicide” (İntihar) tablosu da hem bu görselliğin temelini hem de hikayenin gerilim unsurlarının başlıca nedenini oluşturuyor. Şüphesiz ki buradaki “intihar” vurgusu, aslında karakterlerin savaş sonrasında yeni yaşam arayışlarını ve yeniden doğmalarını ifade eden bir kavrama dönüşüyor. Savaşta hayatını yitiren Frantz’ın arkada bıraktığı Anna ve ailesi, bu boşluğu ancak Frantz’ın mezarını ziyaret eden genç Adrien (Pierre Niney) ile doldurmaya çalışıyorlar. Bu çaba ise aslında birbirini öteki olarak nitelendiren iki düşman milletin birbiriyle yüzleşmesini içeriyor.

Frantz: İzlenimci Bir Savaş Draması

Adrien ve Anna’nın seyahatleri aracılığıyla savaş sonrasında Fransa ve Almanya’da öfkeye dayalı milliyetçiliğin yükselişe geçtiği, diyalog imkanının ortadan kalktığı gözlenebiliyor. Hikayenin pasifist yapısına dayanarak filmin olay örgüsünün ise ancak karşılıklı diyalogla çözülebileceği aşikar, fakat bu diyaloglar da ancak yalanlar üzerinden gerçekleşebiliyor. Adrien’in Frantz’ın yerine geçmeye çabalayarak bir vicdan muhakemesine girmesi, Anna ve ailesinin ise cesedine bile ulaşamadıkları Frantz’ın yerine Adrien’i hemen kabullenmeleri; ancak bu yalanlar silsilesinin işlemesiyle gerçekleşebiliyor. Bireylerin unuttukları insani davranışları ancak sahte duygular ve söylemler üzerinden yaratılması, ahlaki tahakküm olmadan da mutluluğun sağlanabileceğini düşündürüyor. Fakat bunun ne uğruna ve nereye kadar sürdürülebileceği asıl soru işareti olarak karşımıza çıkıyor. Ötekinin yerine kendini koyma çabası, aslında bireysel olarak bir tatmin ve özgürleşme çabasını simgeliyor. Film; Anna, Pierre ve Frantz’ın ailesi Hoffmeisterler’i bu konuda yargılamıyor, sadece pişmanlıkları olan ve hayatta kalabilmek için umut kırıntılarına ihtiyacı olan insanlar olarak resmediyor. Bu sayede de güçlü karakterler yaratıyor, ahlaki bir sorgulama yerine her yönüyle insani tutumları ortaya koyuyor. Belki de günümüz Avrupa’sında yaşanan sarsıntı ve krizleri ima ederek büyük resmin dışında kalan insanların var olma çabalarını konu edinmeye çalışıyor.

Bütün bu sinematografik ve senaryo tercihlerine karşın film, Rostand’ın eserine yaptığı eklemelerle vermek istediği mesajın değerini düşürüyor. Anna’nın Adrien’in peşinden Paris’e gitmesi ve onun ailesiyle tanışması, tüm bu yapıyı bir aşk üçgenine indirgiyor. Filmi oldukça zarif ve kırılgan bir yapı üzerine kuran Ozon, cinsel gerilimin yerini belli ki apaçık bir dramaya bırakmak istiyor ama beklediği o güçlü etkiyi yaratmakta zorlanıyor. Özellikle filmin adının Frantz olmasına karşın ortada ancak hayali imgelerle var olabilen Frantz karakteri ile izleyicinin kurduğu bağ, ancak filmde anlatıldığı kadar yer dolduruyor. Anna ile Frantz arasındaki ilişki, bu tarz bir kırılmaya izleyiciyi hazırlayamıyor. Bu sahnelerden geriye kalan ise sert salvolar ve hızlı karakter dönüşümleri oluyor.

Frantz; izlenimcilik akımını sinema perdesine yansıtmasıyla ve savaş sonrası döneme özgün bakışıyla Ozon filmografisinin üst kısımlarında kendisine yer bulmayı hak eden bir film. Sinematografik tercihlerini bayağı olmaktan öte bir sanatçı kimliğiyle aktaran Ozon, doğayı kullanmaktan çok doğanın yarattığı bir film izlenimi uyandırmayı başarıyor. Başta Venedik Film Festivali’nden “En İyi Genç Aktris” ödülüyle dönen Paula Beer olmak üzere güçlü oyunculuklarıyla “Frantz”, bu yılın ıskalanmaması gereken filmlerinden biri.

François Ozon’un son filmi Frantz, Maurice Rostand’ın “Öldürdüğüm Adam” (The Man I Killed) isimli oyunundan uyarlanan ve aynı oyundan uyarlanmış olan Ernst Lubitsch’in “Broken Lullaby” filmine de referanslar içeren bir film. 1. Dünya Savaşı sonrası Almanya’da ve Paris’te geçen filmde, savaşta hayatını kaybeden nişanlısının mezarını ziyaret eden bir yabancının kimliğini öğrenmeye çalışan Anna’nın (Paula Beer) ve çevresindekilerinin kendi benliklerini yeniden tanımaları ve şekillendirmeleri konu ediliyor. Sanat Her Şeyi Affeder Mi? “Gouttes d'eau sur pierres brûlantes” ve “Angel” gibi filmlerden sonra yeniden bir dönem filmi çeken Ozon, 20. yüzyılın başlarını konu edinirken siyah-beyaz bir sinematografiyle karşımıza çıkıyor. Bu tercihi ile savaş travmalarının renksizleştirdiği bir dünya sunuyor. Dönemi gerçekçi ve keskin bir bakış açısıyla ele alma çabasını destekleyen bu tercihin bazı anlarda renklere dönüş ile sarsıldığını görüyoruz. Karakterlerin umuda ve güzelliğe sarıldıkları anlarda bir nebze de olsa bu realizmden kaçmaları sonucu renkli ve siyah beyaz görüntüler bir arada veriliyor. 1998 tarihli Gary Ross filmi “Pleasantville”de; televizyonun siyah-beyaz sınırlarının devrim sonucunda renklenmesini hatırlatır şekilde Frantz’da da bu renk kullanımı, sanatın iyileştirici ve daha da önemlisi hafızayı, benliği hatırlatan yapısını vurguluyor. Belki başka bir yönetmenin elinde oldukça sıradan görünecek bu yapı, Ozon’un filminde realizmden izlenimciliğe geçiş yapan ressamları –özellikle de Edouard Manet- anmasıyla daha ilgi çekici ve ikna edici bir şekle bürünüyor. Belgeseli hatırlatan ve insan zihnindeki siyah-beyaz savaş algısından beslenen görüntü tercihleri; yavaş yavaş izlenimci resmin, siyah ve karanlık tonları renklerle bütünleştiren ya da resme derin ve kalın tonlar kazandıran impasto tekniğiyle şekilleniyor ve hikayenin gidişatına da sembolik bir güç kazandırıyor. Filmin tematik olarak faydalandığı Edouard Manet’nin “Le Suicide” (İntihar) tablosu da hem bu görselliğin temelini hem de hikayenin gerilim unsurlarının başlıca nedenini oluşturuyor. Şüphesiz ki buradaki “intihar” vurgusu, aslında karakterlerin savaş sonrasında yeni yaşam arayışlarını ve yeniden doğmalarını ifade eden bir kavrama dönüşüyor. Savaşta hayatını yitiren Frantz’ın arkada bıraktığı Anna ve ailesi, bu boşluğu ancak Frantz’ın mezarını ziyaret eden genç Adrien (Pierre Niney) ile doldurmaya çalışıyorlar. Bu çaba ise aslında birbirini öteki olarak nitelendiren iki düşman milletin birbiriyle yüzleşmesini içeriyor. Frantz: İzlenimci Bir Savaş Draması Adrien ve Anna’nın seyahatleri aracılığıyla savaş sonrasında Fransa ve Almanya’da öfkeye dayalı milliyetçiliğin yükselişe geçtiği, diyalog imkanının ortadan kalktığı gözlenebiliyor. Hikayenin pasifist yapısına dayanarak filmin olay örgüsünün ise ancak karşılıklı diyalogla çözülebileceği aşikar, fakat bu diyaloglar da ancak yalanlar üzerinden gerçekleşebiliyor. Adrien’in Frantz’ın yerine geçmeye çabalayarak bir vicdan muhakemesine girmesi, Anna ve ailesinin ise cesedine bile ulaşamadıkları Frantz’ın yerine Adrien’i hemen kabullenmeleri; ancak bu yalanlar silsilesinin işlemesiyle gerçekleşebiliyor. Bireylerin unuttukları insani davranışları ancak sahte duygular ve söylemler üzerinden yaratılması, ahlaki tahakküm olmadan da mutluluğun sağlanabileceğini düşündürüyor. Fakat bunun ne uğruna ve nereye kadar sürdürülebileceği asıl soru işareti olarak karşımıza çıkıyor. Ötekinin yerine kendini koyma çabası, aslında bireysel olarak bir tatmin ve özgürleşme çabasını simgeliyor. Film; Anna, Pierre ve Frantz’ın ailesi Hoffmeisterler’i bu konuda yargılamıyor, sadece pişmanlıkları olan ve hayatta kalabilmek için umut kırıntılarına ihtiyacı olan insanlar olarak resmediyor. Bu sayede de güçlü karakterler yaratıyor, ahlaki bir sorgulama yerine her yönüyle insani tutumları ortaya koyuyor. Belki de günümüz Avrupa'sında yaşanan sarsıntı ve krizleri ima ederek büyük resmin dışında kalan insanların var…

Yazar Puanı

Puan - 76%

76%

Frantz; izlenimcilik akımını sinema perdesine yansıtmasıyla ve savaş sonrası döneme özgün bakışıyla Ozon filmografisinin üst kısımlarında kendisine yer bulmayı hak eden bir film.

Kullanıcı Puanları: 2.71 ( 4 votes)
76
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi