Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Donald Trump’ın ABD başkanı olduğu son dört aydır tam aksini iddia etmeye çabalasalar da, Amerika Birleşik Devletleri bir göçmenler ülkesi. Bilimden sanatın tüm alanlarına kadar büyük endüstrilere ev sahipliği ettiği kadar büyük başarılara da imza atan bu ülke, her şeyini göçmenlere borçlu. Hal böyle olunca, sinemada da durumun farklı olduğunu düşünmek anlamsız olur. Zaten değil de… Amerikan sinemasının dünyada en çok bilinen figürü Charlie Chaplin, bir İngiliz. Tıpkı, dünyanın en büyük yönetmenlerinden biri olan Alfred Hitchcock gibi… Elia Kazan bir Anadolu Ermenisi, Ernst Lubitsch bir Alman… Hollywood’u inşa eden, ona kendi şanını veren yönetmenlerin birçoğu Avrupa göçmeni. Bunlardan biri de yaşasaydı 120 yaşına girecek olan Frank Capra. Üzerinden geçen 70 yıla rağmen halen Noel geceleri ABD’de en çok gösterilen ve izlenen It’s a Wonderful Life (Şahane Hayat) filminin yönetmeni, bir Sicilyalı aslında.

1897 yılında Sicilya’da doğan Francesco Rosario Capra, daha beş yaşındayken ailesi ile birlikte artık Frank Capra diye bilineceği New York’a gelir. Birinci Dünya Savaşı’nda Amerikan ordusunda görev yapan Capra, savaş sonrasında birkaç tesadüf ve beyaz yalan sayesinde Hollywood’da ilk işini bulur ve yaptığı birkaç sessiz komedi filmi ile parlar. 1930’lara gelindiğinde de Amerikan komedilerini kökten değiştiren filmlere imza atarak yirmi yıl boyunca sinemanın en üretken ve yaratıcı yönetmenleri arasına adını yazdırır.

Yönetmenin oyuncular ve seyirci arasında kaybolacağı, dramatik aksiyonu takip eden bir vizörün komediyi doğrudan yansıtacağı düşüncesi ile, konuya, doğaçlamaya ve insan doğasının iyiliğine yaptığı vurgu ile, saf bir sinema anlayışının peşine düşer. Muhafazakar bir eğitimden geçmiş ve Amerikan rüyasının peşine takılmış bir yönetmen olarak, bireyciliği öne çıkarır ancak bir insanın yaptıklarının hiç de öyle hafife alınmayacağını göstererek “feel good (iyi hisset)” filmlerinin de başlangıcını oluşturur. Yüzünüzde gülümsemeyi eksik etmeden izleyebileceğiniz, sıradan karakterlerin büyük hikayelerini anlatır. Ama zaten sinema da bir noktada budur sanki. Elbette filmlerinin “politik” mesajı, bugünün şartlarında pek de savunulabilecek şeyler değildir. Fakat, morale ihtiyacınız olduğunda sizi hayal kırıklığına uğratmayacak, dünyanın kötülüklerinden bezdiğinizde size bir omuz verecek filmler olduklarına hiç şüphe yok. Cary Grant ve James Stewart gibi Hollywood’un büyük isimlerini sinemaya kazandırmış olması da cabası. Gelin isterseniz, Frank Capra’nın Amerikan komedisini şekillendiren başyapıtlarına yakından bakalım.

It Happened One Night – İki Gönül Bir Olunca (1934)

it-happened-one-night

Her şeyden önce It Happened One Night filminin önemi Oscar başarısından geliyor. Beş ana Oscar ödülünü (En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Senaryo) birden kazanan ilk film. Bu başarıyı sağlamış sadece üç film var. Diğer ikisi, 1975 yapımı One Flew Over the Cuckoo’s Nest (Guguk Kuşu) ve 1991 yapımı, yönetmeni Jonathan Demme’yi geçtiğimizi günlerde kaybettiğimiz, The Silence of the Lambs (Kuzuların Sessizliği).

It Happened One Night, tüm gözleri Frank Capra’nın üzerine çeken film olarak biliniyor. Bu başarıdan sonra şaşırtıcı değil tabii. Ama sinema tarihi açısından asıl önemi, bugün klişe olarak bildiğimiz çoğu romantik komedi numarasını bu filmde ilk kez görmemiz. Zengin babasının itirazlarına rağmen bir servet avcısı ile evlenmek için evden kaçan Ellie (Claudette Colbert), yolda işsiz bir gazeteci olan Peter (Clark Gable) ile tanışır. Durumu anlayan Peter, hikayesini kendisine vermesi karşılığında ona yardımcı olacağını söyler. Yoksa babasına yerini bildirecektir. Klasik bir şekilde, birbirinden başta hiç hoşlanmayan ve bir çıkar ilişkisi ile bir araya gelen çiftimiz, başlarından geçen enteresan maceralar sonucu birbirlerine karşı boş olmadıklarını anlayacaklardır elbette.

You Can’t Take It with You – Para Beraber Gitmez (1938)

you-cant-take-it-with-you

You Can’t Take It with You da bir Oscar kazananı tam anlamıyla. En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında heykelciğe uzanan film, bu kez de henüz 30 yaşında, parlak kariyerinin başındaki James Stewart’ı getiriyor karşımıza. 1936 yılında Mr. Deeds Goes to Town filmiyle de En İyi Yönetmen Oscarı’nı kucaklayan Capra, yalnızca 5 yılda aynı ödülü 3 kere alarak da bir rekora imza atmış aynı zamanda.

Tony Kirby (James Stewart), zengin ve başarılı Kirby ailesinin parlak oğludur. Aynı zamanda, aile şirketinde başkan yardımcısı olan Tony, şirkette bir sekreter olan Alice’e (Jean Arthur) aşık olur. Zengin züppelerden oluşan ailesi için bu bir şok olur. Ancak asıl şok, ailelerin tanışması ile gerçekleşecektir. Alice’in ailesi oldukça enteresan karakterlerden oluşan geniş bir ailedir ve henüz bilmeseler de, Kirby ailesinin bir sonraki iktisadi emelinin önünde Alice’in ailesinin satmamakta direttiği ev durmaktadır.

Yine Hollywood’dan Yeşilçam’a uzanan ve hepimizin alışık olduğu klişelerle bezeli film, bu klişelerin ilk kullanıldığı filmlerden biri olarak rahatsız etmediği gibi, muhteşem oyuncu kadrosu ile de izleyicileri ekrana bağlıyor.  

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi