Kitap uyarlamaları veya yaşanmış öyküler sinemanın senaryo anlamında beslendiği alanlardandır. Neredeyse bütün kitap uyarlamaları, eserin özgün halinden çok uzak bir yapıda olurken, gerçek olaylar da sinemaya aktarılırken ya fazla yavanlıkla, ya da aşırı abartıyla hedeften şaşabiliyorlar. Yaşanmış bir hikayeden uyarlanan Foxcatcher ise bu doğrultuda çalışmalar yapmak isteyen kişilere ders olarak gösterilebilecek bir film. Hikaye örgüsü, senaryosu, oyuncu performansları ve kurgusuyla hafızalarda uzun süre yer edecek bir başyapıt desek abartmış olmayız.

Olimpiyatlarda güreş kategorisinde altın madalya sahibi iki kardeş olan Mark ve Dave dünya şampiyonasına hazırlanmaktadırlar. Karısı ve çocuklarıyla sevgi dolu bir ortamda hayatına ve sporuna devam eden Dave’in aksine Mark daha içe kapanık ve yalnız bir yapıdadır. John du Pont isimli çok zengin birinden gelen kendi takımı Foxcatcher’da, kendi koçluğunda yarışmasına dair teklifi kabul etmesi başta Mark’ın, sonrasında da Dave’in de hayatında önemli sonuçlar doğuracaktır. Çünkü John du Pont ilk etapta vatansever bir güreş sevdalısı olarak gözükse de derinlerde, hareketlerine ve yaşantısına yansıyan ciddi travmalar taşımaktadır.

Foxcatcher’ın güreşle veya sporla ilgili bir film olmadığını öncelikle belirtmeliyiz. Asıl derdi bundan çok daha derin. İki kardeş üzerinden ilerleyen bir dram havası yaratıp direksiyonunun yönünü bambaşka bir tarafa çeviriyor ve bu keskin dönüş ile asıl amacına daha güzel şekilde ulaşmış oluyor. Karakterlerini olabildiğince güzel şekilde tanıtan film, bazı noktaları çok fazla dillendirmiyor belki fakat her karakter üzerine söylenen laflar, diyaloglar arasına serpiştirilmiş anekdotlar, parçaları zihninizde canlandırmanız konusunda gerekli uyarımları sağlıyor. Anne babası çok küçük yaşta ayrılan ve çıkış noktalarını sporda bulan iki genç; Mark ve Dave. Yaş olarak büyük olmasından ötürü küçük kardeşine daima kol kanat geren abi Dave, spordaki başarılarıyla beraber Mark için bir rol modeldir. Kendi ailesini kurmasıyla beraber Dave’in kendisinden uzaklaşmasından bir rahatsızlık duyduğu belli olan Mark, spor kariyeri anlamında da abisinin gölgesinde kaldığına inanmaktadır. Normalde abisinin gideceği bir konferansa abisi gidemediği için kendisinin katılması bunun bir göstergesiydi. Kendisini boşlukta hissettiği dönemde dışarıdan kendisine yapılan teklifi tutunacak bir dal olarak niteledi Mark ve dört elle sarıldı o dala. Sorgulamadan, fazla düşünmeden girdiği bu yol onun için geri dönüşü olmayan bir çöküşün başlangıcını oluşturuyordu aslında.

Filmin asıl odak noktası ise John du Pont. Bağımsızlık savaşı sırasında orduya silah satarak çok büyük bir zenginlik elde etmiş du Pont hanedanlığının son üyesi olan John, paranın mutlu edemediği kişilerden. Hayatı boyunca arkadaşı sandığı tek kişinin annesi tarafından kiralandığını öğrenen, alabildiğine yalnız biri. İçinde bulundukları zenginlikle paralel bir yaşantı içinde olan, soylu davranışlar sergileyen, atlara yoğun bir tutkuyla bağlı annesinin aksine, John annesi tarafından alt tabakaya ait görülen güreşe sevdalıdır. Elindeki imkanlarla egosunu tatmin etmek, ezikliğini gizlemek için kendisine Foxcatcher isimli bir güreş takımı yaratır ve takımın koçluğunu üstlenir. Aslında bu konuda herhangi bir becerisi de olmamasına rağmen sporcuların kişisel yetenekleri sayesinde kazandıkları başarılardan kendisine pay çıkarır ve bu şekilde mutlu olur.Mark’ın abisini yardımcı koç olarak takıma soktuğunda kendisinden daha bilgili ve becerikli bu adamın varlığı John’u rahatsız edecektir çünkü herkes tarafından en iyi, en başarılı olarak nitelendirilmek isterken bu durumun yavaş yavaş kaybolduğunu görecektir. Karakterin en büyük problemi; kendisini bir yere ait hissedememesidir. Kendisini ülkesine adamış bir vatansever gibi gözükür, Kartal lakabını kullanır, ABD bayrakları, şehit anıtları evin her yerindedir ama toplumundan ve insanlardan oldukça uzaktır. Annesi tarafından bile başarıları takdir edilmemektedir. Sevgisizlik içinde yanmaktadır. Annesinin at tutkusu gibi kendisinde de kuşlara karşı bir sevda vardır. Dokunamadığı, ulaşamadığı, sadece uzaktan seyredebildiği bir sevda. Kendi kendisine yaratmış olduğu başarı personası, önce Mark ile yaşanan olaylar ile yıkılıp, ardından da Dave’in takım üzerindeki etkisini ve aile yaşantısındaki mutluluğunu görünce John için şalter atar. Lider olmak isterken bir hiçe dönüşmek kabul edilemez bir durumdur. Sonuçta en büyük ego bile fark edilmeyi ister.

Foxcatcher etkileyici hikayesine sırtını dayayıp teknik anlamda cesur hiç bir girişimde bulunmamış. Diyalog çekimlerindeki tek düzelik bir yerden sonra sıkabiliyor fakat geniş açılardaki hoş manzaralar oldukça tatmin edici. Filmin gücünü aldığı en önemli dinamiği ise oyunculuklar. Karakterler için yapılan tercihler ve ortaya konulan performanslar o kadar başarılı ki etkilenmemek elde değil. John du Pont karakterine hayat veren Steve Carell’ı tanımak neredeyse imkansız. Yoğun makyajla birlikte bambaşka birine dönüşen Carell güçlü rakiplerine karşı En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nı alır mı bilinmez ama eğer alırsa kimsenin üzerine negatif bir şeyler söyleyebileceğini düşünmüyorum. Channing Tatum’un ciddi bir konsantrasyon ile rolüne çok iyi hazırlandığı o kadar belli ki, yürüyüşü, hareketleri, mimikleri ile gerçek bir güreşçiden farksız. Mark Ruffalo da sevgi dolu abi-baba ve tecrübeli güreşçi rolünde kariyerinin en iyi oyunlarından birini oynamış.

Üzerine çokça şey söylenilebilecek, farklı noktalardan, bakış açılarından okumalara elverişli yapıdaki Foxcatcher son yılların en etkileyici filmlerinden biri. E. Max Frye ve Dan Futterman’ın başarılı senaryosu Bennett Miller’ın ellerinde bir sinema başyapıtına dönüşmüş. Bu film ile Cannes’dan En İyi Yönetmen Ödülü aldığını hatırlatalım. Her saniyesinden yoğun bir sinemasal zevk alınan film, beklenmedik finaliyle de etkileyiciliğini zirveye taşımayı başarıyor.

Kitap uyarlamaları veya yaşanmış öyküler sinemanın senaryo anlamında beslendiği alanlardandır. Neredeyse bütün kitap uyarlamaları, eserin özgün halinden çok uzak bir yapıda olurken, gerçek olaylar da sinemaya aktarılırken ya fazla yavanlıkla, ya da aşırı abartıyla hedeften şaşabiliyorlar. Yaşanmış bir hikayeden uyarlanan Foxcatcher ise bu doğrultuda çalışmalar yapmak isteyen kişilere ders olarak gösterilebilecek bir film. Hikaye örgüsü, senaryosu, oyuncu performansları ve kurgusuyla hafızalarda uzun süre yer edecek bir başyapıt desek abartmış olmayız. Olimpiyatlarda güreş kategorisinde altın madalya sahibi iki kardeş olan Mark ve Dave dünya şampiyonasına hazırlanmaktadırlar. Karısı ve çocuklarıyla sevgi dolu bir ortamda hayatına ve sporuna devam eden Dave’in aksine Mark daha içe kapanık ve yalnız bir yapıdadır. John du Pont isimli çok zengin birinden gelen kendi takımı Foxcatcher'da, kendi koçluğunda yarışmasına dair teklifi kabul etmesi başta Mark’ın, sonrasında da Dave’in de hayatında önemli sonuçlar doğuracaktır. Çünkü John du Pont ilk etapta vatansever bir güreş sevdalısı olarak gözükse de derinlerde, hareketlerine ve yaşantısına yansıyan ciddi travmalar taşımaktadır. Foxcatcher’ın güreşle veya sporla ilgili bir film olmadığını öncelikle belirtmeliyiz. Asıl derdi bundan çok daha derin. İki kardeş üzerinden ilerleyen bir dram havası yaratıp direksiyonunun yönünü bambaşka bir tarafa çeviriyor ve bu keskin dönüş ile asıl amacına daha güzel şekilde ulaşmış oluyor. Karakterlerini olabildiğince güzel şekilde tanıtan film, bazı noktaları çok fazla dillendirmiyor belki fakat her karakter üzerine söylenen laflar, diyaloglar arasına serpiştirilmiş anekdotlar, parçaları zihninizde canlandırmanız konusunda gerekli uyarımları sağlıyor. Anne babası çok küçük yaşta ayrılan ve çıkış noktalarını sporda bulan iki genç; Mark ve Dave. Yaş olarak büyük olmasından ötürü küçük kardeşine daima kol kanat geren abi Dave, spordaki başarılarıyla beraber Mark için bir rol modeldir. Kendi ailesini kurmasıyla beraber Dave’in kendisinden uzaklaşmasından bir rahatsızlık duyduğu belli olan Mark, spor kariyeri anlamında da abisinin gölgesinde kaldığına inanmaktadır. Normalde abisinin gideceği bir konferansa abisi gidemediği için kendisinin katılması bunun bir göstergesiydi. Kendisini boşlukta hissettiği dönemde dışarıdan kendisine yapılan teklifi tutunacak bir dal olarak niteledi Mark ve dört elle sarıldı o dala. Sorgulamadan, fazla düşünmeden girdiği bu yol onun için geri dönüşü olmayan bir çöküşün başlangıcını oluşturuyordu aslında. Filmin asıl odak noktası ise John du Pont. Bağımsızlık savaşı sırasında orduya silah satarak çok büyük bir zenginlik elde etmiş du Pont hanedanlığının son üyesi olan John, paranın mutlu edemediği kişilerden. Hayatı boyunca arkadaşı sandığı tek kişinin annesi tarafından kiralandığını öğrenen, alabildiğine yalnız biri. İçinde bulundukları zenginlikle paralel bir yaşantı içinde olan, soylu davranışlar sergileyen, atlara yoğun bir tutkuyla bağlı annesinin aksine, John annesi tarafından alt tabakaya ait görülen güreşe sevdalıdır. Elindeki imkanlarla egosunu tatmin etmek, ezikliğini gizlemek için kendisine Foxcatcher isimli bir güreş takımı yaratır ve takımın koçluğunu üstlenir. Aslında bu konuda herhangi bir becerisi de olmamasına rağmen sporcuların kişisel yetenekleri sayesinde kazandıkları başarılardan kendisine pay çıkarır ve bu şekilde mutlu olur.Mark’ın abisini yardımcı koç olarak takıma soktuğunda kendisinden daha bilgili ve becerikli bu adamın varlığı John’u rahatsız edecektir çünkü herkes tarafından en iyi, en başarılı olarak nitelendirilmek isterken bu durumun yavaş yavaş kaybolduğunu görecektir. Karakterin en büyük problemi; kendisini bir yere ait hissedememesidir. Kendisini ülkesine adamış bir vatansever gibi gözükür, Kartal lakabını kullanır, ABD bayrakları, şehit anıtları evin…

Yazar Puanı

Puan - 84%

84%

Her saniyesinden yoğun bir sinemasal zevk alınan film, beklenmedik finaliyle de etkileyiciliğini zirveye taşımayı başarıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.33 ( 6 votes)
84
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi