Nymphomaniac

[youtube video_id=”8V0O3hf_JMk” width=”600″ height=”350″]

Lars von Trier’in uzun zamandır heyecanla beklenen filmi Nymphomaniac’ı bölüm 1 ve bölüm 2 olarak değerlendirecek olursam ilk bölüm için müthiş, ikinci bölüm için vasat, tamamını tek bir film olarak ele alacak olursam – ki bana göre o şekilde ele alınmalı – iyi bir yönetmenin iyi bir filmi demek yeterli olacaktır. 

Joe isimli bir kadının cinselliği keşfettiği ilk günden bugüne kadarki sıra dışı deneyimlerini Trier’in gözünden seyredeceğimizi hali hazırda biliyorduk. Lakin, bölümlere ayrılan filmin bunu ne şekilde sunacağı merak konusuydu. Bu konuda Trier anlatısını kısır bir döngü üzerine inşa ederken, hikayeyi de Joe’nun kendi ağzından dile getiriyor. Klasik anlatıyı modern anlatıyla harmanlayan Trier’in bu son filminde Joe hikayesini anlatırken,  Seligman isimli yaşlı adam seyircinin olayları sindirmesine yardımcı oluyor.

Sekiz ayrı bölümde dinlediğimiz Joe’nun gerçek veya kurmaca hikayesi “aşk” kelimesine daha önce duymadığımız anlamlar yüklerken nemfomaninin giderek zarar verdiği bir ruhun kendini bulma çabasını Trier’in tarzıyla yansıtıyor. Özellikle ilk bölümde Seligman’ın, önce Joe’yu akabinde de Joe’nun avlarını balık olarak tasvir etmesi, seyircinin konuya vakıf olmasını sağlarken aradaki ince çizgiyi sonuna kadar koruması röntgenciliğin verdiği hazzı seyircinin yaşamasını sağlıyor. İlk bölümden itibaren Joe’nun kendisine ve çevresine verdiği zarar şiddetini artırırken son bölümlere doğru filmin seyirciye geçirdiği etki aynı doğrultuda azalıyor, ivme kaybediyor. 

Sözün özü Nymphomaniac’tan nefret etmek veya beğenmemek mümkün değil. Yine de Trier’in en iyi işi olduğunu veya bu konuda yapılan en iyi film olduğunu söylemek mümkün değil. 

Puan: 7,5

Öteki (The Double)

[youtube video_id=”igd7tLNKuAY” width=”600″ height=”350″]

Dostoyevski’nin aynı adlı kısa romanından İngiliz yönetmen Richard Ayoade tarafından beyazperdeye uyarlanan Öteki ne tam anlamıyla bir uyarlama, ne de başlı başına özgün bir yapım. Ayoade, Dostoyevski’nin eserinden beslenirken yarattığı distopyayı masalsı bir anlatıyla harmanlıyor. Geçmişte, geleceğin nasıl görüneceğine dair yapılan tahminler üzerine bir dünya inşa eden Ayaode Submarine ile yarattığı beklentileri de ilk filmin üzerine koyarak fazlasıyla karşılıyor. Simon’un “fiziksel” olarak tıpatıp benzeriyle karşılaşması sonrası darmadağın olan hayatını konu alan filmin başrol oyuncusu Jesse Eisenberg’in kariyerindeki yükselişi sürdürdüğü söylenebilir.

Festival sonrasında uzun uzun değerlendireceğim Öteki özetle leziz bir kara film örneği. Belki biraz iddialı olacak ama film, sadece festivalin değil şimdiden senenin en iyilerinden. Sahi yılda kaç kere böylesine sıra dışı işler seyretme şansı bulabiliyoruz ki?

Puan: 9

Bencil Dev (The Selfish Giant)

[youtube video_id=”7tEgcpTbvJ8″ width=”600″ height=”350″]

Artık zavallı çocukların oynayacak yerleri yoktu.

Hiç kuşku yok ki Bencil Dev (The Selfish Giant) deyince akla ilk Oscar Wilde’ın masal olarak da tanımlayabileceğimiz öyküsü geliyor. Zira Wilde’ın öyküsünde olduğu gibi çocuklar için Dünyada oynayacak bahçe bulmak göründüğü kadar kolay olmuyor, hikayedeki gibi bazen bahar bir türlü gelmek bilmiyor.

Clio Barnard’ın yazıp yönettiği aynı isimli film,  Arbor ve Swifty isimli iki çocuğun bahar gelmeyen dünyalarını konu alıyor. Bazen ailelerine destek olabilmek bazen ise kendileri kadar “ufak” hayalleri gerçekleştirebilmek için hurdacılık yapan Arbor ve Swifty’nin gri dünyalarında renkli olan tek şey ise aralarındaki “arkadaşlık” bağı oluyor. Barnard, bu arkadaşlığın çevresine yerleştirdiği yoksulluk ve eğitim başlıklarıyla da neden-sonuç ilişkisini irdeliyor.

Çocuk oyuncuların başarılı performanslarıyla büyüdüğü Bencil Dev, seyircinin midesine sağlam bir yumruk indirirken müzik kullanmadan da bu etkinin yaratılabileceğini kanıtlıyor.

Puan: 9

Tuhaf Kedicik (Das Merkwürdige Kätzchen)

[youtube video_id=”eL-U3goNMCk” width=”600″ height=”350″]

Altın Portakal Film Festivali’nde SİYAD En İyi Film  (uluslararası yarışma) ödülünü kazanan Tuhaf Kedicik, !f 2014 seçkisisin de dikkat çeken filmleri arasında yer alıyordu. Roman Zürcher’in yönetmenliği üstlendiği Tuhaf Kedicik “ilk film” başlığı adı altında değerlendirdiğinde oldukça “yenilikçi” ve “cesur” olarak görülse de bu, filmin iyi bir fikirle yola çıkıp, sıradanlaşmasını engellemeye yetmiyor.

Neredeyse tamamı bir evin mutfağında geçen film, sıradan bir ailenin çevresindeki nesnelerin varlığına odaklanıyor. Yakın çekimlerle zenginleştirdiği sinematografisiyle öne çıkan Tuhaf Kedicik, ne yazık ki fikir olarak başarılı eylem olarak yetersiz kalıyor.

Puan: 5

Gece Planı (Night Moves)

[youtube video_id=”WG-pkXN4s60″ width=”600″ height=”350″]

Eko-terörist grupların imza attığı eylemler suç mu yoksa birer kahramanlık örneği mi tartışmaları devam ederken farkında olmamız gereken tek gerçek, gözünü para hırsı bürüyen insanoğlunun her geçen gün Yerküreyi daha da yaşanmaz bir hale getirdiği. Kendimizden başka hiçbir canlının yaşam hakkına saygı duymadığımız gibi gelecek nesillere de bir “pislik yuvası” bırakmaya hazırlanıyoruz. Bu konuyu dert edinen Kelly Reichardt, bir barajı patlatmaya hazırlanan üç aktivistin bu eylem öncesinde yaşadıkları, eylem anında ve sonrasındaki farklı duygu ve düşünceleri iki saatlik Night Moves’ta toparlıyor. 

Bu bağlamda filmi iki bölümde ele almak daha doğru olacaktır. İlk bölümde insan-doğa ilişkisini inceleyen film, ikinci yarıda yalnızca insanın kendisine odaklanıyor. Özellikle Jesse Eisenberg’in canlandırdığı Josh karakterinin içinde bulunduğu çıkmaz, sorgulamaya ve düşünmeye yöneltiyor. Karakterler hakkındaki detayları ayrıntılarda gizlemeyi tercih eden Reichardt bu konuda da oldukça başarılı bir iş çıkarmış. Seyirci açısından yanıtsız kalan sorular ve ağır işleyen akış, filmin tek eksisi olarak görünse de Night Moves’un sevapları, günahlarından bir hayli fazla.

Puan: 7

Derinin Altında (Under The Skin)

[youtube video_id=”io92j2qqEGk” width=”600″ height=”350″]

Özellikle festival dönemlerinde bir ya da birkaç film için büyük fikir ayrılıkları oluşabiliyor. Ana akım sinemanın getirdiği alışkanlıklar sebebiyle, filmler kimilerince “anlamsız” veya “sıkıcı” olarak adlandırılırken; bir diğer grup tarafından da ilahlaştırılabiliyor. İşte tam da bu bağlamda, Scarlett Johansson isminin geçmesi bile Under The Skin’e olan ilgiyi arttırırken Glazer’in nasıl bir denemeyle beyazperdeye döneceği de büyük önem taşıyordu. 

Film kısaca, bir uzaylının, kadın bedenine bürünerek “yalnız” erkekleri avlamasını konu alıyor diyebiliriz. İnanılmaz görsel efektler kullanmak yerine daha gerçekçi düzlemde ilerleyen bir anlatı sunan Under The Skin hipnotize edici bir güzelliğe sahip.  Bu güzelliği iki bölüm halinde ele alabiliriz. İlk bölümde uzaylının neden böyle bir eylemde bulunduğu sorusuna cevap ararken; ikinci bölümde bu soru yerini uzaylının kendisini “insan” formuna yakın hissetmesi ve “insan” olma meselesine bırakıyor.

Son yıllarda beyazperdede yaşadığımız farklı deneyimlerin kısıtlı olduğunu düşünecek olursak, Under The Skin yanıtsız bıraktığı sorulara rağmen baş tacı edilecek niteliklere sahip.

Puan: 9

Sınırsızlar Kulübü (Dallas Buyers Club)
[youtube video_id=”U8utPuIFVnU” width=”600″ height=”350″]

Cafe de Flore ve C.R.A.Z.Y ile beğeni çıtamızı bir hayli yükselten Jean-Marc Vallée’nin son filmi Dallas Buyers Club, 1986 yılında HIV enfeksiyonu kapan Ron Woodroof’un yaşanmış hikayesini konu alıyor. AZT isimli ilacın hastalığa çare olması gerekiren durumu daha da kötüleştirdiğini fark eden Woodroof, alternatif yöntemlere yöneliyor ve bu yöntemler onu aynı virüse çare arayan diğer hastaları bir çatı altında buluşturacağı Dallas Buyers Club’ı kurmasına yol açıyor.

Ödül döneminin en çok konuşulan filmlerinden biri olması ziyadesiyle büyük ses getiren Dallas Buyers Club’ta Jean-Marc Vallée birçok derdini beyazperdeye aktarmış. Öncelikle ilaç firmalarının günümüzde yalnızca kar amacı güden birer kuruluş olduğu gerçeğini sektörün bu şekle büründüğü ilk yıllarda yaşanmış bir hikayeyle dile getiriyor olması filmin en cesur hamlesi. Zira AIDS’in yalnızca eşcinsel ilişkiyle bulaştığını düşünen bir toplumun hastalığa karşı bakış açısı da aynı kararlılıkla dile getiriliyor. Lakin, ne dönemin şartlarının başarılı şekilde aktarılması, ne de yönetmenin dert ettiği konuların önemi filmin senaryosunun açıklarını gizlemeye yetmiyor. Üstelik her ne kadar Matthew McConaughey ve Jared Leto’nun performansları göz doldursa da ciddi fiziksel değişim gösteren oyuncuların  her ödül döneminde olduğu gibi gereğinden fazla övülmesi de cabası.

Özetle, oldukça iyi bir yönetmenin sıradan bir filmi diyebiliriz Dallas Buyers Club için. İzlenmeli ama çok da beklenti içine girilmemeli.

Puan: 6


Pussy Riot: Bir Punk Duası (Pokazatelnyy Protsess: Istoriya Pussy Riot)

[youtube video_id=”ALS92big4TY” width=”600″ height=”350″]

Ak Parti hükümetinin akıl almaz hırs ve politikaları karşısında daha fazla sessiz kalamayarak başlatılan Gezi Parkı eylemleri dünyanın içinde bulunduğu kaotik ortamın ülkemizdeki yansımalarından biri olarak görülebilir. Yunanistan, Rusya, Brezilya, Mısır kısacası dünyanın dört bir yanı hükümetler ile halklar arasındaki savaşa sahne oluyor. Ve öyle gözüküyor ki 3.Dünya Savaşı ülkeler arasında değil halklarla hükümetler arasında olacak.

Otoriteryan Rusya’da sisteme karşı eylemler düzenleyen “Pussy Riot” isimli feminst aktivist grubun üç üyesinin Putin’i ve kiliseyi hedef aldıkları gösterileri nedeniyle demir parmaklıklar arkasına gönderilişlerini beyazperdeye aktaran Pussy Riot:Bir Punk Duası yaşananların gerçek yüzünü gösterdiği için oldukça değerli bir belgesel. Bugün ülkemizde fikir suçundan yargılanan insanlar hakkında bilgi edinmekte oldukça zorlandığımız gerçeğiyle yüzleşecek olursak Pussy Riot üyelerinin tüm dünyada yankı uyandıran eylemlerinin sebep-sonuç ilişkisini objektif bir biçimde gözlemleme şansı bulabilmenin önemli olduğunu düşünüyorum.  

Puan:7

Güncellenmektedir tıklayınız…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi