Film Avukatı: Haksız Yere Olumsuz Eleştirilen 7 iyi Film

Sinema tarihinden örnek verebileceğimiz birçok film vardır; bir filmi izlediğimiz zaman çok beğenmişizdir ancak filmle ilgili gelen eleştirileri okuduğumuzda veya çevremizdekilerin fikirlerini duyduğumuzda, filmin neden böylesine olumsuz eleştirildiğine anlam veremeyiz. Birçok popüler sinema sitesinde filmin puanı günden güne düşerken, bizim filme olan tutkumuz büyür, tekrar tekrar seyretmeye doyamayız. Her girdiğimiz arkadaş ortamında “ama” ile başlayıp, filmin neden değerli olduğunu anlatmaya çalışırız. İşte, tam da bu fikirden yola çıkarak genel olarak olumsuz eleştirilen, ancak bizim çok sevdiğimiz filmleri yazdık.

Köy – The Village

Metascore: 44

Rotten Tomatoes: %43

the-village-filmloverss

Yazar: Serdar Durdu

Night Shyamalan’ın büyük tartışmalara sebep olan filmi ‘Köy’, yönetmenin düşüşe geçmeden önce çektiği son başyapıttı. Seyircisini, 19. Yüzyılda, küçük bir köye ve onların korku dolu yaşantısına ortak eden Shyamalan, yine tüm hikâyeyi akıllardan çıkmayacak bir sürpriz finalle bağlayarak, şok etmesini bilmişti. Ancak Köy, yönetmenin belki de en fazla tartışılan filmi oldu. Tartışmaların odak noktasında da filmin korkutmayı başaramaması, sürprizini erkenden açık etmesi, ütopik bir hal alışı ve ideolojisi yer alıyordu. Köy’ün seyircisini korkutmak gibi bir amacı yok. Öncelikle bunu söyleyelim. Zaten temel sorun filmin klasik bir korku hikâyesi olarak pazarlanması ve aslında Shyamalan’ın korkutmaktan çok korkunun kendisi üzerine bir film çekmiş olmasıydı. Dolayısıyla da Köy’ü korkutmuyor diye eleştirmek çok da mantıklı değil. Sürprizin erkenden açık edilmesi meselesine gelirsek, filmin birbirine bağlı iki sürprizi var. Bunlardan ilki filmin ikinci yarısında çok geçmeden tahmin edilebilir. Ana sürpriz ise olay akışı gereği olması gereken noktada. Evet, sürprizden sonra filmin bir müddet daha devam etmesi etki gücünü biraz kırıyor. Ancak Köy, sürpriziyle birlikte ortaya koyduğu ütopik dünyasıyla değer kazanan bir film. Ütopyasının modern dünyada kurulması mümkün olmasa da, vahşi doğanın ıssız bir köşesinde hayata geçirilebileceğini düşünüyorum. (Modern dünyadan bihaber yaşayan yerli kabileleri unutmayalım.) Sonuç olarak, dönem filmi estetiğini önce korku janrına adapte edip, sonra yerle bir eden ve dramatik hikâyesini korku sinemasından aldığı referanslarla, korku janrı üzerinden anlatmayı deneyen Shyamalan’ın benzersiz bir sinemasal deneyim yaşatması hasebiyle övgülere mazhar olması gerektiğini düşünüyorum.

Ufuk Faciası – Event Horizon 

Metascore: 35

Rotten Tomatoes: %24

event-horizon-filmloverss

Yazar: Batu Anadolu

Kurt Russell, Event Horizon’ı izledikten sonra filmin yönetmeni Paul W.S. Anderson’a şunları söylemiş: “15 yıl sonra yapmış olmaktan gurur duyacağın bir film yapmışsın!” Gerçekten de vizyona girdiği 1997 yılında gişede batan ve eleştirmenlerin el birliğiyle gömdüğü Event Horizon; değil 15, 20 yıl sonra bile hala heyecan verici bir bilimkurgu-korku filmi. Anderson her ne kadar kariyerini Resident Evil serisiyle harcamış olsa da, teknolojiye olan tutkusu ve vizyonu ile filmlerinde fark yaratmayı başaran bir zanaatkar. Filmin zamanla yarış halinde çekilmesine ve kurgulanmasına, ön gösterimde seyircilerin baygınlık geçirmesine ve 30 dakikalık bir bölümün çöpe atılmasına rağmen Event Horizon’ı taze kılan unsurlar; en başta gotik yapım tasarımı ve kanlı canlı efektleri oluyor. Senaryonun girişi Alien’ı, gelişme kısmı The Shining’i ve duygusal arka planı Solaris’i hatırlatsa da film; izleyicisini terörize ediyor, avcunun içine alıyor ve gördüğü her şeyden şüphe duymasını sağlıyor. Sonuç kısmında ise adeta yönetmen değişmişçesine cheesey bir moda girmesine karşın filmin, sizi rahat bırakmayacak imgelere sahip olduğunu söyleyebilirim. “Uzayda çok derinlere gidersen, Tanrı’ya şirk koşar ve cehennemi yaşarsın” temalı alt metnini, Lazarus ve Goliath efsanelerine yaptığı atıfları ve her kadraja sokulmaya çalışılan haç motiflerini bile ucuz ama zararsız bir B-filmi havasında görüp kabullenmek, hatta sevip bir buçuk saatliğine bir muhafazakar mutluluğunda sarıp sarmalamak mümkün. Tabii bu muhafazakar mutluluğu, hemen ardından gelen uzayda kanlı orgy sahnesiyle bir kenara atmaya hazırsanız! Hadi bana inanmıyorsunuz, peki ya Kurt Russell ?

Knight of Cups

Metascore: 53

Rotten Tomatoes: %46

knight-of-cups-bale-filmloverss

Yazar: Gizem Çalışır

Bazı filmler vardır anlaşılmaktan çok hissedilmeyi düstur edinirler. Kelimeler, semboller, göstergeler, sözler, bakışlar bazen kifayetsiz kalır da hiçbir şey anlatamaz ya insana; ama öyle bir enerji salınır ki atmosfere o enerjiyi solursunuz ciğerlerinize, ciğerlerinizin oksijenle dolduğunu hissedersiniz. Sonra aynı oksijen salına salına damarlarınızdan beyin hücrelerinize akmaya başlar; kilit sözcük: Hissetmek. Bunları görmezsiniz asla, duymazsınız da ama hissedersiniz, sezersiniz… Sonra hafifler ruhunuz, öylesine hafifler ki omzunuza yüklenmiş tüm yükler, dertler, sıkıntılar süblimleşmeye başlar. Yerçekimsiz bir ortamda atomlarınıza ayrılıp sonra yeniden bütünleşirsiniz. Bütün her bir parçanın içindedir ve her bir parça da bütünün… Kopuk kopuk hikayeleri, fragmanımsı görüntüleri bir türlü birleşmiyor diye suçlarsınız. Halbuki bütün mesele o kopuklukların içindeki bütünde saklıdır.

Kupa şövalyemiz Rick, zengin, başarılı, zeki ve oldukça yakışıklıdır ama yine de bunlarla yetinmeyi bilmez diye şımarıklık yaptığını düşünürüz. Oysaki Rick tüm bu anlamların ötesine çoktan geçmiştir. Onun için eksik olan ne aşk, ne iş ne de başarıdır. İçinde bulunduğu dünyanın anlamsızlığını çözen Rick kendi oluşunun, bağlarının ve kendi içindeki evrenin peşine düşmüş göçebe bir seyyahtır artık. O yüzden gittiği her yerde, bulunduğu her ortamda huzursuz hisseder kendini, aidiyetsiz, köksüz bir yaşamın arayışındadır yalnızca. Rick kendi benliğini ararken Lubezki’nin kadrajlarında ışığı görürüz. Doğa imgeleri, otobanlar, yollar akan zamanın parçalara ayrılmış ama özünde bir bütün olan fragmanları olarak Rick’in bölünmüş benliğinden ışıklar saçar ve yeniden bir bütün olurlar. Ama kendiyle, evrenle, ışıkla falan derdi olmayan biz pek kırılgan homo economicus’lar için ne bütün olmanın ne de böyle filmleri izlemenin lüzumu yoktur aslında.

Sudaki Kız – Lady in The Water

Metascore: 36

Rotten Tomatoes: %24

lady-in-the-water-filmloverss

Yazar: Utku Ögetürk

Bu yazıda Sudaki Kız’ı savunurken, filmin bir başyapıt olduğunu iddia etmeyeceğim. Ya da M. Night Shyalaman’ın en iyi filmi olduğunu da söylemeyeceğim. “Bu filmi beğenmeyenler anlamamıştır” gibi ahkam kesen cümleler de kurmayacağım… Sadece fazla laf kalabalığı yapmadan, filmin benim için neden değerli olduğunu açıklamaya çalışacağım.

Kimilerine göre Shyamalan’ın; Altıncı His, Ölümsüz ve İşaretler ile süren yükselişi Köy ve Sudaki Kız ile sekteye uğramış, Son Hava Bükücü ve Dünya: Yeni Bir Başlangıç ile ise dibe vurmuştur. Bu cümlenin ikinci bölümüne tamamen katılıyorum, Köy ve Sudaki Kız’a atılan çamura ise kesinlikle katılmıyorum.

Shyamalan’ın, beyazperdenin büyüleyiciliğinden faydalanarak, masal anlatmak üzere yola çıktığı filmi Sudaki Kız, her geçen dakika karanlıklaşan bir atmosfere ve seyirciyi gerçeklikten uzaklaştırarak fanteziye doğru sürükleyen bir hikaye anlatısına sahiptir. Story isimli “sudan gelen” gizemli bir kadın ile, apartman görevlisi Cleveland Heep arasındaki ilişki dışlanan iki bireyin birbirlerine olan bağlılığına dönüşür. İyi ile kötünün – doğru ile yanlışın sık sık yer değiştirdiği, yer yer komik, yer yer ürkütücü bu mistik masalda Shyamalan bizi; hem parçası olmak istediğimiz bir masalın ortasına bırakır hem de çocukluk korkularımızla yüzleştirmeyi hedefler ve bunu başarır.

Eğer ki aranan, Altıncı His misali bir başyapıt görmek ise Sudaki Kız aradığınız film değildir, ancak hayal dünyası son derece geniş olan Shyamalan’ın inandığı düşüncelerin arkasında durarak, denemeye sürekli devam eden yapısının en önemli örneklerindedir. Her şeyden öte, hikayesindeki ufak tefek eksikleri bir kenara bırakacak olursak, Shyamalan’ın böylesine naif bir masalı beyazperdede gerilim yüklü bir görsel şölene dönüştürmesi takdire şayandır. Bu film, hayallerinin peşinde koşan ve naif masallara inanmayı tercih edenlere Shyamalan’ın bir lütfudur.

Dünyalar Savaşı – War of the Worlds

Metascore: 73

Rotten Tomatoes: %74

war-of-the-worlds-filmloverss

Yazar: Ekin Can Göksoy

H.G. Wells’in Dünyalar Savaşı (War of the Worlds) çıktığı günden itibaren en çok okunan kitaplardan biri. Orson Welles’in radyo canlandırması gibi infial yaratıcı uyarlamalara ve daha birçok başka uyarlamayla da farklı mecralarda yer buldu. Fakat, Hollywood’un en ünlü “hikaye anlatıcılarından” Steven Spielberg’ün elinde dönüştüğü şey çoğu kimse tarafından anlaşılmadı ya da yanlış anlaşıldı. Bu filmin vaat ettiği iki türlü okuma var ve bence bu yüzden film Spielberg’ün kesinlikle iyi filmlerinden biri. İlki, çokça eleştiriye de tabi tutulan uzaylıların dünyadaki mikroplara bağışıklıkları olmadığı için ölmesi ile ilgili. Bu bir nevi deus-ex-machina gibi görünse de, bu filmde kolonyalizm anlatısını tersine çeviren bir yaklaşım kazanıyor. Avrupalılar Yeni Dünya’yı keşfettikleri zaman, Amerikan yerlilerinin %90’ı gibi büyük bir kısmı Avrupalıların getirdiği hastalıklardan ölmüştü. Spielberg bir bilimkurgu yönetmeni mi yoksa bir “aile filmleri” yönetmeni mi? Belki, ikisi de. Bu filmde de, “dünyalar savaşının” aslında boşanmanın aileye getirdiği yıkım üzerine olduğunu düşünüyorum. Aslında tüm o uzaylı istilasını, Ferrier ailesinin geçirdiği zorlu bir süreç olarak okumak hem film içinde hem de Spielberg filmografisi içinde düşündüğümüzde mümkün. Spielberg’ün meşhur temalarını tıpkı E.T.’de olduğu gibi bir araya getirebildiği bu katmanlı yapısı, filmi iddia edildiği gibi kötü bir film olmaktan çıkarıp yönetmenin 2000’lerdeki en iyi filmlerinden biri yapıyor.

Love

Metascore: 51

Rotten Tomatoes: %42

love-filmloverss

Yazar: Halil İbrahim Sağlam

Aykırı ve sansasyon yaratan filmler denildiğinde ilk akla gelen yönetmenlerden Gaspar Noe’nin filmleri ne kadar rahatsız edici ve uyuşturucu tribinde filmler olsa da Cannes Film Festivali yarışma seçkisine alınırdı. Irreversible, Enter the Void. Fakat Love’ı yarışma seçkisine almadılar. Çünkü Noe, Trier’in Nymphomaniac’ta yaptığının 30 katını yapmış, sinemanın erotik-porno arasındaki sınırlarını fazlasıyla zorlamış. Ama duygusal porno. Depresif porno. Bir porno filminde ağlanır mı? Noe o son kare ile ağlatıyor arkadaş! Kendi sinemasının tüm bileşenleri bu filmde mevcut. Seul Contre Tous’un dış ses anlatısını almış, Irreversible’ın sondan başa yapısını kurmuş, Enter the Void’in saykodelik atmosferini eklemiş, üstüne de bir tutam sinefillik serpmiş. Sadece aşkın ve seksin sineması değil, aynı zamanda şiiri, müziği, resmi ve dansı da olmuş. Bir Gaspar Noe filmi olma gerekliliklerinin hepsini hakkıyla yerine getirmiş.

Bu güzelim filme hak etmediği neler dediler neler. Noe’nin aykırı filmlerine alışan izleyiciler bile yönetmenin ilk gerçekten kötü filmi olduğunu söylediler. Benim için ise Seul Contre Tous’ta, Irreversible’da, Enter the Void’te olduğu gibi yeni bir Gaspar Noe başyapıtıydı.

Dışlanmışlar – The Outsiders

Metascore: 38

Rotten Tomatoes: %65

the-outsiders-filmloverss

Yazar: Osman Karakülah

Francis Ford Coppola’nın 1983 yılı yapımı The Outsiders filmi bir grup genç erkeğin hayatlarında değerli olan şeyler için kendilerini bir taraf seçmek zorunda hissettikleri bir dünya temsilidir. S. E. Hinton’ın romanından beyazperdeye uyarlanan The Outsiders’ın senaristliğini Kathleen Knutsen Rowell üstlenirken oyuncu kadrosunu C. Thomas Howell, Palph Macchio, Matt Dillon, Patrick Swayze, Rob Lowe, Emilio Estevez, Diane Lane ve Tom Cruise oluşturmaktadır. Greaserler ve Sosyeteler’den oluşan iki genç çete kendi alanlarının ve kurallarının temsil ettikleri değerleri kendi bedenlerinde yaratmak için çetenin tüm ruhunu benimsemişlerdir. Bu iki çete arasındaki çatışmalar ilerledikçe her gencin içinden geçtiği, kendini kendinden üstün olana feda etme filmde kendini yavaş yavaş gösteriyor. Filmin asıl noktası ise Ponyboy ve Johnny’nin dostluklarının yansımasında ortaya çıkıyor. Greaser’ların aralarındaki en küçükler olan Ponyboy ve Johnny aslında henüz bu yaratılmış erkek dünyasında toplumun güç ve ego dayatmasını üstlenmemişlerdir. Onlardan büyük olan çete arkadaşları bunu daha çok benimser ve yansıtırken çetenin daha büyük üyeleri ise artık realite ve gerçek hayatın gerekliliklerini benimsemektedirler. Bu gereksinimler ile de gerçek hayattaki erkek rollerini sorgulayıp, çeteler arası savaştaki egolara eleştirel gözle izleyiciye sunmaktadırlar.

Ponyboy ve Johnny açıkhava sinemasında diğer çetenin erkeklerinin sahiplenip, üstlerinde otorite kurdukları kızlarla yakınlaşmaya başlar. Bu yakınlaşma daha sonra parkta buluşma ile ilerlerken Sosyete çetesinden iki kişi Ponyboy ve Johnny’e saldırmaya başlar. Onlar da karşılık verip kendi eril kimliklerini yaratmaya çabalarken ortaya büyük bir kaos çıkar ve Johnny’i Ponyboy’u kurtarmak isterken çeteler arasında ilk kez gerçekleşen cinayete imza atar. Bu cinayet sonrası film artık bir gençlik temsilinden başka bir noktaya kaymaya başlar be yargılama ile beraber benimseme arasındaki ince çizgide izleyicinin hesaplaşmasına yer verir. Ve özellikle The Outsiders Ponyboy ve Johnny arkadaşlığından yola çıkarak sinemanın unutulmaz ‘bromance’ -iki erkeğin dostluğunun romantik bir ululuğunun olması- hikayesini yansıtmaktadır. Bu bromance ile Ponyboy ve Johnny arasındaki çekim sinema tarihinin gözleri yaşartan bir sonu ile izleyici karşısına çıkıyor ve aslında Coppola bir erkek gözü ile erkek dünyasının tüm kırılganlığı ve maskeleri ile sinemanın perdesine dokumayı başarıyor.

The Outsiders beklenen beğeniyi kazanamamış hatta aldığı kötü eleştiriler ile Coppola sineması içerisinde kötü bir nam salmış film olarak sinema tarihinde yer alıyor. Filmin özellikle aldığı en büyük eleştiri çok stirilize bir dile sahip olması ve bu ‘temiz’ dil ile aslında erkek gençlik sinemasında herhangi bir yeni sınır ve temsil çizmiyor oluşu yüzünden kaynaklanıyor. Ancak bence film çok başka bir okumayla eleştirilerde yer alıyor ancak alt üst ettiği bir evrenle değer kazandığı gözden kaçıyor. The Outsiders evet bir erkek gruplarının arasındaki dinamikleri ve erik toplumun kalıplaşmış olunması ve sahiplenilmesi etiketleri anlatırken yavan bir yorumu sahiplense de bir başka etmenlerde film kendini muazzam bir noktaya konumlandırıyor. Özellikle heteroseksüel erkekler dünyasındaki romantik dostluğu ve bu dostluğun şiirsel tınısını başarılı bir ışıksal boyutta anlatıyor usta yönetmen. Erkek dünyasını stirilize olarak ele alsa da The Outsiders sinemada görmezden gelinen romantizmi unutulmazlar arasına konumlandırıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi