İran’ın aykırı yönetmeni Muhammed Resulof, 1972’de Şiraz’da doğdu. Biri belgesel olan bütün yapımlarını hem yazıp hem yönetiyor.  Estetik sahneler sunmaya özen gösteren muhalif yönetmen, Şiraz Üniversitesi’nde okuduğu sosyoloji disiplininden getirdiği donanımını filmlerine yedirerek gerçekçi ve derinlikli karakterler yaratmayı başarıyor.

Kısa filmler çekerek başladığı sinema macerasında büyük başarısını, ilk uzun metraj filminde yakalayan Resulof’un,  Gagooman  /Alacakaranlık,  2002’de Fecir Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü aldı. İkinci filmi 2005 yapımı Jazireh Ahani /Demir Adası’nı çektikten sonra yönetmen için tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Demir Adası filminde İran Körfezi’ne demirlemiş, insanların içinde küçük bir şehir hayatı yaşadığı, batmakta olan bir gemideki hayatı anlatıyordu. Denizde bir başına kalmış bu eski geminin İran’ı imgeliyor olmasını anlamak zor değildi.

2009’da çektiği Keshtzar Haye Sepid  / Beyaz Çayırlar filminde son derece estetik görüntülerle şiirsel bir film çeken yönetmen, cenazeleri dolaşarak ağlayanların gözyaşlarını toplayıp bir kavanoza dolduran Rahmat’ın hikâyesini izleyicilere sunmuştu. 2010’da film setinde ansızın tutuklanıp hapse atılan yönetmene, İran devleti 6 yıl hapis cezası verip sonra 1 yıla düşürdü.  Resulof kefaletle serbest bırakıldığında artık 20 yıl film çekmeme cezası olan, yaşarken tabuta koyulmak istenen bir yönetmendi.

2011’de Bé Omid é Didar /  Hoşca Kal filminde Tahran’da yaşayan ve ülkeden ayrılmak için vize aramakta olan genç bir avukatın hikâyesini anlattı. Film kendi hayatından önemli izler taşıyordu. 2011 Cannes’da Belirli Bir Bakış Bölümü’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü Muhammed Resulof’a getiren Hoşça Kal, İstanbul Film Festivali’nde de gösterilmişti.

Muhammed Resulof: El Yazmaları Yanmaz İçimiz Yanar

2013 yapımı son filmi Dast-Neveshtehaa Nemısoosand / El  Yazmaları Yanmaz ile 2013 Cannes Fipresci Ödülü–Belirli Bir Bakış Ödülü’nü aldı.  İran rejiminin, yirmi bir yazar, şair ve gazeteciye suikast planladığı, 1995 yılında yaşanan gerçek olaylardan yola çıkarak çekilen bu filmde yönetmen,  İran’dan son derece karamsar bir tabloyla karşımıza çıkıyor. Filmde, İran’da siyasi tutuklu olarak yattığı hapishanede anılarını gizlice kâğıda aktaran yazar Kasra’nın yaşadıkları anlatılırken; aydınlara, muhaliflere uygulanan baskılar, roman yazarlarına uygulanan sansürler filmin merkezinde yer alır. Kasra yazdığı el yazmalarını yayımlamak ister. Devlet yetkilileri ise buna engel olmak…

Güçlü, görsel bir dili olan Resulof, fotoğraf karesi sahneler yaratırken; “derdi olan” bir yönetmen olma gerçekliğinden de hiçbir zaman uzaklaşmıyor. Resulof’un çizdiği kaotik İran tablosunda; siyah-beyaz tiplemeler yerine zaafları ve muhasebeleri olan karakterler karşımıza çıkar. Başrolde oynayan insanlardan ziyade vicdanın ta kendisidir. Ne muhalif şairler insani korkularından uzaklaşabilir, ne de cellatlar insan öldürmenin huzursuzluğundan kaçabilir. Film boyunca şairlerin ve yazarların kederini içimizde taşırken; kimi zaman da cellatların iç huzursuzluğu bünyemize yavaş yavaş yayılır.

Filmdeki karakterler iyi ve kötü hâlleriyle bir bütündürler. Filmdeki şairlerden biri şiirlerinde yaşamın beyhudeliğini, ölümün sağlayacağı kurtuluşu yazsa da ölümle işbirlikçilik arasında kaldığında çok istediği ölümü değil işbirlikçi olup yakınlarının öldürülmesini seçer.  Devlet erki ona zalimce bir sonu reva görmüştür. Oysa onun için yaşam anlamsızdır artık. Zira bedeni bir köşede can çekişerek yitip giderken, ruhu işbirlikçiliğinden ötürü çoktan ölmüştür.

Cellât da bütün yaptıklarını ülkesi için Allah yolunda yaptığına inandırılmıştır. Yoksul ve imanlıdır. Can almaya giderken bile yolda durup namaz molası verir.  İmanını tazeleyip bıçağını biler. Cellat, her gün can alır lakin çocuğu da ölümün kucağında pençeleşir. Yaptığı işin doğruluğuna ne kadar inansa da kâbuslarında aldığı canların bedeli olarak çocuğunun kendi katilliğinin bedelini ödediğini düşünmeden edemez.

Friedrich Nietzsche’nin meşhur aforizması; “Ümit en son kötülüktür. Çünkü işkenceyi uzatır”ı hatırlatırcasına filmde yurt dışına çıkış izni verileceğine inandırılan el yazmalarının sahibi Kasra’nın evinin kendisine hücre hâline getirilmesini izleriz. Israrla telefonun çalmasını bekleyen yaşlı şair; tükenmeyen umuduyla, yıkadığı bulaşıkları yeniden yıkar, çalmayan telefonunu kirli bir bulaşık gibi itinayla sabunlayıp durular. Bu uzayan işkencelerden sonra şairin; umuttan inada, isyandan feryada uzanan tükenişi, yok oluşu yavaşça gözümüzün önünden kayar. Yalnızlığın, çaresizliğin son raddesinde insanın neler yapabileceğini, hafızalara kazınacak sahnelerle gösteren yönetmen; küçük ayrıntılarla önemli etkiler bırakır.

Yönetmen filmdeki karakterlerin iç dünyalarını yansıtarak kişisel muhasebelerini vermeyi başarmış. Böylece çeşitli, çoğulcu bir karakter yaratımı gerçekleştirmiş.

Zor koşullarda çekilen bu filmin güvenlik kaygılarından dolayı set ekibinin isimleri gizli tutulmuş. Bununla birlikte izleyici açısından fark edilecek hiçbir amatörlüğün olmadığını, oldukça profesyonel bir çalışma olduğunu da belirtmeliyiz.

Türkiyeli yönetmenlerin politik film denemelerinde genellikle estetik kaygılar biraz ötelenip geri planda bırakılır. Ancak Türkiye’deki çoğu yönetmenden daha zor koşullarda bu filmi çeken Muhammet Resulof, estetikten ödün vermeden de politik dertlerin anlatılabildiğini göstermiş.

Film İran’da geçse de Ortadoğu’da hiçbir ülkenin bu kaotik ve baskıcı ortamın dışında olmadığını anlamak zor değil. Evinden alınıp yok edilen aydınları, umursamaz vatandaşları, türlü mecralara uygulanan sansürleri gördükçe anlıyoruz ki bu kadim toprakların bütünü, cellatların kurbanlardan güçlü olduğu yekpare bir zulümhanedir.

Resulof’un filmiyle bir kez daha görüyoruz ki; acılarla yoğrulmuş Ortadoğu’da; el yazmaları yanmaz belki lakin her daim içimiz yanar, kavrulur.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi