OVERTURE

Was heisst Denken? Heidegger en önemli konferanslarından birine bu soruyla başlıyordu, düşünmek nedir? Soru biraz daha ilerletilecek olursa, bilmek nedir? Bilgi nedir? Aslında bu soruya verecek tutarlı ve kapsayıcı bir cevabımız olmasa da bilgi denildiğinde neyin kastedildiğini hep bir şekilde biliriz. Çünkü onun üzerine düşünmek için, bilgi nedir, diyebilmek için bile bir bilgiye ihtiyaç vardır. En nihayetinde klasik eğitimde geçmiş herkes hemen şu ayrımları hatırlayacaktır: Gündelik (pratik) bilgi, bilimsel bilgi, felsefi bilgi, sanatsal bilgi vs.

Bu noktada bilgi üzerine düşünmeye başlamak aslında örtük olarak bir hakikat sorusuna işaret etmektedir. Çünkü eğer bilginin ne olduğunu soruyorsak, bize gerçekten en tutarlı ve kapsayıcı cevabı verecek olana ulaşmaya çalışıyoruzdur. Bir başka deyişle  bilgi sorusu, son kertede hakikatin bilgisine uzanmayla alakalıdır. Fakat bu noktada uzun ve detaylı analizlere girişildiğinde şu fark edilecektir:

  1. Pratik bilgi zaten hakikatten pay alma iddiasında bulunmaz. Gündelik yaşamdaki geçici ve sıradan bir araçtır. Kolayca yanlışlanabilir, gözümüzü dahi kırpmadan terk edilebilir.
  2. Sanatsal bilgi kendisini bilimsel bilgiden, tekniğe karşı takındığı mesafeli duruşla ayırır. Burada estetik vardır ve bu rasyonel olanın ötesine uzanır. Sanatsal bilgi hakikatten pay aldığını iddia edebilir; fakat burada son kertede varılan yer sezgiselciliktir ve bu bilginin bilgi olma modu artık ortadan kalkar.
  3. Hiç kuşkusuz bilgiye dair en tutucu ve kabullenilmeye zorlayan tavır bilimsel bilgidedir ki birçok biliminsanı için bilim, hakikatten pay alma anlamına gelir. Fakat her şeye karşın bilimin kendi kavramsal paradoksu sebebiyle bilimsel bilgi hakikatin bilgisi olamaz. Çünkü bilimsel bilgi sınanabilir, yanlışlanabilir, değiştirilebilirdir. Onu dogmatik bilgiden ayıran da budur ve bu hiçbir bilimsel bilginin hakikati gösteremeyeceği anlamına gelir.

Bu noktada geriye bir tek felsefi bilgi kalmaktadır. Lakin felsefe, tam da hakikat üzerine düşünme olarak hakikatin bilgisi olamaz. Ya onu aşmak zorundadır (çünkü hakikat nedir demek aynı zamanda hakikat nedir nedir sorusuna da yol verir) ya da ona yönelmek zorundadır ki bu haliyle bilimsel bilgiye yaklaşır. Fakat bu noktada felsefenin çok önemli bir özelliği kendini gösterir: Felsefi bilgi hakikatin bilgisi değildir ama felsefe, bilginin hakikatidir. Bir başka deyişle felsefe, bilginin kendisini kendi içinde açabildiği (buradaki -e bilmek takısı bir karşılıklılık anlamı taşır) yegane yer olarak tam da bilginin sayesinde var olarak onu var eden bir alandır.

O halde vardığımız nokta çerçevesinde ne söylemeli? Hakikatin olmadığını söylemek, hakikatin olmaması hakikatine dönüşüyorsa ama başka bir açıdan da bir hakikat bulamıyorsak ne yapacağız? Felsefe, bilginin hakikati ise hakikatin bilgisi nedir? Nerededir? İste Sokurov’un Francofonia filmi (aslında bu film üzerinden genel olarak tüm filmografisi) bu noktada devreye girmektedir.

 ADAGİO

Kant 1781’de kaleme aldığı “Saf Aklın Kritiği” kitabında en temelde şu soruyu soruyordu, aklın sınırı nedir? Özellikle Kant için söyleyecek olursak bu şu demektir, felsefenin sınırı nedir? Elbette Kant’ın buna verecek bir cevabı var, dahası felsefe tarihindeki hemen her düşünürün buna bir cevabı var. Burada önemli olansa cevaptan ziyade takınılan tavırdır. Kant için felsefenin sınırlarını aşan şeyler ile ilgili konuşmaya bile gerek yoktur, çünkü onlar hiçbir işe yaramayan sonsuz spekülasyondan başka bir şey değildir. Ama zamanı biraz ileriye sardığımızda, hatta günümüze yaklaştığımızda ibre tersine dönmektedir. Derrida açık yüreklilikle ve belki de biraz hayal kırıklığı ile şunu kabul etmektedir: Felsefenin sınırlarını aşan şeyler her zaman var olmak zorundadırlar çünkü onlar olmadan felsefe de olmazdı. Hatta eğer onlar olmazsa, esas bizzat felsefe sonsuz bir spekülasyona sürüklenir.

Peki bu konuda bizim ve Sokurov’un (özellikle de Francofonia ile iyice görünür olan) tavrı nedir?

Sanat ve şiddet!

 MOLTO VİVACE

Sanatın şiddeti ne demektir? Size gözlerini dikip de bakan bir tablo, milyonlarca kişiyi öldürmeniz için size nasıl bir şiddet uygular? Hermitage’ı gözünü kırpmadan bombalarken Louvre’u korumak için tüm güçlerini seferber etmek de neyin nesidir? Bu sanat nasıl bir şiddet uygulamaktadır ki bizzat kendisi üzerine dönüp, kendisi gibi olmayanları katledebilmektedir?

Tüm o Savaşları ne için yaptım? İşte bu! Sanat!

Bu basitçe bir sanat aşkı mıdır ki eğer öyleyse bile bunda sanatın tahakküm altına alan etkin gücü nereden gelmektedir?

İşte basit bir örnek, Gandhi! Nasıl olur da bir adam yalnızca oturarak (ki bu ölesiye dayak yemek hatta belki de ölmek anlamına gelir) koca bir imparatorluğa diz çöktürür?

Roma’nın en önemli düşünürlerinden Seneca şöyle der:

Ölmeden önce hayatını tamamlamak gerekir. Ölmeden önce ölmek gerekir.

Peki ya şiddet sanatı ne demektir? Bir şiddet nasıl olur da bir sanat haline gelir? Nasıl olur da şiddet, medeniyetin, tüm ihtişamını mağrur bir şekilde kendisini size sunmasını sağlar? Nasıl bir şiddet eylemelisiniz ki Paris “açık şehir” olabilmeli, en koyu direnişçiler bile sizinle anlaşmaya, sizinle birlikte yaşamaya meyil edebilmeli?

Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik

Bu basitçe (insana değil ama) insanlığa olan aşk mıdır ki eğer öyleyse bile bu kan dökmenin, katletmenin, yıldırmanın yaratıcı gücü nereden gelmektedir?

İşte basit bir örnek, Hitler! Nasıl olur da bir adam yalnızca şiddet yoluyla tüm iktisadi doktrinleri aşabilir, tüm bilimsel ilerlemeyi kat edip geleceği şimdiye çöktürebilir, gelecekteki rasyonel aklın ilk deli dahisi olabilir?

Roma’nın bir diğer en önemli düşünürü Marcus Aurelius şöyle der:

Seks bilinmez ve gizemli bir şey değildir: Sürtüşmeler, kasılmalar, sinir uyarılmaları ve boşalmalar.

 INTERMISSION

Varlığın değil, bilginin değil, ama sanat ve şiddetin üzerinde yükselmesi gereken bir zamana ihtiyaç vardır. Peki nedir zaman? Bir tanım olarak değil, anlam olarak nedir? Zamanın anlamı nedir? Kavradığımız zaman ile içinde olduğumuz zaman arasındaki ilişkiyi nasıl anlamalıyız?

  1. Zamanın anlamını içinde olduğumuz zamanda bulmak, ilk akla gelen ve kolaya kaçmalardan biridir. Bizzat bilimin kendisi bunu yapar; fakat bizler ancak kavradığımız zaman üzerinden konuşabildiğimiz sürece bu, her daim transcendental (aslında üzerine konuşulması salt spekülasyon olan) kalmaya mahkumdur. (Kuantum fiziğinin keşfettiği şey tam da buydu işte!)
  2. Zamanın anlamını kavradığımız zamanda bulmak, en karanlık ilişkilerin olduğu ve işi yokuşa sürmelerden biridir. Çünkü burada Solipsizme (Benmerkezcilik) kayma tehlikesiyle karşı karşıyasınızdır. Yine de bu, tüm tehlikesine karşın bilimsel yaklaşım kadar korkunç sonuçlara götürmez lakin soruşturmanızı son kerteye değin götürme cesaretiniz yoksa sonsuz bir boşluk ve sonsuz bir araf sizi beklemektedir.

Peki o halde bunu nasıl anlamalı? İşte Sokurov’un neredeyse tüm filmografisi boyunca karşımıza çıkan başat tartışma budur. O, varoluşun anlamını değil zamanın anlamını arar, bu sayede sözgelimi Tarkovki’nin düştüğü tüm o özcü düşünce hatalarından kendisini sıyırmayı başarır. Cevap da işte Francofonia’da en net şekliyle ortaya konur. Kavradığımız zamanı öyle bir anlamalıyız ki içinde olduğumuz zaman kendisini kavradığımız zamanın hizmetine sunabilsin. (Bunun en derinlemesine irdelendiği örnek, yönetmenin Kamen filmidir) Peki bunu nasıl yapacağız?

Sanat ve şiddetle!

 ANDANTE

Fırtınalı okyanusun şiddeti, içinde sanat eserlerinin bulunduğu gemiyi batırabilir ya da binlerce sanat eserini içerisinde barındıran Louvre, Nazi savaş makinesini çözüp, eritip, dize getirebilir. Tüm bunlar olup bitiyorken ise zaman, denizin kenarında çakıl taşlarıyla oynayan Herakleitos’un krallığı olarak hükmetmeye devam eder. Ta ki bir yönetmen, tüm bu anlamları deşip derinlere ininceye dek.

Tüm o sanatın şiddeti ve şiddet sanatı sarmalı içerisinde zaman, bütün anlamları bünyesine gömer ve kurallarını gizlediği bir oyun oynar bize. Ama gizlenen kuralı bulup da tersine çevirdiğinizde bir anda tüm ihtişamı ve birikimiyle dile gelir. Peki bu dile geliş karşısında ne tepki mi verir insan?

Ne çılgınlık ama!

OVERTURE Was heisst Denken? Heidegger en önemli konferanslarından birine bu soruyla başlıyordu, düşünmek nedir? Soru biraz daha ilerletilecek olursa, bilmek nedir? Bilgi nedir? Aslında bu soruya verecek tutarlı ve kapsayıcı bir cevabımız olmasa da bilgi denildiğinde neyin kastedildiğini hep bir şekilde biliriz. Çünkü onun üzerine düşünmek için, bilgi nedir, diyebilmek için bile bir bilgiye ihtiyaç vardır. En nihayetinde klasik eğitimde geçmiş herkes hemen şu ayrımları hatırlayacaktır: Gündelik (pratik) bilgi, bilimsel bilgi, felsefi bilgi, sanatsal bilgi vs. Bu noktada bilgi üzerine düşünmeye başlamak aslında örtük olarak bir hakikat sorusuna işaret etmektedir. Çünkü eğer bilginin ne olduğunu soruyorsak, bize gerçekten en tutarlı ve kapsayıcı cevabı verecek olana ulaşmaya çalışıyoruzdur. Bir başka deyişle  bilgi sorusu, son kertede hakikatin bilgisine uzanmayla alakalıdır. Fakat bu noktada uzun ve detaylı analizlere girişildiğinde şu fark edilecektir: Pratik bilgi zaten hakikatten pay alma iddiasında bulunmaz. Gündelik yaşamdaki geçici ve sıradan bir araçtır. Kolayca yanlışlanabilir, gözümüzü dahi kırpmadan terk edilebilir. Sanatsal bilgi kendisini bilimsel bilgiden, tekniğe karşı takındığı mesafeli duruşla ayırır. Burada estetik vardır ve bu rasyonel olanın ötesine uzanır. Sanatsal bilgi hakikatten pay aldığını iddia edebilir; fakat burada son kertede varılan yer sezgiselciliktir ve bu bilginin bilgi olma modu artık ortadan kalkar. Hiç kuşkusuz bilgiye dair en tutucu ve kabullenilmeye zorlayan tavır bilimsel bilgidedir ki birçok biliminsanı için bilim, hakikatten pay alma anlamına gelir. Fakat her şeye karşın bilimin kendi kavramsal paradoksu sebebiyle bilimsel bilgi hakikatin bilgisi olamaz. Çünkü bilimsel bilgi sınanabilir, yanlışlanabilir, değiştirilebilirdir. Onu dogmatik bilgiden ayıran da budur ve bu hiçbir bilimsel bilginin hakikati gösteremeyeceği anlamına gelir. Bu noktada geriye bir tek felsefi bilgi kalmaktadır. Lakin felsefe, tam da hakikat üzerine düşünme olarak hakikatin bilgisi olamaz. Ya onu aşmak zorundadır (çünkü hakikat nedir demek aynı zamanda hakikat nedir nedir sorusuna da yol verir) ya da ona yönelmek zorundadır ki bu haliyle bilimsel bilgiye yaklaşır. Fakat bu noktada felsefenin çok önemli bir özelliği kendini gösterir: Felsefi bilgi hakikatin bilgisi değildir ama felsefe, bilginin hakikatidir. Bir başka deyişle felsefe, bilginin kendisini kendi içinde açabildiği (buradaki -e bilmek takısı bir karşılıklılık anlamı taşır) yegane yer olarak tam da bilginin sayesinde var olarak onu var eden bir alandır. O halde vardığımız nokta çerçevesinde ne söylemeli? Hakikatin olmadığını söylemek, hakikatin olmaması hakikatine dönüşüyorsa ama başka bir açıdan da bir hakikat bulamıyorsak ne yapacağız? Felsefe, bilginin hakikati ise hakikatin bilgisi nedir? Nerededir? İste Sokurov’un Francofonia filmi (aslında bu film üzerinden genel olarak tüm filmografisi) bu noktada devreye girmektedir.  ADAGİO Kant 1781’de kaleme aldığı “Saf Aklın Kritiği” kitabında en temelde şu soruyu soruyordu, aklın sınırı nedir? Özellikle Kant için söyleyecek olursak bu şu demektir, felsefenin sınırı nedir? Elbette Kant’ın buna verecek bir cevabı var, dahası felsefe tarihindeki hemen her düşünürün buna bir cevabı var. Burada önemli olansa cevaptan ziyade takınılan tavırdır. Kant için felsefenin sınırlarını aşan şeyler ile ilgili konuşmaya bile gerek yoktur, çünkü onlar hiçbir işe yaramayan sonsuz spekülasyondan başka bir şey değildir. Ama zamanı biraz ileriye sardığımızda, hatta günümüze yaklaştığımızda ibre tersine dönmektedir. Derrida açık yüreklilikle ve belki de biraz hayal kırıklığı ile şunu kabul etmektedir: Felsefenin sınırlarını aşan şeyler her…

Yazar Puanı

Puan - 94%

94%

İşte Sokurov’un neredeyse tüm filmografisi boyunca karşımıza çıkan başat tartışma, kavradığımız zamanı öyle bir anlamalıyız ki içinde olduğumuz zaman kendisini kavradığımız zamanın hizmetine sunabilsin.

Kullanıcı Puanları: 4.7 ( 2 votes)
94
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi