Seks tanrıçası, aptal bir sarışın… Sadece vücuduyla ilgi odağı olan, müstehcen konuşmadığı müddetçe ne dediğine pek de kulak asılmayan, bir çok kişinin ne yaptığını bile tam olarak bilmediği ama fotoğrafını gördüğünde herkesin tanıdığı bir kadın Marilyn Monroe, gerçek adıyla Norma Jeane.

Marilyn babasını tanımadı, annesinin şizofreni hastalığı ve hastaneye yatması sebebiyle aşırı dindar Albert ve Ida Bolender çiftiyle birlikte büyüdü. Anneannesi ve dedesinin de manik depresif olmaları; anneannesinin intiharı ve dayısının da şizofreni hastası olması, Marilyn’de küçüklüğünden beri bir korku uyandırmıştı ve bu durum er ya da geç kendisinin de akıl sağlığını kaybedeceği inancını doğurmuştu.

Marilyn üç evlilik yaptı; kimi zaman şiddet gördü kimi zaman bir şey bilmediği, aptal bir sarışın olduğu savlarıyla özellikle Arthur Miller tarafından aşağılandı. Üzerine yapışan bu kimlikten kurtulmak için sanıldığından çok daha fazla çabalayan Marilyn, Hollywood’un oyuncusunu adeta satın aldığı ve kontrat süresi boyunca bu durumun dışına çıkamadığı star sistemi içinde, bu etiketle yaftalanmıştı. Ünlü olma ve parıldama hayalini gerçekleştirebilmek adına çok da sorgulamadan kabul ettiği işler, sonunda onu bu seksi  bedeninin içine hapsetmişti. Marilyn bu durumdan ne kadar faydalandıysa, o denli de zarar gördü.

Güzel ve başarılı olduğuna dair her zaman çok büyük şüpheleri olan Marilyn, bir sahnenin bitiminde oyuncu koçuna defalarca nasıl olduğunu sorar, sürekli berbat olduğunu düşünür, bazen rolü oynayamayacağı korkusuyla odasından çıkamazdı. Her yerde “Marilyn hakkında billinmeyenler” başlığıyla paylaşıldığını göreceğiniz “It’s me Sugar” repliğinin 60 kez çekilmesi, anlatıldığı gibi Marilyn’in bir cümleyi dahi ezberleyemeyen aptal bir sarışın olması ile ilgili değildir, Marilyn, yaşadığı ciddi uyku problemleri ve ailesinde genetik olduğunu düşündüğü akıl hastalığı korkusu yüzünden yüksek dozda yatıştırıcı ilaçlara başvurması sebebiyle konsantre olmakta güçlük çekiyordu.

Norma Jeane, yapımcıların da uğraşmasıyla şekillendirdiği Marilyn Monroe karakterinin insanlar tarafından gerçekten sevildiğini, 1954 yılında Kore’deki askerlere verdiği konserle birlikte anlamaya başlamıştır. Ciddi bir özgüven eksikliği içinde, sahneye çıktığında ne yapacağını düşünen ve uykuları kaçan Marilyn, gördüğü yoğun ilgi karşısında şaşkına dönmüş ve kariyerinde gerçekten bir şeyler elde edebildiğini hissetmeye de başlamıştır.

İlk rolünü 1947’de The Shocking Miss Pilgrim filminde telefon operatörü olarak oynayan Marilyn, dikkatleri üzerine çekecek herhangi bir fark yaratmamasına rağmen All About Eve (1950) filmindeki kısa ama etkili rolüyle eleştirmenlerin dikkatini çekmeye başladı. Gentelmen Prefers Blonde (1953) filmiyle artık hayran kitlesini de kazanan Marilyn, How to Marry a Millionaire (1953) ve The Seven Year Itch (1955) filmleriyle de dünyaca ünlü bir star haline geldi. İzleyicinin Marilyn’i buğulu bakışları, bazen şaşkın yüz ifadesi ve sürekli kıpırdayan dudakları eşliğinde komedi filmlerinde izleyip sevmesi sebebiyle bağlı olduğu 20th Fox Century, Marilyn’e aynı tarzda filmleri getirmeye devam ettiler. Marilyn ise bu dönemde üzerine yapışan bu kimlikten rahatsızdı. Kimliğini devam ettirme ve seksi sarışın damgasından kurtulma isteği arasında gidip geliyor, bu durum en çok kendisini yıpratıyordu.

Şaşaadan ziyade sadeliği seven Marilyn’in “Diamonds are a Girl’s Bestfriend” şarkısının aksine, ona verilen hediyeler dışında bir mücevheri olmadığı ve zaten sevmediği söylenir. The Seven Year Itch filmindeki eteğinin uçuştuğu unutulmaz sahnesinin çekiminden sonra kocası Joe Dimaggio ile kıskançlık yüzünden tartışan Marilyn’in evliliği, Joe’nun Marilyn’in genel anlamda oyunculuk yapmaması konusunda yaptığı baskılar sebebiyle sonlandı.

Star sistemi sebebiyle Fox’un sunduğu projeleri kabul etmesi gereken Marilyn, bu dönemde projeleri reddetmeye başladı. New York’ta fotoğrafçı arkadaşı Milton H. Greene ile kendi yapım şirketi olan Marilyn Monroe Productions’ı kurdu. Fox’un Marilyn’in yokluğunda bir çıkmaza girmesi üzerine, yetkililer Marilyn’e yeni bir teklif götürdü. Bu anlaşmaya göre Marilyn oynamak istediği filmleri ve çalışmak istediği yönetmenleri seçebilecek ve başka stüdyolarla da film çevirebilecekti. Dönemin katı star sistemi koşulları göz önüne alındığında bu oldukça büyük bir başarıydı.

farkli-bir-marilyn-monroe-portresi-cizmek-filmloverss-2

Some Like It Hot filminde aslında hamile olduğunu öğrenen ve filmin bitiminden sonra düşük yapan Marilyn, kocası Arthur Miller’dan da ayrıldı. Miller, muhtemelen Marilyn’in hayatının bu döneminde yıkıcı güçlerden biri olarak düşünülebilir. Ünlü yazarın bir komünist olması ve Marilyn ile evlenmesi, bu yıllarda müthiş bir komünizm korkusu yaşanan Amerika’da FBI’ın Marilyn’i izlemeye başlamasına sebep oldu. Psikolojik sorunları olan, antidepresan ilaçlara ve içkiye bağımlı hale gelen Marilyn, izlendiğini de hissetmeye başlayınca ciddi korkular yaşadı ve dönem dönem eve kapandı. Küçüklüğünden beri yanında taşıdığı akıl sağlığını kaybetme korkusu da tüm bunlara eklenince Marilyn tam bir tedavi için psikiyatriste başvurmuştu. Ancak psikiyatristine duyduğu güven onu daha da kötüleştirdi çünkü, doktoru Marilyn’e adeta küçük bir oyun oynayarak onu kliniğe kapatmıştı. Bu şok, Marilyn’in ruhsal sağlığının daha da gerilemesine sebep oldu.

Amerika Başkanı J.F Kennedy ile yaşadığı aşkla da gündeme gelen ve “Happy Birthday Mr. President” şarkısını söylemek için o dönem çalıştığı Something’s Got to Give filminin setini terk eden Marilyn, Fox tarafından kovulur. Kennedy’nin doğum günü için düzenlenen gecede de sahneye geç çıkarak adından söz ettiren Marilyn Monroe aslında soyunma odasında çok ciddi gelgitler yaşamaktadır. Söylediği şarkıyla ve elbisesiyle de büyük olay olan Marilyn, geceye damgasını vurur.

Michelle Williams’ın Marilyn Monroe’yu canlandırdığı filmi My Week With Marilyn; Marilyn’in sete gitmeyerek, geç kalarak ya da verilen rolü oynayamayarak aslında basit oyuncu kaprislerine girmediğini anlatır. Filmin çekiminden sonra; Marilyn’in ruh haliyle birebir özdeşleşen ve muhteşem bir oyunculuk sergileyen Michelle Williams, bir sene boyunca depresyondan çıkamaz ve Marilyn’in, kendi hayatına olan etkilerinden kurtulamaz.

Çeşitli spekülasyonlara yol açsa da Marilyn Monroe 5 Ağustos 1962’de aşırı dozda Barbitürat kullanımı sebebiyle hayatını kaybetti. Bugün seksi bakışlarının, “güzellik beni” olarak yanağına kondurduğu bene bile adını veren güzelliğinin altında aslında huzurlu ve mutlu bir kadından çok, özgüvensiz ve kırılgan bir kadın olduğunu; yaptığı hiçbir şeyden emin olamadığını, beyninin içinde duymaktan şikayet ettiği o sesten bir türlü kurtulamadığını ve sistemin küçük küçük sindirdiği tüm kadınlar gibi Marilyn’e de kendisi olma ve yaşama izni verilmediğini hatırlamak gerekir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi