Chuck Palahniuk’in yazdığı ilk kitaplarının fazlaca karanlık bulunarak basılmaması üzerine, yazarın üslubunu ve olay örgülerini yumuşatmak yerine daha da sertleşmesi ve sistemle inatlaşması ona çok büyük kitlelere ulaşma imkanı tanımıştı. Anlatısını daha da sertleştirdiği kitabı Fight Club’tı. David Fincher’ın kitaptan çok etkilenmesiyle başlayan yepyeni bir macera, birbirinden uç iki sanatçının beklenebileceği üzere uç bir film ortaya çıkarmalarına sebep oldu. Yaklaşık 20 yıldır Marksist, feminist, psikanaliz gibi her türlü analize tabi tutulup okunabilecek kadar katmanlı bir film olan Fight Club ile ilgili bugün bile yeni çözülmeler, keşfedilen ayrıntılar ortaya çıkabiliyor. Bahsettiğim gibi her türlü okumaya açık olan filmin yalnızca ilk bakışta bile belirlenebilecek en büyük derdi kültür endüstrisi ve bu endüstrinin yarattığı tüketim kültürüdür.

Filmin aslında son anlarının verildiği açılış sekansından sonra anlatıcı her şeyin neden kaynaklandığını anlatmaya başlar. Bu yüzleşmenin yer aldığı ilk shotta kamera bir çöp kutusundan markalı çöp yığınlarının arasından çıkar ve bu noktadan itibaren uzun bir tüketim kültürü tanımlamasına yer verilir. David Fincher’ın da onayladığı üzere her sahnede görülebilecek olan starbucks bardaklarıyla başlayan eleştiri, anlatıcının Ikea kataloğundan evini döşemesi, zekice yapılmış her metanın onu heyecanlandırması ve kendini en iyi hangi yemek takımının tamamlayacağına karar vermesi üzerinden ilerler. Peki tüketim nasıl filmin içeriğini bu denli şekillendirip filmde izlediğimiz sonuçlara yol açabilir?

Başlangıçta “özgürlük para kazanmaktır” anlayışıyla hareket eden anlatıcı, aslında özgür bir iradeye sahip değildir. Her biri birbirinin yerine geçebilen ve yokluğu en yakınındakilerin hayatı haricinde çok da bir şey değiştirmeyecek olan, farklı olduğu yanılsamasına inandırılmış “bireysel” yığınların temsili olan anlatıcı, bir araba firmasında ürün iptal koordinatörlüğü yapmaktadır. İşinde karşılaştığı gerçekler onu neyin tüketilmesine ön ayak olduğu konusunda sorgulamalara iter, ancak anlatıcı hala bireysellik yalanının göz kamaştırdığı yığının ayırt edilemeyen bir parçasıdır. Filmde söylendiği üzere 6 aydır uyuyamayan anlatıcı bir doktora başvurur ve ona uyuyabilmesi için ilaçlar vermesini ister ancak doktorun ona önereceği ilaç dayanışma gruplarına katılması yönünde olacaktır. Olay örgüsünü derinlemesine ele almadan önce bahsettiğim bireyselleşme yanılsaması ve her bir bireyin birbirinin aynısı olup birbirine yaklaşırken, kendine yabancılaşması üzerinde durmak gerekir. Nitekim anlatıcının kendine yabancılaşması sonucu ürettiği alt benliğinin, kendiliğini kendine ispat etme güdüsüyle şekillendiği söylenebilir.

Yönetilenlerin sistem içerisinde hayatta kalabilmek için aynılaşmasının gerektiği bir düzende farklı olma güdüsünü ise tüketim karşılar. Birbirine zıt görünen ancak birbirini doğrulayan bu durumda, her gün sabah 8 akşam 5 çalışan bir bireyin onunla aynı hayata sahip olan bütün o topluluktan farklı olacağı yanılsamasını tek bir reklam verebilir. Bu parfümü kullanırsan, geçtiğin her yerde insanlar sana bakacak (fark yaratma), bu araba sana kendini ulaşılmaz hissettirecek! Nesnelerin ya da işlevlerinin değil, mutluluğun ve kısa süreli hazların satıldığı yeni dünya düzeninde bir içecek markasının sloganının mutluluk bu kapağın altında olmasına şaşırmamak gerekir. Çünkü her marka farklı ürünlerle aynı şeyi satıyor : mutluluk. Buna ihtiyacımız var. Çünkü elimize para verilirken mutluluğumuz alındı, şimdi ise o parayla bir mutluluk simülasyonunu durmaksızın satın almaya çalışıyoruz. Tüm mutluluk yanılsamaları ise bir gösteriden ibaret. Bu gösteriyi ise Guy Debord Gösteri Toplumu adlı kitabında tanımlar. Debord’a göre gösteri, “Kendini hem bizzat toplum olarak, hem toplumun bir parçası olarak ve hem de bir birleştirme aracı olarak sunar.” “O, metanın toplumsal yaşamı tümüyle işgal etmeyi başardığı andır.” “Tüketim sayesinde mutlu bir şekilde birleşmiş olan toplumda, gerçek bölünmeye ancak bir sonraki tüketim başarısızlığına kadar ara verilmiştir.” Bu yüzden aynılaşmış toplumun aynı şekilde kalması için tüketim sürekli ve başarılı olmalıdır. Meta fetişizminin hat safhalara ulaştığı ve insanların nesneler ile kendini tanımladığı “ben, bir başkasıdır” artık.

Peki ben nasıl bir başkası olabilir? Anlatıcı kendiyken mi bir başkasıdır yoksa Tyler Durden’ken mi? Kurtulmak istediği üretilmiş benliğini her ne kadar kendiliği olarak tanımlasa da, anlatıcı kendine bir yabancıdır. “Yiyeceğiniz bir patates cipsi ile mısır cipsi arasında yaptığınız seçim anlıktır. Birini tüketmeniz, diğerinden vazgeçmeniz anlamına geldiği için (fırsat maliyeti – opportunity cost) tüketilmeyen diğeri konusunda merak ve arzu duymanıza yol açacaktır. Reklamlar genel bir çekicilik ve kıskançlık üretimi sürecidir. Çekici gelen metayı tüketme arzusu ne zaman ki satın almaya dönüşür, tüketici o anda, her ne kadar artık gerçek endişeyi yaşıyorsa da bir kimlik sahibi olur. Ben oluşur.” Bu kıskanılası Ben’i yaratan nedir öyleyse? Başkalarının duyduğu kıskançlık elbette. Reklam nesneleri değil toplumsal ilişkileri amaçlar. Reklam mutluluk vadeder bize: Dışarıdan, başkalarının gözüyle görülen bir mutluluk. Kıskanılmanın getirdiği bu mutluluk da çekicilik yaratır.”

Ana Karakterler: Fight Club Üzerinden Tüketim Toplumunu Anlamak

fight-club-filmloverss

“Tüketim toplumunda herkes yalnızdır. Kendilerine ve birbirlerine yabancılaşmış sözde-bireylere hiç kimse veya hiçbir kurum yardım etmez. Dayanışma, yalnızca sistemin içindekilerin, dıştakileri yeniden sistem içine çekmek için düzenledikleri bir evcilleştirme faaliyetidir.” Sistemi içselleştirmiş bireyler hegemonyaya duydukları güvenin sarsılmaz etkisiyle ekstra bir güven arayışı içine girmeyebilirler ancak sistemin dışına itilmiş bireyler yeniden kabul görmek için dayanışma gruplarının yolunu tutabilir, bu da başarısızlıkla sonuçlanırsa suçu toplumda değil kendilerinde arayacaklardır. Nitekim anlatıcının bebeklerin bile kıskanacağı derin uykusunu ona armağan eden kişinin Bob olması bir tesadüf değildir. Bob’ın karakter kurulumu ve geçmişi izleyiciye, anlatıcının içine düştüğü çukurla ilgili önemli ayrıntılar sunar. Bugün birçok kadından daha büyük memelere sahip ve testis kanseri olan Bob, geçmişinde bir vücut geliştirmecidir. Yani bugün bir “kadın özelliklerine” sahip olan ve “dışlanan” Bob bir zamanlar toplum gözünde “erkekliğin” zirvesindedir. Tamamen sistemin içerisinde yer alan ve gösterinin bir parçası haline gelen Bob, hayatından oldukça memnun olduğu bu dönemin sonunda onu gösteride tutan görsel özelliklerini kaybetmeye başlar ve kaybettikçe kullandığı hormonlar onu bir süre idare etse de testis kanseri ve meme büyümesiyle sonuçlanır. Televizyonun da eşliğiyle bir tüketim ürünü haline getirilen Bob, “işlevini” kaybetmesiyle gösteriden dışlanır : kaybeder. Bir tüketim ürünüyken yalnız kalmayan ve ışıltılı bir hayatı olan Bob, artık tüketilemediğinde yalnız kalmıştır. Anlatıcı da bu dışa itilmişlikten ve ölmek üzere olduğu yalanı sayesinde sorgusuz sualsiz tüm dikkatlerin üzerinde olmasından duyduğu hazla bir boşalım gerçekleştirir: ağlamak. Ağladıktan sonra ise bebekler gibi uyur. Bu bir nevi duygusal mastürbasyondur.

Marla ise her şeyi bozan kadındır. Klasik bir femme fatale özelliklerine sahip olmasa da anlatının femme fatale’i olarak değerlendirilebilir. Marla, anlatıcının Tyler ile kurduğu bağı ve sistemden özgürleşmesini bir ödipal komplekse çevirerek bir nevi çıkmaza sürükler gibi görünür. Marla’nın anlatıdaki rolüyle ilgili elbette farklı okumalar yapılabilir ancak Marla’nın orgazmı Tyler ile yaşıyor oluşu, anlatıcının yarattığı bu yeni figürü, baba konumuna yerleştirip ona öykünmesine sebep olacak ve anlatı elbette sonunda babanın öldürülüp kadına/anneye sahip olunmasına gidecektir. Bu noktada Marla, anlatıcının kurguladığı kusurluluğun kusursuzlaştırdığı hayatı bozan bir femme fatale olarak değerlendirilebilir. Nitekim dayanışma gruplarında da Marla onun bütün yalanlarını bilen ve içini okuyan anne gibidir. Onun varlığının eşliğinde ağlayamaz ve uykusu ellerinden yeniden uçup gider. Yanı sıra Marla da giyim tarzı, saçları, elinden düşmeyen sigarası ve ölüme her an yakınlığıyla sistemin dışında duran anlatıcının bastırılmış benliğine ulaşmak ve yıllarca pohpohlanmış sosyal benliğinden kurtulmak için kullanabileceği bir can simidi gibidir.

Tyler Durden, anlatıcının aslında olmak istediği alter egosudur. Kusurlarıyla vardır ve mükemmel olmak zorunda değildir ancak bu mükemmellik cinselliğe geldiğinde ise asla kusurlu değildir. Tam bir bilinçaltı varoluşunu tanımlayan Tyler, idin cinsel ve saldırgan tutumlarını temsil eder. Yıkıcıdır. “Bireyde var olan saldırganlığın kısıtlanması, toplumun bireyden talep ettiği ilk ve muhtemelen en ciddi fedakarlıktır. Tehlikeli saldırgan dürtülerin yerine geçen süperego kurumu, isyana meyilli mıntıkalara gidilecek karargahları tanıtır. Ancak diğer yandan ego, toplumun arzularına göre fedakarlıkta bulunmaktan, başkalarına karşı kullanabileceği saldırganlığın yıkıcı eğilimlerini devretmekten mutlu değildir.” Gerçek mutluluğu ise mutluluk yanılsaması yaratan reklamlar ve daha büyük bir doyumsuzlukla sonuçlanan tüketimde değil; Tyler Durden’ın yumruklarında bulur anlatıcı. Nitekim yaşadıkları çevredeki birçok tüketim kültürü ürünü olan erkek de bu oluşumun içinde yer almaya can atar ve kendilerini farklı şekillerde ispat etmenin yollarını ararlar. Şiddet sistemden bir kaçış yolu mudur? Elbette hayır ancak Fight Club’ın filmik diegesisinde bir başkaldırı niteliği taşır. Birer tüketim ürününe dönüştürülmüş olan bireylerin birbirine attığı yumruk, patlatılan bankalarla eşdeğerdir. Her biri “ölüm itkisiyle” kendini bulmuş “ölmeye-yakın-varlıktır.”

Anlatıcı, Ikea katologlarından hayranlıkla seçe seçe, satın ala ala dekore ettiği evinden kurtulmak ister. Çünkü meta fetişizmi anlatıcıyı esir almış, elini kolunu bağlamıştır. Evinden kurtulmanın bir yolu da evini tamamen patlatmaktır. Ancak toplum içinde yer aldığı sosyal benliğiyle bunu gerçekleştiremez, toplum ona bunu yakıştıramayacağı için o da kendisine yakıştıramaz ve bu sorumluluğu alter egosu olan Tyler’ın üzerine yıkar. Böylece anlatıcı kendisini habersiz bir şekilde felaketin ortasında bulur. Tyler ona özgürlüğü sunmuştur.

Fight Club çok katmanlı okumalara olanak tanısa da, temelde insanların ellerindeki Starbucks bardaklarıyla var olabildiği, her gün çalışıp her gün borçlanan ve her gün tüketen, tüketmezse-ölecek yanılgısının içinde yaşayan bireylerin varlığıyla ayakta duran bir sistemde anlatıcı, bir başkaldırının temsilidir. Yaşadığı gelgitler, inkarlar elbette sistemin yıllarca akıttığı zehirle oluşturduğu toplumsal benliğinin bir getirisidir ancak bu benlik kendisi değildir. Anlatıcıyı seçtiği yemek takımı ya da içtiği mocha tanımlamaz. Bu tanımlar bireyi kendine yabancılaştırırken toplumsal bir aynılık ve sonucunda da aynı ürünleri tüketen bir yığın yaratacaktır. Toparlamak gerekirse, sizi en çok yansıttığını düşündüğünüz ve ayrıksı tarzınız olarak tanımladığınız kıyafetlerden maalesef dünya üzerinde milyonlarca, iyi ihtimalle binlerce insanda var. Hiçbirimiz farklı değiliz ve ne kadar aynılaştığımızı gördükçe bize sunulan farklı olma yanılsamasıyla daha çok satın alıyoruz. Bir çukurun içindeyiz ve o biz çukuru satın aldık.

Kaynakça

Debord, G. (2014). Gösteri Toplumu

Freud, S. (2000). Bir Yanılsamanın Geleceği 

Ongur, H.Ö. (2011). Tüketim Toplumu, Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi