18. Altın Koza ödüllerinde ilk filmi Eylül’le En İyi Kurgu ve En İyi Yönetmen ödüllerinin sahibi Cemil Ağacıkoğlu’yla geçtiğimiz günlerde, ikinci filmi Özür Dilerim hakkında keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Cemil Bey’e bizi kırmayıp kabul ettiği ve son derece keyifli sohbeti için tekrar teşekkür ediyoruz.

  • Önce fotoğrafçılık, ardından klipler ve en sonunda sinema. Bu süreçte sizi sinemaya yönelten sebep ne oldu? Fotoğraf ve klipler de kısıtlayan sebepler diyebilir miyiz? 

 Tabii ki bu tatminle alakalı. Sanatın her dalında bir derdiniz varsa ve bunu anlatmak istiyorsanız bu işi yaparsınız. Yoksa yani sinemayla uğraşayım, fotoğraf çekeyim gibi hobi kısmında değilim. Derdimin ne olduğunu fotoğrafa başlamadan önce de biliyordum. Birçok düşünceniz oluyor ama bunu paylaşamıyorsunuz ve bunun için de bir araç kullanmanız gerekiyor. Bu fotoğraf da olabilir, her şey olabilir. Moda fotoğrafını geçiyorum o işin ticari kısmıydı, onunla da geçinmemiz gerekiyordu ama klipleri de sadece çekmiş olmak için çekmedim. Belki çekmiş olduğum kliplerin üç misli kadar reddettiğim, almadığım işler de oldu. Her gelen işi yapmadım. İstediğim işi yaptım, sevdiğim insanlarla çalıştım.

Sinemada ise durum 14-15 sene öncesine dayanıyor. 2003’te başlayıp bıraktığım bir filmim oldu. 2009’da da başlayıp bıraktığım bir filmim oldu. Orada da şunu düşündüm, özgür olmadığım yerde, yapımcının başkası olduğu durumlarda müdahaleler oldu ama ben yapımcılığı üstlenince kendimi daha iyi ifade edebileceğimi düşündüm. Sonrasında da Eylül ile sinemaya başladık. 

  • İlk filmden ödülle dönmek her yönetmene nasip olmayacak bir durumdur. Eylül’le Altın Kozada En iyi Yönetmen Ödülünü kazandınız. Bütün yönetmenlerin hayalidir sanıyorum ilk filmden ödül almak.

Bu biraz da şunla alakalı, bir şeyi çok dert ettiğiniz zaman işin egosantrik tarafını çok görmüyorsunuz. Dert ettiğiniz işe ve anlatmak istediğinize çok inanıyorsunuz. Bunu yürekten yaptığınızda aslında çok da fazla bir şey yapmamış gibi oluyorsunuz. Yani yaptığınız işe inanmakla alakalı. 

  • Bu noktada Eylül’den sonra Özür Dilerim ortaya çıktı. 

Özür dilerim Eylül’den önceydi aslında. Çok korktum bu projeye başlamaktan. Bıçak sırtı bir konu ve her yere kayabilir. Günümüzde film veya karakter üzerinden ajitasyon, insanların duygularıyla oynama gibi durumlarla karşılaşıyoruz. Bundan prim yapıp o duyguyu sonuna kadar kullanmak seyircinin duygularıyla oynamak gibi geliyor bana. Yazdım vazgeçtim, düşündüm, inandım yapacağım dedim korktum… Çünkü neden yaptığımı ve yapmak istediğimi de çok iyi bilmiyordum. Her film için geçerlidir inanırsınız ve işe koyulursunuz. 

Bu kardeşlerimizle çalışırken hep benim korkum şu oldu acaba yanlış bir yere kayar mıyım, izleyenler bundan başka anlam çıkarır mı diye çok düşündüm. Hatta başladım bir haftalık çekime montaj yaptım, izledim hani var mı benden kaçan bir nokta diye. Aslında ilk başladığınız gün görüyorsunuz yapmak istediğiniz şeyi yapıyorsunuz öyle bir durum yok ajitasyon yapmıyorsunuz, biliyorsunuz ama geriye çekilip uzaktan da bakmak gerekiyor. Çekim sırasında da ilk 1 hafta için önceden herkesle bu şekilde anlaştım. 1 hafta çekim yaparız başlarız ama ben mutsuzsam projeyi bırakırım. Kültür bakanlığına da parasını iade ederiz şeklinde konuştuk ama sonuç öyle olmadı. Hatta film hakkında yazıları da okudum. İnsanlar tam tersini istiyormuş. Daha çok köpürtmemi istemişler. 

  • Özür Dilerim’in hikayesi nasıl ortaya çıktı? Sonuçta çok bilinen bir konu değil, insanların görmezden geldiği bir konu. Bir yaşanmışlık olmadan bu filmin ortaya çıkmayacağını düşünüyorum. 

 6-7 yıl önce İstanbul Zihinsel Engelliler Derneği başkanı Berti Bey benden vakıftaki çocukların portrelerini çekip bir sergi açmak için ricada bulundu. Bende kabul ettim. Önce benim stüdyomda sonra da çok fazla öğrenci olduğu için okulda çekimlere başladık. Çekimde ben onlara gayet normal davrandım. Şakalaştık, poz vermeleri için böyle yapın, şöyle yapın gibi yönlendirmelerde bulundum. Hatta bir tanesi geldi benim kız arkadaşımla fotoğrafımı çeksene dedi. Bende önce kibar olacaksın, çeker misin diye soracaksın sonra bakacağız programımız uyuyor mu dedim. Bu vakıf işi ama sana özel çekim yapacağım para isterim senden diye şaka yaptım. Sonra gitti tekrar geri geldi. Fotoğrafımı çeker misin dedi. Tamam dedim ve gittim fotoğraflarını çektim. Ben orada bir şeyler hissettim.

Bence bu filmin oluşmasındaki en büyük güç benim orada hissettiklerim oldu. 

Aile için çok büyük bir olay bana göre çocuklarının engelli doğması. O kadar yüksek bir beklenti içine giriyorsunuz ama çocuğunuz engelli olarak dünyaya geliyor. O çocuk 5 yaşına gelene kadar kimse bunun böyle olduğuna inanmıyor. Benim başka bir projem vardı kısa film. Onu erteleyip Güven’le beraber İp diye kısa bir film çektim. O dönemde de bu durumdan Güven’e bahsettim. Orada ben bu işi güvenle yapabileceğimi düşündüm ama kendisine birşey söylemedim. Ufak bir hikaye yazdım. Sonra vakfa gittim. Hikayeyi anlattım onlar da çok sevdi. Derslere girmeye başladım tanımak için. Dersler de ne aradığımı bilemiyordum. Zihinsel engelli mi Otizmli mi, şizofren mi, Down sendromlu mu hangisi? En doğrusu bana tüm derslere girmek ve hepsini gözlemlemek gibi geldi. İZEV’le başladım sonra Soguyev’e gitmeye devam ettim. Orada atölyede ve açık havada çalıştık. Aslında çalışmak değil de takılmak şeklindeydi daha çok. Sohbet ediyorduk. Ailelere eğitmenlere sorular soruyordum. Bu şekilde ciddi bir bağlantı oldu aramızda. Ben onları hiç farklı görmedim. Çünkü bana göre onlar melek gibi bir şeydi. Bu kelimeyi de şunun için özellikle kullanıyorum bir Volkan vardı ve Hazal yanlış hatırlamıyorsam. İkisi de çok zeki, bir defa sizi çok iyi anlıyorlar. Hepsi için söylemiyorum çünkü çok çeşitlilik arz ediyorlar. İnanmadım bir tanesinin otizmli olduğuna. Oyun oynattılar eğitmenler. Körebe oynadılar. Gözlerini bağlayınca çocukların hepsi çıldırdı. Orada karakterleri çok daha iyi ayırdım. Daha sonra evlere gitmeye başladım. Ev ortamı nasıl aile nasıl, nasıl davranıyorlar bilmek istiyordum. Çünkü artık çocuklardan ziyade aile benim için daha önemliydi. Kendime göre psikiyatrla konuştuktan sonra karakter ne olabilir ne olamazı kavramıştım. Sonrasında evlere girince orada çok şahit oldum ki asıl dram ailede, anne ve baba da. Baba daha toparlamaya çalışıyor, anne perişan. Sonra başka bir aileyle ve çocuklarıyla dışarıda buluştuk. Bir yerlere gittik bir şeyler yedik. Sokaktaki ortam daha farklı çünkü ev kadar steril değil. Burada da yine anneleri gözlemeye devam ettim. Annelerinin birbiriyle ilişkilerini gözlemledim. İstemdışı da olsa ailelerin çevreleri tarafından reddedildiğini görüyorsunuz. Çok fazla içli dışlı olamıyorlar. Cünkü o eve gelen misafir karşılaşmak istemiyor. Filmde de bunu görüyoruz. Evlerde ve dışarıda gördüklerimle beraber bir aileyle tanıştım. Fatma hanım’ın ailesi. Oğlu Mahmut 35 yaşındaydı. Mahmut’u görünce karakterimize karar verdik. Anne Fatma hanım, babaları vefat etmiş 3 çocukla yaşıyorlar. İkisi engelli biri normal doğmuş. Anne en büyük yükü çeken kişi. Çünkü yardım almıyor. Sosyal hayatın içindeki bütün sorumluluklar anneye kalıyor. Çünkü anne dünyaya getirdi onu. Kardeş ve baba kendi hayatını kurmakla meşgul. Aynı filmde bizim karakterimizde olduğu gibi baba dışarıyla bağlantı kurmaya çalışıyor. Aslında babayı da çok ayrıştırmak istemiyorum çünkü Türk toplumunda da bu böyle. Baba çalışır, eve ekmek getirir, anne evin içindeki olayların sorumlusudur.

cemil2

  • Selim karakterinin yaşını neye göre belirlediniz? Mahmut’tan dolayı mı yoksa daha küçük bir çocuk olsaydı bahsettiğiniz gibi ajitasyona daha açık olacağı için mi?

Öncelikle yola Güven’le çıktık. Bu demek değil ki Güven’le bu işi yapmak zorundaydım. Her işte her projede muhakkak kendime farklı skalalar açarım a,b,c,d şeklinde. Bu mu olmalı bu mu diye. Çünkü bunu her işte yapmak zorundasınız. Alternatifiniz olmalı. Burada 10-15 yaşında olsaydı anne ve babanın sıkıntıları bu kadar daha dert haline gelmezdi. Mahmut 100 kilo neredeyse ama annesi ona bez bağlıyor. Bu muazzam bir şey anne bunu nasıl yapabilir? Ve çocuk ailede konu mankeni gibi görülüyor. Tam olarak anlatmak istediğim şey buydu. Ben Mahmut’la çalışırken hiç kımıldamıyordu. Yemeği yiyor oturuyordu. Ben de merak ediyordum acaba beni anlıyor mu diye. Birgün şöyle bir şey oldu. Mahmut’un kız kardeşi Şengül var o da engelli ama Mahmut kadar değil. Çay getiriyor, servis yapıyor daha anlayabiliyordu. Ona dedim ki Şengül bana dolaptan bir kola getirir misin? Şimdi Mahmut’tan istemiyorum o zaten beni anlayamaz getiremez sen getir diye. Şengül getirmek için kalkınca Mahmut da fırladı. Yolda elinden kolayı aldı getirdi bana verdi. Bu beni aslında daha da üzdü. Çünkü birçok şeyi ifade etmek istiyor ama edemiyor. Biz öyle zannediyoruz. Beyindeki ufak bir damar tıkanıklığı fonksiyonların yanlış yere basmasına neden oluyor.

Hiçbir canlının tesadüfen yaratılmadığını düşünüyorum.

Mahmut’un da aynı şekilde olması gereken bir görevi bir katkısı olduğunu düşünüyorum. 

  • Bu konuda aslında toplumsal bilinç oldukça zayıf. Bu anlamda filmin bir kamu spotu misyonu yüklendiğini düşünüyor musunuz? Ya da insanlar arasında böyle algılanmasından korkuyor musunuz? 

Ben bu niyetle yapmadığımı söyleyebilirim. Daha önce kamu spotu çektim İZEV, TOÇEV için. Bence her filmin hayatla alakalı öğretici bir tarafı olabilir. Bizim filmin de bu anlamda bir öğretici tarafı olabilir. 

  • Eylül ve Özür Dilerim’in senaryoları size ait. Peki, bir gün önünüze başkasından bir senaryo gelse, çeker misiniz?

Ben bu şekilde çok iş geri çevirdim. Yapamam. Ben kendimden çok etkileniyorum.

Derdim var ve bu derdimi anlatmak için bu yola başvuruyorum.

Belki de bir daha hiç film çekmeyeceğim belki de bundan sonra resme yöneleceğim. Bilmiyorum. 

  • Çekimler esnasında senaryoda değişiklik yapıyor musunuz? 

%90 oranında sadık kalıyorum, çünkü öncesinde çok değiştiriyorum. Belki de bundan dolayı değişiklik yapmam. Bir de 3-4 tane birden öykü yazıyorum. O öyküleri zaman içerisinde bugünkü ruh halime göre hangisinde olmak istiyorsam ona göre proje ilerliyor. Birini seçip ilerlediğinizde aslında diğerlerini de bir şekilde besliyorsunuz. Sıradaki projeme Eylül-Ekim gibi başlayacağız ama 2-3 yıl önce yazmıştım. Bu süreçte o da bir kenarda kendi kendine demlendi aslında. Araştırmayı çok seviyorum. Aklıma gelenden çok birebir o kişilerle görüşüyorum. Örneğin işin tıbbi ya da psikolojik bir yönü varsa mutlaka danışmanlarla ve ilgili kişiyle görüşüyorum, çalışıyorum. Bir de şöyle bir durum olur ki aldığım şeylerin hiç birini kullanmam genelde, ama ne olduğunu bilmek isterim. 

  • Eylül’de akış daha “real time” ilerlerken, Özür Dilerim’de daha rahat akan bir film izledik. Bunun sebebi konudan dolayı mı yoksa bir tercih miydi?

Tercih değil.

Sahnelerinizi gerçek zamanlı çekmeye çalışıyorsanız, Türkiye’de 2-3 yönetmen var hemen bunlara bir yanaştırma yapılıyor.

Bu bana ters gelmiyor ama böyle bir şey olamaz. Bir kere ben fotoğrafçıyım ama iki işimde de hiç fotoğraf göstermedim. Fotoğraftan yola çıkmadım ama belki üçüncüde bunu yapabilirim. Fotoğraf çektim sergi açtım, bir kere daha bunu yapıp sinemada da göstermenin anlamı yok. Bu hikayede iş böyleydi ve şartlar bunu gerektiriyordu. Yine durağan kareler vardı ama olması gerektiği kadardı. Zaten hareketli yerde de çok durağan olamazsınız. Bu yüzden tercihle alakalı değil daha çok işin gereği, hikayenin gereği diyebilirim. 

  • Özür Dilerim 32. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı. Ama filme baktığımız da odak noktasının daha çok Güven Kıraç olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda bu ödül sizin için sürpriz oldu mu yoksa ikisini de mi bekliyordunuz? 

Açık konuşmak gerekirse ben ikisini de bekliyordum. Ödüllerle alakalı fikrim, olursa güzel ama olmazsa da çok sorun değil. Tabii ki festivallerde olmak güzel, özellikle paylaşmak adına çok önemli. Bizim filmlerimizin fazla izlenme şansı yok. Dolayısıyla festivallerde daha çok ortaya çıkıyoruz. Güven’in performansını çok sevdim. Bu festivalde böyle olmuş olabilir, ödül göreceli bir şey çünkü. En İyi Kadını da almasaydık yine benim için en iyi kadın oyuncu Sema Poyraz olurdu. 

fotoğraf

  • Karakterlerin geçmişi hakkında çok fazla bilgi verilmese de, altlarının iyi doldurulmuş olduğu hissediliyor. Bunu daha farklı olarak flashback ya da daha açık bir şekilde vermeyi düşünmediniz mi? 

Bir insanın oturuşu kalkışı konuşması aslında onunla ilgili çok ipucu verir. Bankacı olsun asker olsun neticede insan. Ben bunlara takılmam hiç, flashback de hiç sevmem. Dış sesi sevmem. Bana göre sahne çözmeli, sahnenin çözemediği yerde diyalog başlamalı, diyaloğun yetmediği yerde yazan yöneten düşünmeli ne yapabilirim diye. Diyalogla çözebilirsin yada daha çok bilgi verebilirsin ama bence seyirci daha karakterin duruşunu, konuşmasını hissetmeli. Oradan karakteri çözmeli.

  • Daha önce derslere Güven Kıraç’la gittiğinizi de söylemiştiniz. Birlikte gözlemler yaptığınızı belirttiniz. Peki çekimler sırasında Güven beye yönlendirmeleriniz oldu mu yoksa bu anlamda kendisini sınırlamamayı mı tercih ettiniz?

Bir yönetmen her sahnesine 10-15 tekrar yapabilir. Çok daha fazla da olabilir. Çok ileri de gidebilir. Ben çekimlerde Güven’i ayrı, anneyi ayrı, kardeşi ayrı düşünmedim. Hepsini bir olarak değerlendirdim. Her oyuncunun olabilir. Bazen tek seferde alırsınız bazen 15. de bile alamazsınız. Örneğin, yataktan kalktığı bir sahne vardı, bacağının kırılması gerekiyordu, o sahneyi atmıştım. 15 gün sonra tekrar ekledim. sonuçta insan yataktan o şekilde de inebilir dedim. Ben yürüyüşlerden sahne atarım, bırakın diyaloğu yanlış yürüdü diye 2-3 dakikalık blok attım bu filmde. Her saniyesinde müdahale var yani. 

  • Eylül çok az kopyayla vizyona girdi.

Bu da aynı şekilde 10-11 kopyayla vizyona girecek.

  • Peki, bu filmden sonra daha gişe odaklı birşey yapıp daha çok izleyici ulaştıktan sonra kendi yapmak istediğim şeyi yeniden yaparım gibi bir düşünceniz olacak mı? 

Öyle olsaydı Eylül yerine bununla başlardım. 15 yıldır çektiğim fotoğraflarda da hep aynı tarzımla devam etmişimdir. Bir de şimdi böyle bir film yapayım diyemiyorsun. Yapamam, çünkü beceremem. Yapanlara da saygı duyuyorum. Vizyon filmlerini farklı görmüyorum o da sektörün bir parçası. Olmak zorunda olan işler. Herkes kendine hangi sinemayı daha yakın görüyorsa o tarz işlere yöneliyor. 

  • Filmin vizyon tarihi belli mi? 

Ekim, Kasım gibi düşünüyoruz. Şuanda festivallerin hepsine katılıyoruz. İstanbul Film Festivali’nin bizim için güzel bir yanı oldu. Hamburg, Roma, Brüksel ve Sofya Film Festivallerinden davet aldık. Hepsinde yer alacağız. 

Teşekkürler… 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi