“Toprağın Çocukları” filminin fragmanı, bizi ilk gördüğümüz anda heyecanlandırdı. Konusu, oyuncuları bu merakı daha da katladı. VizyonHabercisi’nde de yazarak bu heyecanımızı belirtmiştik. Fakat bununla yetinmedik ve Filmloverss ekibi olarak filmin yönetmeni Ali Adnan Özgür’le iletişime geçtik. Sağ olsun bizleri kırmadı, filme, Türk ve Dünya sinemasına, hayata ve hatta siyasete dair her şeyi konuştuk. 2 saat süren keyifli bir sohbetten çıkan 19 sayfanın özetini sizlerle paylaşıyoruz. Biz Ali Adnan Özgür’ü çok sevdik, umarız sizler de bu röportajdan en az bizim kadar keyif alarak okur, bizimle aynı duyguları paylaşırsınız.



Öncelikle bunca yoğunluk arasında bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Bundan bir ay önce olsaydı konuşamazdım sizlerle. Biz seviyoruz genç adamları ben de genç adamım. Alttan gelecek hevesli insanları seviyoruz . Şimdiden size yatırım yaparsak sizinle dost oluruz. Ama düşman olursak eğer 20 sene sonra çekeceğim filmi kötü eleştirirsiniz (gülüyoruz). Sizinle röportaj yapmak gazeteye röportaj vermekten daha keyifli. Gazeteler daha gergin. Onlar başka şeyler soruyorlar. 
  [one_half last=”no”][/one_half]
Reklam sektöründe çalıştığınızı biliyoruz. Sonra diziler ve filmlerde adınızı duyduk.
“Yanık Koza” benim ilk işimdi. Ezel Akay, Kadir Has’ta benim hocamdı onun yanına gittim ve ondan sonra hep onunla çalıştım. 1.5 seneye kadar onunlaydım. Sonra ben film çekeceğim dedim. O çekme yapımcılık yap dedi. Ben çekeceğim dedim ve çektim.


“Birkaç oyuncuya 1-2 bin lira para verdim o da adettendir.”
Köy enstitüsü müydü yapmak istediğiniz? Hayaliniz?
Ben hep köy enstitüsü ile ilgili bir şey yapmak istiyordum, dedem de köy enstitüsü mezunu ama ilk filmim köy enstitüsü olacak diye bir şey yoktu. 1937 de başlayıp 1950’de biten bir serüven. Film çekmek için zor bir dönem. Mesela 1920’li yıllar ile ilgili film çekmek daha kolay, çünkü Kurtuluş Savaşı kostümü her yerde var. Gidip ucuza kiralayabilirsin istediğin kadar. Fakat köy enstitüsü ile ilgili bir şey yapacaksan ona göre özel kostüm diktirmek zorundasın. Var olan binalar yıkılmış ya da restore edilmiş. Ben küçük bütçeyle dönem filmi çekilebileceğini herkese gösterdim. Komik şeyler de oldu tabii. Mesela bir silah sahnemiz var. Bana bir tüfek getirdiler. 1800 yılına ait, sonra bir tane daha getirdiler o da 1970’lere ait. Şu an kullanılan G3’ler. Yani çok zor bir dönem 1950’ler.  Hem kostümcüsü için, hem sanat danışmanı için. Her şeyin sıfırdan yapılması lazım. Bizim kostüm tasarımcımız 300’e yakın yeni kostüm diktirdi. Ve biz hep küçük bütçeli film olmamızla övündük.
  
Ne kadar bütçesi?
100-120 bin lira civarında. Filmin asıl bütçesi 1.5 milyon dolar civarında ama ben şöyle bir şey yaptım. Bir kısım hisseyi sese verdim. Ses başlı başına 100 bin dolarlık bir kalem. Bir kısmını kameraya verdim. Zaten sektörel bağlantılarım olduğu için ışığı bedavaya getirdik. Bunlara para harcasaydım eğer 1.5 milyon dolara yakın para harcardım. Ayrıca oyuncular da hiç para almadı.
    [one_half last=”no”][/one_half]
Hiçbir oyuncuya para vermediniz mi gerçekten?
Yok, sadece birkaç oyuncuya 1-2 bin lira para verdim, o da adettendir.
    [one_half last=”no”][/one_half]
Peki bu kadar zorluktan sonra yapılanlar içinize sindi mi?
Çok iyi adamlar ile çalıştım. Kostüm sorumlumuz İnci (Kangal) Amerika’da kostüm üzerine 3 yıl master yapmış. Çok uğraştı. En ufak detaylara kadar özenle hazırlandı. Zaten elinizde fotoğraflar var. Onların dışına çıkamazsınız. Bana ait bir şey ya film, kendimizi övmek bizim aldığımız öğretmen kültürüne uymuyor. Sen kendini övme başkası seni övsün. Ama ne yapayım kostümler güzel oldu. Çok beğendim yapılan işleri. Örneğin Atilla (Çelik), sanat yönetmeni. 6 tane binayı tek başına restore etti. Ekip arkadaşlarımız bütün müzeleri gezdi, tek tek bıçak, çatal, tabak fotoğraflarını çekip özel izinlerle aldılar. Bir çingene kampı yapıldı. Sadece o bile büyük işti ve onun gibi bayağı büyük dekorlar yapıldı. 10 milyon dolarım olsa başka bir şey yapardım kesin ama Toprağın Çocukları, Türkiye’deki dekorlu filmler içerisinde muhtemelen dekor ödülü alabilecek bir film oldu.
                [one_half last=”no”][/one_half]
[one_half last=”no”][/one_half]
Yani bu bütçeyle de bu iş yapılıyormuş?
Yapılmaz normalde de ben yaptım. Tavsiye etmem ben çok yoruldum. Beş parasızken film çektim ben. Ankara’ya giderken 100 TL paramız vardı. Çaresizdik. Çocuklar soğuk suyla duş aldılar ama hiçbiri sesini çıkarmadı. 10 gün sonra sıcak su sorunu ancak halledilebildi. Ama orada ‘ben bu filmi çekeceğim’ dedim ve çektim. TACETTİN ABİ DİYE BİR ADAM VAR BUNU MUTLAKA AMA MUTLAKA YAZIN. BENİM İÇİN TEŞEKKÜR EDİN! Okulda odacı. ‘Siz merak etmeyin ne olursa olsun bu filmi çekeceksiniz’ dedi. ‘Şimdi kalkın oturduğunuz yerden ve çabalamaya başlayın’ dedi. Telefon etti çimento, kireç buldu. “Gerekirse ben tek başıma burayı boyarım da. Siz oturun ama arada bir bana sadece yükleri kaldırmaya yardım edecek adam bulun yeter” dedi. Biz bu adam gibi adamlarla filmi çektik. Onun dışındaki herkes erteleyelim dedi. Biz Tacettin abi sayesinde bu filmi çektik. Okulda çekim yapmamız için bize izin vermediler. Nermin Hanım diye bir kadın bize kefil oldu. Üstelik bizi hiç tanımadan.

Oyuncuların hepsinin özveriyle çalıştıkları belli…

Başka oyuncuların nasıl çalıştıklarını bilirim. Oyuncu şehir dışına çıktığı zaman, sahnesi olmadığında sette kalmaz, döner.  Bizde bütün oyuncular orada kaldılar. Erkan ağabey 10 gün öncesinde geldi ve set bittikten bir gün sonra döndü. Erkan Can tek başına dahi bir adam. Genç bir adam film çekecek ise mutlaka büyük bir adam yakalasın. Gerisi geliyor. Mesela Erkan ağabey varsa herkes geliyor. Tabii ki bizi de istemeyen oyuncu oldu.  Ben o rolü beğenmedim diyenler oldu. Önce anlaştığımız sonra vazgeçenler oldu. Bizde oyuncular hep belliydi. Türkü’nün oynayacağını aylar öncesinden biliyorduk. Sadece iki rol son dakikada belli oldu. Bir tanesi Suzan Kardeş ki muhteşem oynadı. Çok iyi oynadı. Çok enerji veren bir isim.

“Köy Enstitüsü, köy çocuğunun okuması meselesi.”
Biraz Köy Enstitülerinden bahsedelim. Köy enstitülerini sizden dinlemek isteriz.

Tam 2 sene araştırma yaptım. Benim kendi aile bağlarımın, dedemden öğrendiklerimin dışında yaklaşık 15.000 sayfa okudum. 15.000 sayfa ben okuduysam asistanlar o 15.000 sayfayı getirmek için daha da fazla okumuştur. Köy Enstitüsü, köy çocuğunun okuması meselesi. Ben size saatlerce anlatabilirim. Köy çocuğunun keman çalmasını. Moliere öğrenmesini. Kızla erkeğin birlikte oturabileceğini öğrenmesini anlatırım size, ama temel anlayış köy çocuğunun okutulması. O zamanlar 17.000’e yakın çocuk okutan bir eğitim sistemi köy enstitüleri ve muhteşem bir sistem. Sonradan da bir sürü saçma sapan bahaneler ile kapatılmış. Biz keşke kapatılmasaydıyı anlatmıyoruz ya da köy enstitüleri böyle bir şeydi diye anlatmıyoruz. Köy enstitüsü çevresinde geçen bir hikayeyi anlatıyoruz. Zaten aksi belgesel olur. Tarık  Akan bir belgesel çekti. Can Dündar’ın da enfes bir belgeseli var. Açıp izlesinler. Film çektik biz. Film ve belgeseli ayırmaları gerekiyor insanların. “Veda” bir filmdi “Mustafa” belgesel. Hala “Mustafa” filmdi diyor insanlar. Belgeseldi o. “Devrim Arabaları” gibi bir şey yapmadık biz. Kurmaca bir film çektik. Bir kısım bundan memnun olmayacaktır.


Filmde köy enstitüsünde geçen bir hikaye anlatıyorsunuz? Bu bir aşk hikayesi mi? Ne anlatılıyor filmde?
Aslında tam aşk denemez. Bir çingene kampı var. O zamanlar böyle ayrımcılık yok.  Kürt, Laz, Çerkez diye ayırmıyor, büyük düşmanlıklar yapmıyorduk. Düşmanlık yapmak için bir azınlık lazımdı ki insanlar da çingenelere saldırıyordu. Onların sıtma yaydığını düşünen bir grup onları öldürüyor. Bir iki tanesi kamptan kaçıyor. Tesadüfen köy enstitüsünden bir çocuk onları kurtarıp enstitüde saklıyor. Çingene kız da onu kahraman olarak görüyor. Böyle bir hikaye anlatıyoruz.

“Bir tek cümleye bile film çekebiliriz. Amerikanlar bunu yapmıyor mu?”
O zaman filmi izleyen seyirci her ne kadar aşk hikayesi ya da benzer konuları görse de aslında insanlar bilmedikleri bir gerçekle karşılaşacaklar. O da köy enstitüleri.
Hem de hiç bilmedikleri bir gerçekle karşılaşacaklar. Herkesin köy enstitüleri ile ilgili ufak da olsa bir kulak dolgunluğu var. Ama Köy enstitülerini kimse bilmiyor. Biraz da içine kapalı bir yapı. Aynı köyde iki çocuk var. Bir tanesi çobanlık yaparken diğer çocuk piyano çalıyor. Bu gerçek. Öbür çocuk eşek peşinde koşarken diğeri Almanca öğreniyor, okul yapıyor. Yaptığı okulda kalıyor ve okula neden ihtiyacı olduğunu biliyor.
Vizyon Habercisi’nde “Toprağın Çocukları”nı yazdık. Köy enstitülerinin filminin yapılması bizim çok hoşumuza gitti. “Devrim Arabaları”na da bayılmıştık? Filmden önce “Devrim Arabaları” ile ilgili sadece tek bir cümle bilinirdi. “Garp aklıyla araba yaptık ama şark aklıyla benzin koymayı unuttuk.”

Devrim arabalarına ben bayıldım. Bizim yakın tarihimize dair böyle filmler yapılması beni dehşet mutlu ediyor. Benzin koymamamızla hep dalga geçerdik. Ancak işin aslı bilinmezdi. Şimdi bunları sinemada izleyen 200.000 kişi biliyor. Bu bize yeter.  Ben çok istiyorum böyle filmler çekilsin. Yakın tarihimizin muhteşem hikayeleri var. Bir tek cümleye bile film çekebiliriz. Amerikanlar bunu yapmıyor mu?
İzlediğiniz en iyi film hangisi?

Bu sorunun cevabını kendime soruyorum zaten, arkadaşlarımla da konuşuyoruz ama bunun bir cevabı yok. Türk filmleri arasında “Ağır Roman” ile “Karagöz ve Hacivat” filmlerini söyleyebilirim. Matrix ilk filmini çok severim.
“Soysuzlar Çetesi” de dünya tarihinde çekilmiş en iyi filmlerden biridir. Ona saygı duyarım. Tim Burton gibi bir yönetmen Türkiye’de yoktur.Onun kafasında belki bir Ezel Akay vardır. Benim ustamdır. Onun filmi “Karagöz Hacivat” o seviyede. Türkiye’de iyi filmler çekilmiyorgenelde.
“Türkiye’de gelmiş geçmiş çok iyi oyuncu sayısı 25’i geçmez.”

Peki ya Türk filmlerinin arka planda kalmasının bütçeleriyle ilgisi var mı?
Hayır yok. “Arog” diye bir film var. Dinozor sahneleri kusursuz. Ben izledim. Hatta kötü adam olarak izledim çünkü bir şeyler bulmak istedim. Kıskanıyoruz sonuçta. İnsan kıskanır. Hatayı bulmak ister. Ama yok! İstenirse yapılıyor. Hollywood’da ne varsa aynıları kullanılıyor. Kameralar aynı. 600.000-700.000 dolarlık alet Ortadoğu’da sadece bir tane var ve o bizde. Ama at değil önemli olan jokey. Bizim teknik ekibimiz zayıf. Türkiye’de gelmiş geçmiş çok iyi oyuncu sayısı 25’i geçmez.
Çok iddialı olmadı mı?
Az önce söylediğimiz o en iyi denilen filmleri düşünün bu filmlere koyacağımız oyuncu sayısı 25’i geçmez.
Tiyatro oyuncusu ile sinema oyuncusu arasında dünyalar kadar fark var. Gemiyle otobüs kadar fark var. Asla aynı görmemek lazım. Sinema oyunculuğu başka bir iş. Bunu kavrarsak Hollywood oluruz.
Çalışmaktan zevk aldığınız oyuncular var mı?

Kesin. Erkan ağabeyle ölene kadar çalışmak isterim. Türkü ve Ufuk ile de aynı şekilde.
Ufuk’un oyunculuğu için başta kaygılıydım. Ramiz dayının gençliğini oynamıştı, ondan önce “Kader” filminde oynadı ve ben kaygılandım. Çünkü birinde bir serseriyi birinde mafya babasını canlandırdı Bizde ise köy enstitüsünden bir öğrenciyi. Üstelik başrol olarak. Düzgün bir öğrenci olması lazım. Ancak öyle güzel kalktı ki bu işin altından bir sahnede Türkü’ye seni seviyorum diyor ben kameranın arkasından bana söylüyor sanıyorum.


Film festivaller sebebiyle ertelendi diye duyduk. Yeni gösterim tarihi belli mi?
5 ekim veya 12 ekim. Önce Altın Koza’ya gireceğiz.
Tanıtım çalışması yaptınız mı? Çünkü insanlar köy enstitülerinin ne olduğunu bilseler bu filme yoğun ilgi gösterirler Ne olduğunu bilmek görmek isterler?

Açıkçası bilinçli olarak yapmadık. Ama filmimize beklemediğim kadar yoğun bir ilgi var. NTV ve Yekta Kopan sanki anlaşmışız gibi bizim haberimizi sürekli yaptı. Gördüğüm zaman bir sarılıp öpeceğim. (gülüyoruz)




“Ufuk benden çay parası almıyor dedim, Ufuk Bayraktar film yapımcısı oldu diye haber yaptılar.”

Bir de Filmin çalındığı haberleri var.Tamamen reklam amaçlı olduğu konuşuldu, yazıldı? Bunun aslı nedir?

Konu duyulunca arkadaşlarım bile bana küfür etti, Reklam için çaldırdığımı söylediler. Ben kendim neden çalayım. Arabanın camını kırıp çalmışlar ama ben çaldırmadım. Zaten bu filmin reklamı böyle yapılmaz. Ben yaptırmak istesem böyle yapmam. Her sokakta bir kızla yakalanır çapkın olarak adımı çıkartırım. Çalınan yerin önündeki apartmanın önünde bir köşe yazarı oturuyormuş. Haberi ilk o yaptı. Keşke ben yaptırmış olsaydım da geri getirseler bilgisayarımı. Çok özenerek almıştım. Ayrıca çok düşük çözünürlükte de olsa film vardı içinde. Çalan gerçekten bir korsan olsaydı bunu şu an bilmemneizle.com’a koymuş olurdu ve ben vizyona giremezdim. Nasıl böyle bir salaklık organize ederim? Bence bunu düşünenler salak.  O kadar art niyetliler ki herkesi kendileri gibi sanıyorlar.

İşin bu tarafını hiç bilmiyordum. Hakkımızda atları öldürdüler diye haber çıktı. Atın sahipleri sabah getirdi atları akşam götürdü. Haber yalan. Yerel gazeteci haber başına 50 lira para aldığı için böyle bir şey yapmış. Ben de gittim atın sahibini aradım, o da atların sağlam olduğunu söyledi. Sonra gittik atlarla resim falan çektirdik ölmedi diye.
Bir gün gazetecilerin önünde “Ufuk benden çay parası almıyor, o kadar bedava çay içiyoruz ki adam filmin yapımcısı oldu” diye bir şaka yaptım. Adamlar Ufuk Bayraktar film yapımcısı oldu diye haber yaptılar.

“Bizde festival filmi ve gişe filmi diye bir ayrım var.”
Galalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Son günlerde azalıyor sanki?

Yok galalar kalkmaz ama çok pahalı. Bir alışveriş merkezi Salı günü gala yapmak için 25.000 TL istiyor. Sen gitsen aynı gün, kız arkadaşın için bütün salonları kapatsan 9.000 tutmaz. Ben çok isterim gala yapmayı. Biz bunun için yaşıyoruz. Ben gala yapayım. Siz de gelin ailem de gelsin, filmi izleyelim ve üstüne sohbet edelim. Zaten bizim olayımız bu para da kazanmıyoruz ki bundan.
Peki ya ödül törenleri. Neden ödül törenlerimiz sönük kalıyor. Oscar’dan günlerce bahsedebiliyoruz ancak Altın Portakal izlenmiyor.

Bunda da suçlu Altın Portakal. Şimdi jüri üyesi Ezel Akay, ben de yarışmacıyım. Ödülü tutup bana veriyor. Çirkin bir ödül sistemimiz var. O kadar kötü ödüller veriliyor ki izleyici artık ödüllü film kötü filmdir gözüyle bakıyor. Adam Oscar’ı izliyor. Çünkü film zaten deli gibi izleniyor. Ama bizde festival filmi ve gişe filmi diye bir ayrım var. Ödül alan filmler 20.000 kişi tarafından zor izleniyor. Orada böyle bir şey yok. Var gibi gösteriliyor ama yok. Orada da bağımsız film var ama bağımsız film başka bir şey. Her türlü film ödül alabilir. Mesela “Slumdog Millionaire” ödül aldı ama kötü film diyebilir misiniz?
Komedi filmi çekmeyi düşünüyor musunuz?
Komedi filmi çekemem. Hababam sınıflarına bayılırım. Okuldan kaçtıkları sahneye sürekli gülüyorum. Cem Yılmaz’a bayılıyorum. O ne yapsa izlerim.
Sinemaya ilgi duyanlara tavsiyeniz nedir?
İnsanlara tek tavsiyem evde kuram tartışmayın. Çünkü bizim neslimizin özelliği tartışmak. Çıkın yapın. Sokağa çıkın çekin. Bir kısa film çekin. Tren garına gidin, bir ayrılığı çekin. Ben yapmadım. Bir kısa filmim bile yok ama korkmadan film çektim. Bir şekilde su akar yatağını bulur. 
Blog dünyasıyla aranız nasıl, takip edebiliyor musunuz?

Takip ediyorum dersem yalan olur ama bu röportajdan sonra sizleri takip edeceğim.

En başından belirttiğimiz gibi, biz Ali Adnan Özgür’ü çok sevdik. Aniden değişen hava koşullarıyla saatin farkına vardık ve söyleşimizi sonlandırmak zorunda kaldık. Bu zeki adamdan öğrenecek o kadar çok şey varmış ki zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık. 


Ali Adnan Özgür’e bizimle yaptığı bu keyifli söyleşiden ötürü tekrar teşekkür eder, kendisinin ve filminin hak ettiği başarıya ulaşmasını dileriz.
**filmloverss.blogspot.com özel haberidir, kaynak göstermeden izinsiz kullanılamaz.
                                                                                                              FilmLoverss
                                                                                                            www.filmloverss.com

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi