Frankenstein: Ölümsüzlerin Savaşı

Frankenstein: Ölümsüzlerin Savaşı
Okur Puanı

Her ne kadar Frankenstein: Ölümsüzlerin Savaşı (I, Frankenstein) prologunda orijinal esere sadık kalsa da akabinde saf bir aksiyon sunuyor. Zira özellikle ilk 30 dakikalık bölümde eserden kısa bir şerit sunulmasına rağmen esere dair bilgisi sınırlı olan bir izleyici için herhangi bir açıklama yapılmıyor. Bu sebeple önce biz kısaca bir hatırlatma geçelim.

Frankenstein veya Modern Prometheus olarak da bilinen, Mary Shelley tarafından kaleme alınan roman, edebiyat tarihinin kilometre taşlarından biri olarak kabul edilmektedir. Sorguladıkları açısından çok daha değerli olsa da korku türüne ait bir eser olarak kabul edilen Frankenstein, ceset parçaları toplayarak kendi “canavar”ını dirilten bir bilimcinin bu akıl almaz deneyini ve sonrasında gelişen olayları kapsar. Yarattığı “şey”e bir isim vermeyen Victor Frankenstein, ruhu olmayan canavarın kendisinden istediği arkadaş talebini yerine getirmeyince önce karısını kaybeder, ardından da kendi canından olur. Canavar ise artık, Dünya’da tek başınadır. İşte,  I, Frankenstein: Ölümsüzlerin Savaşı da bu bölümden sonrasına alternatif bir fantastik pencere açıyor ve Frankenstein’ın canavarını günümüz Dünya’sına getiriyor ama bununla da kalmıyor Çörtenlerle, İblislerin savaşının ortasına bırakıyor. Çörtenlerle, İblisler deyince kulağa saçma geldiğini kabul ediyorum. Kısaca özetlemek gerekirse Çörtenler, Dünya’nın kötü bir yer olmasını engellemek amacıyla insanoğlunu koruyan meleklerken İblisler ise adından da anlaşılacağı üzerine Dünya’yı cehenneme çevirmek istiyorlar. Bu alternatif bakış, Mary Shelley’in kemiklerini sızlatmayı başarmış mıdır bilmem (benim bile içimi sızlattığı kesin) ama tüm bu olumsuz detaylara rağmen Frankenstein: Ölümsüzlerin Savaşı doğru bir şey yaparak seyircinin gözünde izlenebilir bir noktaya ulaşıyor; kendini ciddiye almıyor. Üstelik son bölüme kadar keyifli bir seyirlik sunmayı da başarıyor.

I, Frankestein- Fl

I, Frankenstein çizgi romanının yaratıcısı Kevin Grevioux ile birlikte senaryoyu hazırlayan Stuart Beattie belki de en büyük hatayı başrolü Aaron Eckhart’a vererek yapmış. Değil birçok cesedin bir araya getirilmesinden yaratılacak, günümüz estetisyenlerinin dahi yaşayan bir vücuda yapamayacağı derecede yakışıklı bir şekilde tasarlanan canavar inandırıcılıktan son derece uzak kalıyor. Üstelik yara izlerine yapılan bilinçli yakın çekimler ise Frankenstein’ın canavarını değil, geçmişte kaza geçirmiş bir insanın ameliyat izlerini andırıyor. Oyunculuklardan bahsetmişken Kevin Grevioux’in canlandırdığı Dekar karakterinin seyirciye güzel bir sürpriz sunduğunu da eklemek gerekiyor.

Sonuç olarak göğe çıkan Çörtenler, cehennem ateşinde yanarak kaybolan İblisler, bolca dini göndermelere rağmen üzerinde çok da durulmaması gereken, Karanlıklar Ülkesi (Underworld)’nin içine biraz “Frankenstein” yedirilmiş izlenimi veren film, bahsettiğim tüm olumsuz yanlarına rağmen ilginç şekilde kısa sayılabilecek süresinin de avantajıyla izlenebilir bir alternatif oluşturuyor. Çok ciddiye almayın çünkü film de kendisini pek ciddiye almıyor.

İyi seyirler…

FacebookTwitterGoogle+Share

2 Yorum

Yorum yazın