!f music, yıllardır benim için !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin en heyecan verici bölümlerinden biri. Bir müziksever olarak normal şartlarda perdede görme şansını bulamayacağım belgeselleri izleme şansını bulmamın yanı sıra kültürel ve müzikal açıdan farklı coğrafyalara gitmek de aynı ölçüde heyecan verici. Popüler ile bağımsız müziğin dengesini iyi sağlayan bölüm; festival kapsamında verilen partiler de düşünüldüğünde, sinemanın farklı alanlarla temas etmesini de sağlıyor. Bu yıl, İran’dan İngiltere’ye, ABD’den Japonya’ya uzanan seçkide yer alan ve izlediğim filmleri kaleme aldım.

İran’da Rave – Raving Iran: Gitmek mi Zor, Kalmak mı?

Alman yönetmen Susanne Regina Meures, ilk uzun metraj belgeselinde İran’da yasal olmayan elektronik dans müziğinin peşinden gidiyor ve gerilla sinemacılığının parlak örneklerinden birini sunuyor. Albümlerini yayınlamaya çalışan Anoosh ve Arash isimli iki arkadaş, sürekli olarak ahlak polisinin tehdidiyle ve bürokratik engellerle yüzleşiyorlar. Çöllerde gizli saklı yapılan partiler, polislere yapılan rüşvet teklifleri ve bir dükkan çalışanının sözleriyle “kendilerine yalan söylenmesinden hoşlanan” yetkililer, resmi tamamlayan ana unsurlar haline geliyorlar. Binaların üzerinde Big Brother misali çizilen Humeyni resimlerinden kaçmak, ancak çöllerde ya da yer altında mümkün olabiliyor. Öyle ki Ruhani döneminde geldiği iddia edilen yumuşama da kulağa bir “Batı masalı” gibi geliyor. Sahnelerin büyük kısmının telefondan yapılan gizli çekimlerle aktarılması, akıllara Citizenfour’u bile getiriyor.

İsviçre yapımı film, müzisyen ikilinin Zürih’te düzenlenen bir festivale davet edilmesiyle ilginç bir hal alıyor. Baskı rejiminden özgürlüğe kaçış süreci, neyse ki izleyicinin korktuğu kadar basit biçimde işlenmiyor. Meures, Avrupa’da göçmenlere yönelik nefrete de değinmekten kaçınmıyor. Bir tarafta kendi ülkelerinde karşılaştıkları engeller, diğer taraftaysa bilinmeyen topraklardan sınır dışı edilme ya da kabul edilmeme korkusu nedeniyle ikilinin bu yolculuğu oldukça gerilimli bir hal alıyor. Film; doğu-batı ayrımını basit şablonlardan öteye, kişinin çevresine ve kendi hayatına bakışı üzerine taşımayı başarıyor. Mizahı ve gerilimi aynı potada eritebilen, başarılı bir belgesel olarak !f music seçkisinde izlenmeyi hak ediyor.

Klik! Rock’ın Ruhani Mantrası – Shot! The Psycho-Spiritual Mantra Of Rock: 70’lerden Bir Slayt Şov

Mick Rock; yaptığı işler kendi kişiliğinin önüne geçmiş, ismi ile müsemma bir fotoğrafçı. Öyle ki ünlü rock müzisyenlerinin 70’li yıllara damga vuran albümlerinin kapaklarını tasarlayarak “70’li yılları çeken adam” olarak ün salmış. Genelde video klipleri ile tanınan İngiliz yönetmen Barnaby Clay; Klik! Rock’ın Ruhani Mantrası – Shot! The Psycho-Spiritual Mantra Of Rock ile bu fotoğrafçının hayatını anlatmayı ve onun zirvede olduğu dönemlerin bir panoramasını yansıtmayı istese de kullandığı sinema dili, bu ilginç malzemenin hakkını vermekten uzak kalıyor.

Rock’ın hayatını kronolojik olarak ele almak isteyen Clay, belgesele kurmacavari bir dokunuşta bulunarak fotoğrafçının 1996’da geçirdiği kalp krizini başlangıç noktası olarak belirliyor. Bu hastane mizanseninin Alan Parker’ın “The Wall” filminden fazlaca etkilendiğini ve hikayeye herhangi bir yenilikçi ya da akılcı bir dokunuş getirmediğini söyleyebilirim. Rock’ın kendi hayatının ünlü müzisyenlerle (David Bowie, Lou Reed, Iggy Pop, Debbie Harry gibi) kesiştiği noktalardaki anekdotları da belirli şablonların ötesine geçmiyor. Yani 2017 yılında, “Syd Barrett bir dâhiydi” ya da “David Bowie’de yıldız kumaşı vardı” gibi sözlerin ağzımızı açık bırakmasına pek imkan yok. Filmin değerli kısımları ise Rock’ın çalışma prensipleri, muazzam fotoğrafları ortaya çıkaran tesadüfi gelişmeleri aktarması ve sanatçılarla olan yakın ilişkileri. Bu değerli bilgileri yakalayabilmek için internetten kolayca ulaşabileceğimiz birçok fotoğrafın arka arkaya dizilmesinden meydana gelen slayt şovları aşmamız gerekiyor. Sonuç olarak “Shot! The Psycho-Spiritual Mantra Of Rock”, nadiren ilgi çekici olabilen ve ne fotoğraf ne de müzik meraklılarını tam anlamda doyuramayan bir belgesel.

klik-rockin-ruhani-mantrasi-shot-the-psycho-spiritual-mantra-of-rock-filmloverss

Nublu: Kendi Müziğini Yaratan Mekan

Nublu; New York’ta yer alan basit bir jazz kulübü değil. Çok popüler ve aynı anda binlerce insanı ağırlayan bir yer de değil. Kendi aurası olan, ağırladığı yüzlerce müzisyenden ya da izleyicilerden aldıkları ile kendisini ifade eden bir mekan. Çeşitli filmlerde asistanlık yapan ve Gezi Parkı üzerine çektiği belgeselini Vimeo’dan izleyebileceğiniz Sercan Sezgin, İlhan Erşahin’in kurduğu Nublu isimli kulüp üzerinden caz müziğin belirli alanlarına ve isimlerine yer veriyor. Canlı performanslar eşliğinde müzisyenlerden, sahne aldıkları mekanlarla kurdukları bağı dinliyoruz.

Caz müziğin türleri üzerinden çıktığımız yolda, özellikle free jazz eşliğinde müzik yapılan mekanlardaki değişime dikkatimiz çekiliyor. Daha küçük, neredeyse oturma odası rahatlığındaki alanlarda dinleyicilerle yaşanan ve hatta müzisyenler arasındaki etkileşim, ister istemez doğaçlamaya dayalı müziği de etkiliyor ve değiştiriyor. Erşahin’in Nublu projesi de bu “temas”ı, kulüp dışına çıkarıyor ve uluslararası bir özellik kazanıyor. Brezilya’dan Makedonya’ya değin takip ettiğimiz önemli müzisyenler, ilham kaynaklarının ışığında geçmişe değiniyor ve geleceğin müziğini öngörüyorlar. Gerçi tüm bu iyi niyetine karşın, film biraz dağınık ilerliyor. Birebir yapılan görüşmelerde kameranın ani hareketleri ya da hızlıca yapılan zoomlar, canlı performanslardaki çekim kalitesine yaklaşamıyor. Özellikle caz müzik ile yakın ilişki içerisinde olmayan izleyicilerin saatlerini sıklıkla kontrol etmesi kaçınılmaz olacak diye düşünüyorum.

Oasis: Supersonic: Efsanenin Arkasındaki Gerçekler

90’lı yılların ortasında müzik dünyasına meteor gibi düşen Oasis, kendi ününün yanı sıra Blur, Pulp gibi gruplarla birlikte kıvama getirdiği Brit Pop akımı sayesinde küçük çaplı bir British Invasion dalgası yaratmıştı. Grup içerisindeki kavgalarıyla her daim ön planda olan Gallagher Kardeşler’in istedikleri gibi at oynattığı ve diğer grup üyelerini kaçma noktasına getirdiği gerçeği, aynı zamanda onları kaçınılmaz bir sona taşımıştı. Mat Whitecross’un yönetmenliğini yaptığı Oasis: Supersonic, grubun kurulduğu zaman ile tam olarak zirveye çıktığı Knebworth konseri arasında geçen zamanı ele almayı tercih ediyor. Böylece grubun şöhrete giden yolda ne badireler atlattığını ve grup içi ilişkiler açısından neler yaşandığını görme şansını elde ediyoruz.

Oasis’i ve Gallagherlar’ı takip edenler bilirler ki Noel ve Liam pek sevilecek tipler değildirler. Filmin en büyük başarısı; bu konuda insani bir yaklaşım göstermesi ve özellikle medya tarafından çarpıtılan gerçeklerin bizzat yaşayanların ağzından anlatılması oluyor. Grubun agresif tavrının aynı zamanda endüstrinin de beslendiği bir unsur olması ve bunun rock’n roll ruhu ile pazarlanması, müzik sektörünün altın yumurtlayan tavuğu nasıl bilinçli şekilde şekilde yarattığını da ortaya koyuyor. Gallagherlar’ın yanı sıra Bonehead, Tony McCarroll gibi isimlere yer verilmesi, belgeseli zenginleştiriyor. Dönemin Brit Pop çekişmesini görmezden gelmek önemli ve doğru bir tercih olarak duruyor. Zira Brit Pop dalgasının nasıl pazarlandığı çok incelenen bir konuydu ve belgesel, bu sulara hiç girmeyerek tamamen grup odaklı bir yol izliyor. İki saatlik süresine karşın güçlü görüntü çalışmasıyla tüm süreci oldukça eğlenceli biçimde ele alan Oasis: Supersonic, titiz ve kapsamlı bir çalışmanın ürünü olduğunu belli ediyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi