Haftalar öncesinde İlksen Başarır ile bir araya gelip keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Ancak yayınlamaya fırsat bulamadan Gezi Parkı olayları başladı ve hem bizim hem İlksen Hanım’ın duyarlılığımız gereği röportajı yayınlamak istemedik. Ama şimdi dönüp tekrar okuduğumuzda sadece sinema ile ilgili olamayan, biz röportajı yaptığımız sırada henüz tamamen yıkılmamış olan Emek Sineması ile ilgili de konuştuğumuz ve o zamandan beri var olan kaygılarımıza yeniden rastladığımız bu röportajı yayınlama vakti olduğunu düşünüyoruz. Her ne kadar aradan geçen sürede sadece tarihi bir sinemanın yıkılması için eylem yapanlar değil, yitirdikleri canları anmak için meydanlara çiçek bırakanlar da biber gazı yer hale gelse de bu röportajdaki mesajların hala geçerliliğini koruduğu inancındayız.

Biz çok büyük bütçeli film yapamıyoruz.

İki filminizde de seyirciye bir şeyler veriyorsunuz. İkisinde de alana, alabilene bir şeyler vermeye çalışıyorsunuz. Bunu ilke mi ediniyorsunuz, yoksa senaryo böyle geldi, bundan sonra böyle devam eder miyiz bilmiyoruz mu diyorsunuz?

Orada şöyle bir şey var. Başka Dilde Aşk Mert’in hikayesiydi, Atlıkarınca da benim hikayem. İlk iki hikayenin böyle çıkması biraz tesadüf oldu. Zaten bizi rahatsız etmeyen şeylerle ilgili film yapamıyoruz. Filmin içinde kesinlikle sosyal bir içerik olmak zorunda değil. O birazcık bize yapışan bir yafta gibi oldu. Ondan ben de biraz rahatsız oluyorum. Çünkü Başka Dilde Aşk’ın meselesi işitme engelliler değil aslında. O bir metafor tabi ama Türkiye’de böyle bir şey yapılmadığı için şimdiye kadar, tabi ki bir sürü grup tarafından benimsenme durumu oluyor. Ama işte bizi rahatsız eden şeylerle ilgili yazabiliyoruz. Yazma dürtüsü oradan geliyor. Bu herhangi bir şey hakkında olabilir. Yani dolayısıyla öyle bir durum yok tabi ama bunlarla ilgili yazınca da sosyal bir durum oluyor. Zaten film yapmak ya da sanatın herhangi bir dalıyla uğraşmak da öyle bir şey.

Filmi izleyenler bunu bir nevi kamu spotu olarak görebiliyor. Filmin yapım aşamasında, böyle önemli bir konuyu ele alırken alacağınız tepkileri düşündünüz mü? 

Biz çok büyük bütçeli film yapamıyoruz. Çünkü öyle bir paramız yok zaten. Dolayısıyla ön hazırlığını çok uzun bir süreçte yapıyoruz. Ama bizim yazmaya başlamadan önceki aşağı yukarı dokuz aylık bir sürecimiz de okumakla geçiyor. Atlıkarınca’da da aynı şey oldu. Ne varsa ensestle ilgili okuduk biz. Bir takım danışmanlarımız da oldu, psikologlar. Onlara gidip hikayeyi anlattık. Yazdığımız karakterleri gösterdik. Çünkü çok hassas bir konu. Türkiye’de gerçekle kurguyu ayırt edememe gibi bir durum var. Bu da otosansürü değil ama şunu getiriyor, dikkat etmek gerekiyor. Çünkü herkes seyrediyor ve başka sonuçlar çıkabiliyor o zaman ortaya. Dolayısıyla çok okuduk tabi ki. Türkiye’deki ensestle ilgili tüm raporları, tüm araştırmaları, tüm kitapları okumuşumdur. Yazılmış her şeyi okumuş olabilirim. Yapılmış bütün filmleri de, neredeyse, yani atladıklarımız tabi ki vardır ama seyrettik. Ama öyle bir otosansür gibi bir şey hiç olmadı. En başında filmin bu şekilde anlatılacağı çok netti bizim için. Hatta birkaç eleştirmenden şöyle bir eleştiri geldi; “Keşke ensestle ilgili bir sahne olsaydı”. Ben buna tamamen karşıyım. Bunun çok net arkasında durur ve savunurum, sonuna kadar. Ensest filminde bu bir malzeme değil ve güçlü yapan da o değil filmi asla.

 Ensest kırsalda oluyor deyip arkamızı dönmek çok basit.

Atlıkarınca’daki aile orta sınıf bir aile. Ne çok düşük, ne çok yüksek. Biraz daha yüksek sınıf ailelerde ensest örneklerini beyazperdede gördük. Daha farklı kapatılabiliyor konular aile içinde. Neden orta sınıf bir aileyi seçtiniz? Bir de kamera kullanımınızdan, aileyi dışarıdan gözlemliyor olmamızdan “İzleyen biraz röntgenci olsun.” gibi bir tarz fark ettik. Seyircinin gerçekten röntgenci olarak izlemesini mi istediniz yoksa tamamen kişisel bir tercih mi?

Film aslında iki bölüm gibi. Kasabada geçen bir bölüm var. Bir de İstanbul’da geçen bir bölüm var ama İstanbul’un neresinde geçtiği belli değil. Yani bu orta sınıf aslında belirsiz durum. Ne iş yaptığı belli olmayan aile bireyleri. Bunlar tabi ki hep seçilmiş şeyler. Çünkü bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ensest biraz daha eğitimsiz ve alt sınıfta yaşanır diye bir algı var ki öyle bir şey yok. Ensest kırsalda oluyor deyip arkamızı dönmek çok basit. Böyle olunca onu görmüyoruz ve olmuyor zannediyoruz. Öyle değil. Bu yan tarafta, yan kapıda, alt komşuda oluyor. İlk bölümde kamera hep dışarıda. Ailenin durumu dışarıdan bakınca bu aile çok mutlu görünen, beraber gezen, dolaşan, iki çocuklu, çok tatlı insanlar gibi görünüyor. Ama ikinci bölümde evin içine girdiğinde bu evde çok çirkin bir durum var. Dolayısıyla bütün o kamera kullanımları bunlara işaret. Biraz da klostrofobik bir film yani. Çünkü ikinci bölümden itibaren dışarıda çok az sahne var. Bu çoğu evin içinde yaşanan bir şey. Birçok çekirdek aile içinde yaşanan ve ortaya çıkamayan bir şey aslında. Hikayenin, o rejinin ihtiyaç duyduğu bir şey. Onlar hep çok çalışılmış ve önden karar verilmiş şeyler. Benim bu filmde yapamadığım tek şey maddi, yani bütçeyle ilgili nedenlerle oldu. Evi ben dekor olarak kurmak istemiştim. Yani ikinci evi. Ama onu kuramadım, çünkü ev de bir karakterdi aslında. Uzun koridorlu bir ev düşünüyordum, öyle hayallerim vardı yazarken. Çünkü yazarken mekana göre yazıyorum. Onu yapamadık. Ama yine de burası da işleyen bir yer oldu bizim için.

Atlıkarınca filmi ile devam edelim. Dışarıdan baktığımızda mutlu bir aile var Edip’in bir sorunu var onu görüyoruz ama ne olduğunu bilmiyoruz. Yavaş yavaş ailenin içine girdikçe Sevgi’nin durumunu görüyoruz, olayı çözüyoruz ve babadan nefret ediyoruz. Ancak bu sırada Sevgi’nin çektiği acının kaynağını görmeden bir şekilde anlıyoruz ve onunla beraber acı çekiyoruz. Ama bunun hiçbir şekilde reklamını da yapmıyorsunuz.

Bu takdir almak için yapılan bir şey değildi. Ben, yönetmen falan değil bir insan olarak bunu böyle anlatabilirdim. Çünkü o sahneyi göstermenin bir anlamı yok ve orada küçük bir oyuncu var. Ben çekemem. Çekebilen başka yönetmen olabilir, ben yapamam. Filmin o sahnesinin alınıp orada burada kullanılacağını ben biliyorum. Sonuçta, şu anda internetin bizi böyle ele geçirdiği bir yerde o sahne kesilecek, başka bir yere koyulacak. Orada oynayan 15 yaşında bir oyuncu var, okula gidiyor. Ben hiç kimseye böyle bir şey yapamam. Ayrıca bir anda eleştirdiğin şeyin kendisi olabilirsin. O sahneler içinde olsaydı, bu başka bir film olurdu. Daha sert olurdu. Biz insan olarak çok meraklıyız öyle şeylere çünk. Ben o eleştiriyi ciddiye dahi almıyorum. Çok saçma benim için.

Peki, Zeynep (Sevgi) açısından. Henüz 15 yaşında ve çok büyük bir sorumluluk alıyor. Onun böylesine önemli bir rolü oynama süreci nasıldı?

Tabi ki Zeynep’le konuşmadan önce ailesiyle konuştuk. Biz ilk tanıdığımızda oyuncu değildi, daha önce hiçbir kamera deneyimi yok. Şans eseri tanıştık, castımızı yapan arkadaşımızın arkadaşının kızı. Bize bu rol için çok uygun olduğunu düşündüğünü söyledi. Ve Zeynep’le tanıştık. Başlarda çok utangaçtı. Henüz yeni büyüyor diyeyim. Biz de çok tereddüt ettik tabi. Birisine bunu oynatmak ve belki de bunu henüz bilmeyen birisine bu konuyu anlatmak, zor şeyler bunlar. Ailesiyle konuştuk. Çok bilinçli bir ailesi var. Onlara anlattık, bakın film bu, hikaye bu. Senaryoyu da verdik okumaları için. Okudular, daha sonra da bir psikolog yardımıyla Zeynep’e anlattık. Dünyada böyle böyle bir şey var. Yani bunlar gerçekten oluyor diye. Çok oynamak istediğini söyledi. Oyuncu koçuyla beraber çalıştık. Hikayeyi biliyordu, filmde ne olduğunu anlıyordu. Tabii ki ne kadar kavradığı çok tartışılır ama bütün o sahnelerde çok başka şeyler düşünerek oynattık biz onu.

1848789-horz

İki filminizde oldukça düşük bütçeli. Başka Dilde Aşk filminin Ankara çekimlerinde zorlandığınızı biliyoruz. Az bütçeli filmler yapmak durumundasınız, çünkü sinemanın durumu bu. Başka ülkeler bir şekilde bütçe olayını ya da film çekme olayını aşmışken biz hala yapamıyoruz. Neden bütçe sorunu yaşıyoruz?

Henüz bir sektör değiliz. Hangi parayla yapacağız? Şimdi benim cebimde bir film yapabilmek için belli bir miktarda para olması lazım. Yok öyle bir para. Bakanlık desteğine başvuruyorsunuz, bakanlıktan maksimum çıkan para belli. İnsanları rica minnet çalıştırmak hoş bir durum değil. O yüzden mecburen elindeki para neye yetiyorsa onu yapıyorsun. Durum bu…

 İnsanlar artık sinemaya eğlenmek için gidiyorlar.

Başka Dilde Aşk 139.000‘den fazla kişi tarafından izlenmiş. Atlıkarınca ise 21.000 kişi tarafından izlenmiş. Halk Özel Ödülü’nü alan bir filmin bu kadar az kişi tarafından izlenmiş olmasını neye bağlıyorsunuz? Burada bir tezatlık yok mu? Festival’den Halk Özel Ödülü’yle dönüyor film, ama kimse izlemiyor?

Komedi filmi, korku filmi falan gibi gidince neyle karşılaşacağından emin olduğun şeyler daha fazla izleniyor. Atlıkarınca biraz karanlık bir film. Bir bakıyor konusuna, aman ona ne gideceğim şimdi diyor. Çünkü insanlar artık sinemaya eğlenmek için gidiyorlar. Sonuçta film izlenmiyor, Jin izlenmiyor. Yani nerede vizyona giriyor bu film? Girdi mi bilemiyoruz ki? Benim yakınımdaki hiçbir yerde girmedi. Ben Berlin’de seyrettim filmi mesela. Burada yakalayacaksın da tesadüfen bir yerde seyredeceksin. Sonra da o filmler izlenmiyor. Yok ki, olsa belki izlenecek. 3 senede çok şey değişti. Mesela Atlıkarınca 21.000 kişi tarafından seyredildi, aynı sene Çoğunluk vizyona girdi. Onu da 18.000 kişi seyretti. Ama biz de kendi aramızda konuştuğumuzda biz şu anda vizyona girsek bizim filmi de, Çoğunluk’u da maksimum 10.000 kişi izler diyoruz. Maksimumdan bahsediyorum yani. Maalesef Türkiyeliler çok bilinçli insanlar değiliz biz. Hakkımızı savunan, istemeyi bilen insanlar değiliz. Ben seyirci olarak hangi sinema salonuna gidiyorsam, o film oynamıyorsa, oraya gidip o filmi isteyebilirim. Yani talep edebilirim. Ama biz talep etmediğimiz sürece bu asla değişmeyecek. Yine Jin örneği üzerinden gidecek olursak, Beşiktaş, Beyoğlu ilçelerinde tek bir salonda giriyor. Onu kovalıyorum izlemek için. Tamam ben kovalayayım, izleyeyim ama öbür taraftan da isteyeyim. Bu talep meselesi. 

Yeni bir projeniz var mı bu aralar. Mert Fırat’la yeni bir proje olduğunu duyduk.

Çok fazla projemiz var. Ama dediğiniz gibi çok yapmak istediğimiz bir proje var. Aslında geçen sene yapacaktık ama Mert’in dizisi başladı. Tarihlerle ilgili bir problem yaşadığımız için yapamadık. Bu yaza erteledik. Sonra senaryoda bir şeyler değiştirmek istedik. Onlara da çalışıyoruz ama onun bütçesi biraz yüksek. Yani çok yüksek değil de, bizim için biraz yüksek. Ve şu anda maddi olarak, zarar edeceğimiz bir projenin altına girebilecek bir durumda değiliz. Yani en azından sıfırlamamız gerekiyor kendimizi ve o seyirci var mı onu bilmiyorum maalesef.

Televizyon için ne düşünüyorsunuz. Bir diziniz vardı, yeniden televizyon için birşeyler yapmayı düşünür müsünüz?

Yok yapamam, çünkü ölümcül bir şey televizyon. Bizim dizi 8 bölüm sürdü ama çalışması 5 aylık bir süreçtir herhalde. Ben hayatımda hiç böyle bir dönem geçirmedim. Çok çalışkan biriyimdir ama bu hayat değil. Bir şey yapabilmek için bir şeyler de almam lazım. Sabah kalkıyorsun set, gece geliyorsun yatıyorsun, sabah kalkıyorsun yine set. Bu kadar…

Keşke çalışsaydım dediğiniz ya da bir gün mutlaka çalışmak isterim dediğiniz bir oyuncu var mı aklınızda?

İlk iki film için açıkçası yok. Oturduğunu düşünüyorum. Hatta hep söylüyorum Nergis bence jenerasyonun en iyi kadın oyuncusu. Dolayısıyla onunla çalışmak da çok zevkli. Her filmde çalışırım onunla. Oyuncuların çoğu arkadaşım ve hepsiyle yeniden çalışmak isterim ama illa şu olsaydı gibi bir şeyim yok. Hangi karakter kime uygunsa. Mert’le ilgili ise bazı eleştiriler var. Hep Mert oynuyor filmlerde gibi şeyler söylüyorlar ama Mert iyi bir oyuncu. Enteresan bir yaklaşım, eleştiri. Ben onun oyunculuğundan memnunum. Senaryoyu beraber yazıyoruz ama sete gittiğimizde o artık oyuncu olarak orada durabiliyor ve oyunculuk işine bakıyor. Bu çok önemli.

Filminizde rol alan oyuncular festivallerden hep ödülle döndüler. Bunun arkasındaki sır nedir? Oyuncularınıza daha fazla serbest alan bırakmanız mı yoksa canlandırdıkları karakterler için keskin çizgileriniz olması mı?

Biz buna çok çalışıyoruz. Çekimden bir ay önce provalara başlıyoruz. Daha çekimlere başlamadan anlatmaya başlıyorum. Böyle olması gerekiyor ve ben böyle düşünüyorum diye. Oyuncularımla da tüm senaryo üstüne tek tek, o ne düşünüyor, ben ne düşünüyorum diye çalışıyoruz. Bu arada ben filmi çekiyorum. Yani gerçekten kamera alıyoruz, provadayız sürekli. Dolayısıyla herkes hazır olmuş oluyor. Özgür bırakmak konusundaysa şunu söyleyebilirim. Denemeye açığız ama tabi ki benim dur dediğim yerler oluyor. “Tamam gerek yok bunu denememize” diye müdahale ediyorum.

ilksen-basarir

Türk sinemasında ödül kavramı çok fazla oturmuş değil. Bir Altın Portakal var belki uluslar arası anlamda en çok bilinen ama o bile çok yeterli düzeyde değil. Yönetmenleri ya da oyuncuları teşvik edecek neler yapılabilir? Geleceği nasıl görüyorsunuz? Sinema yapmaya devam ederim diyebiliyor musunuz rahatlıkla?

Etmemiz lazım diye devam ediyorum. Yapmamız lazım. Yani bir kere bizim işimiz zaten, hatta iş demeyeyim, bizim hayatımız bu. Film yapmak. Ama sinema çok pahalı bir şey gerçekten de. Yani o sermayeyi de sağlamak gerekiyor. Bu nasıl sağlanacak, bunun çözümünü ben de arıyorum, bulmaya çalışıyorum, şu anda bilmiyorum. Çünkü sadece bakanlıktan çıkan parayla film yapmak mümkün değil. Dolayısıyla sinemayla ilgilenen insanlarla bir araya geldiğimizde çalışıyoruz. Bilmiyorum açıkçası. Çok umutsuz olduğumuz durumlar da oluyor. Nasıl yapacağız biz film diye düşünüyoruz çünkü bir film nereden baksanız dört haftalık bir çekimle, sadece çekimle 600, 700 bin TL gibi. Şimdi ben bunu 10 kopya çıkınca, benim o parayı kazanmam mümkün olmuyor. Bir sonraki film için bir şey kazanmıyoruz biz. O yüzden de ikinci, üçüncü filmi yapmak risk taşıyor.

 Elimizde kalan tek sinema Emek

Emek sineması ile ilgili ne düşünüyorsunuz? 

Bu konuda biz de yazıyoruz. Hatta şimdi Altyazı’da da var Fırat’la beraber bizim yazdığımız bir yazı. Gerçekten şaşırıyorum ben bu duruma. Nasıl olduğuna şaşırıyorum, neden olduğuna şaşırıyorum. İnsanların bütün yanlış bilgilendirmesine, durumu ve olayı bilmemelerine şaşırıyorum. Geçenlerde bir programda iki kadın bu konuyu konuşuyor. Ben evvelki sene orada festivale gittim diyorlar. Bu bir haber kanalı ve bu haber kanalını insanlar seyrediyor, gerçek zannediyor. Oysa bu sinema 2009’dan beri kapalı. Sonra başka birisi çıkıyor diyor ki, neden sinemacılar dördüncü kata çıkacağız diye itiraz ediyorlar. Ya gerçekten inanamıyorum, gülüyorum. Ama acıklı, durum çok acıklı. Bu tip bir bakış açısıyla bir yere varamayız. Bütün dünyada örnekleri var bunun. Bir film merkezi yok. Film müzemiz yok, hiçbir şeyimiz yok yani ve elimizde kalan tek sinema Emek sineması. Elbette Beyoğlu sinemamız var, Atlas sinemamız var. Ama Emek’in olduğu bina tarihi bir bina. İnanamıyorum gerçekten. Dördüncü kata taşınacak demek komik. Bununla ancak çocuk kandırabilirsin, dördüncü kata aynı şekilde taşınacak diye. Yapılacak artık ne kaldı onu da bilmiyorum. Zaten yapılan eylemleri görüyorsunuz.

Yiyoruz gazı.

Yiyelim ama bir yere varamıyoruz. Karşımızda bir muhatap yok. Kiminle konuşacağız bilmiyorum, biz yine de bu konuda mücadele etmeye devam edeceğiz. Son ana kadar elimizden ne geliyorsa yapacağız. Çünkü bu bizim görevimiz. Oraya gelmeyen insanlar var, o eylemlerle ilgilenmeyen insanlar var. Sen oraya gelmiyorsan ben artık seninle ilgilenmiyorum. Ben 35 yaşındayım, biz istiyoruz ki bizim hayatımızdan bir şeyler sonraya kalsın. Burası film merkezi olsun, bir tane Sinematek’imiz olsun. Çok ayıp bir şey bu. Türkiye için bir ayıp bence. Bunun için çabalıyoruz. Orası benim olmayacağına göre hepimizin kullanacağı bir yer olsun istiyoruz. Şimdiye kadar başaramadık. 

Sinema siteleri ve blogları ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Sinema yapan herkes için kendisi ya da filmleri üzerine yazılan yazılar çok önemlidir. Bu yadsınmaz bir şey. Kim okumuyorum derse desin filmleriyle ilgili eleştirileri yalan söyler. Tabii ki hepsini okuyoruz. Çok önemsediğimiz insanlar da var, fikrine değer verdiğimiz. Hatta yani ben bazılarına önden filmleri de seyrettiriyorum. Biz Mert’le öyleyizdir. Bazıları film çıkana kadar onu saklar ya. Biz biter bitmez, sen de gel seyret fikrini söyle sen de bir bak deriz. Benim için önemli filmin üzerine yazılan yazılar ama iyi film eleştirmenlerinin çoğalmasında büyük fayda var. Çünkü bizim için faydalı bir şey. İyi yazıyı ben tabi ki okuyorum. Benim filmimle ilgili olması falan önemli değil yani.

Bir yandan da bilgi kirliliği de oluşturuyor belki ama dediğiniz gibi medya o kadar bağımlı hale geldi ki, bağımsızlık  açısından bloglar çok değerli.

Bence de öyle. Beğenmediklerimiz de olacaktır ama onlar da elenir. Ayrıca göz ardı etmememiz gereken her yazının okuyucusunun farklı olduğu. İyi olan zaten ayırt edilir. O yüzden bence sorun yok. Herkes her şeyi yapacak. İnternet biraz ona imkan veriyor, malum. İyi mi kötü mü bilmiyorum. İyi herhalde.

Teşekkür ederiz, çok güzel bir sohbet oldu. Biz çok keyif aldık.

Rica ederim, ne demek. Ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi