Spies & Glistrup (Sex, Drugs & Taxation)

[youtube video_id=”urqQQzh1BCs” width=”600″ height=”350″]

Reconstruction gibi bir başyapıttan sonra bendeki kredisi sonsuz olan Christoffer Boe, son filmi Spies & Glistrup’ta gerçek bir hikayeyi gerçek olmayabileceğini iddia ettiği eklemelerle anlatıyor. Bu yaklaşımın, Boe’nun beslendiği ana damar olduğunu; hatta yönetmenin kendine açtığı bu oyun alanının anlatılarını zenginleştirdiğini söyleyebilirim. Filmde zengin bir iş adamı ile avukatının gerçek olaylara dayalı yükselme öyküleri, yönetmenin oyun alanına girdikçe renklenirken gerçeklere döndükçe sararıp soluyor. Özellikle ilk yarım saatte Danimarka yasalarının altını üstüne getiren film parlak bir açılış yapamasa da Pilou Asbaek ile Nicolas Bro’nun performansları, Boe’nun fantezi alanıyla birleşince ortaya keyifli bir seyirlik çıkıyor. İnişli çıkışlı temposu nedeniyle 110 dakikalık süresinin fazla olduğunu düşündüğüm film, yönetmenin en kaliteli seyirliği değil ama önceki çalışmalarının aksine bir dönem draması üzerinden giriştiği bu deneme bir şansı hak ediyor.

Puan: 6,5

Öteki (The Double)

[youtube video_id=”xWhikLYeSQ0″ width=”600″ height=”350″]

Dostoyevski’nin aynı adlı kısa romanından uyarlanan “Öteki”, daha ilk sahnesinden itibaren tamamı rüyadan ibaret bir film havası uyandırıyor. Hatta filmin merkezinde yer alan Simon karakterinin uyanarak olaylara müdahale etmesi gerektiğini hissediyoruz. Henüz ikinci kez bir uzun metraj yöneten Richard Ayoade’nin başarısı da burada yatıyor. Silik bir karakter olan ve insanların kendilerini yaptıkları işlerle tanımlayabildiği zamansız bir distopyada bürokrasinin çarkları içinde sıkışmış halde bulunan Simon’ın, tıpatıp benzerinin ortaya çıkmasıyla oluşan kara film estetiği, filmin her karesine mükemmel şekilde siniyor. Özellikle set tasarımı ve ışık kullanımı, usta bir yönetmenin elinden çıkmış havası veriyor.

Filmin, Dostoyevski’nin romanından farklılaştığı noktalar ise romanın günümüze göre oldukça iyi analiz edildiğini hissettiriyor. Bu noktada hikayenin içindeki bazı parçalar ise kara komedi yapısına zarar vermiyor değil. Özellikle genç kitleyle de bağlarını koparmak istemeyen Ayoade, anlatısının yer yer bir lise komedisine ya da ezik ve havalı gencin aralarındaki basit bir mücadeleye dönmesini engelleyemiyor. Sonuç olarak Öteki, kara film ile distopyayı birleştiren başarılı bir film olmasına karşın başyapıt olarak nitelendirmek, abartı olacaktır.

Puan: 7,5

Büyük Usta (Yi Dai Zong Shi)

[youtube video_id=”uC5amKLgnFU” width=”600″ height=”350″]

Usta yönetmen Wong Kar-Wai’nin 5 yıl sonra sinemaya dönüşünü müjdeleyen Büyük Usta, özellikle son yıllarda yeniden hatırlanan ve sık sık beyazperdede karşımıza çıkmaya başlayan kung-fu ustası Yip Man’in yaşamından kesitler sunuyor. Tony Chiu Wai Leung’un hayat verdiği Yip Man’in wing chun dövüş sanatında ustalaşması ve bu sanatın Çin sınırları içerisinde öğretilmesi görevini alması ile başlayan hikaye, arka planında Çin-Japonya savaşına yer verirken Yip Man, Zhang Ziyi tarafından canlandırılan Gong Er ile de yakınlaşmaya başlıyor.

İkinci Dünya Savaşı öncesi Çin’i ve sonrasında Hong Kong’u yetkin bir sinematografi ile yansıtan ve dingin dövüş sahneleri ile kung fu’nun savunma sanatı olma yönünü öne çıkaran Büyük Usta şaşırtıcı biçimde düzensiz bir senaryoya sahip. Özellikle filme girip çıkan karakterlerin işlevsizliği ve Wong Kar Wai’nin döneme dair çok şey anlatma ve gösterme isteği, izleyicinin dikkatinin sürekli dağılmasına neden oluyor. Merkezde yer aldığını düşündüğümüz Yip Man, bir noktadan sonra bu özelliğini Gong Er’e bırakıyor. Zhang Ziyi’nin müthiş oyunculuğu ise senaryodaki sıkıntıları örtmeye yetmiyor.

Puan: 6

Rüzgar Yükseliyor (Kaze Tachinu)

[youtube video_id=”imtdgdGOB6Q” width=”600″ height=”350″]

Steven Spielberg’in, Hayao Miyazaki’nin 1979 yılında çektiği ilk uzun metraj animasyonu “Cagliostro Şatosu” için “yapılmış en iyi macera filmi” dediği iddia edilir. Kimilerince düş fabrikası olma yönüyle Spielberg ile karşılaştırılan Miyazaki ise 50 yıla yaklaşan uzun kariyerini, belki de en “Spielbergvari” filmiyle sonlandırıyor. Fakat bunu kendi yoluyla gerçekleştirmeyi ihmal etmiyor.

“Rüzgar Yükseliyor”, iki Dünya Savaşı arasında geçen dönemi ele alan; geniş açı ve kalabalık planları, epizodik anlatımı ve müzik kullanımı ile tarihi bir epik film. Uçak mühendisi olmak isteyen başkarakter Jiro’nun hayallerini gerçekleştirme sürecini takip ederken aynı zamanda Japonya’nın durumuna da dikkat çekiliyor. Miyazaki, elini korkak alıştırmadan ülkenin içinde bulunduğu sefaleti sık sık vurgularken karşısına ise endüstrileşen Almanya ve ABD gibi devletleri koyuyor. Fakat militarizme övgünün yerini Jiro’nun rüya sekansları alıyor. Savaşa giden yolda uçak üretiminin yok etme amacını taşıması ile Jiro’nun kendi hayallerini gerçekleştirme düşüncesi iç içe geçiyor. Miyazaki bu noktada kendi sinema anlayışı çerçevesinde Jiro’nun peşinden gitmeyi yeğliyor.

Hayaller sürekli olarak savaşın gölgesinde kalsalar da hayali bir karakter olan Kont Caproni’nin belirttiği gibi onlara ulaşmak için bazı fedakarlıkların yapılması gerekiyor. Yeri gelince birçok canı, bazen ise sadece en sevdiğinizi kaybetmek; bu uğurda harcamanız gereken bir bedel olarak karşınıza çıkıyor. Bombardıman uçaklarının yakıp yıktığı kentler hep uzakta, bir kabusmuş gibi sunulurken kendimizi Jiro’nun heyecanına ortak olmuş bir halde buluyoruz. “Rüzgar Yükseliyor” kitlesel acıyı ve kayıpları ön plana çıkarmıyor, onun yerine birey üzerinden oldukça realist ve cesur bir hikaye anlatıyor. Japonya’nın sefaletini eleştiren yanıyla sağcıların, ölümlere yol açan uçak tasarımcısı başkarakteri ile solcuların tepkisini çeken yönetmenin hedefi on ikiden vurduğu söylenebilir.

Prenses Mononoke sonrası sinemayı bıraktığını söylese de Ruhların Kaçışı ile muhteşem bir dönüşe imza atan Miyazaki’nin bu sefer geri dönmeye niyeti yok gibi. Dönmese bile en azından onu nerede bulacağımı biliyorum: Bir leitmotif olarak Thomas Mann’ın “Büyülü Dağ”ında Jiro ve Kont Caproni ile birlikte şarabını yudumluyor olmalı.

Puan: 8,5

Dom Hemingway

[youtube video_id=”vHOWTGto4AM” width=”600″ height=”350″]

Matador ve Av Partisi gibi vasat üstü suç komedilerine imza atan Richard Shepard, son filmi Dom Hemingway’de Jude Law rüzgarını da arkasına alarak Guy Ritchie’yi hatırlatan bir tarzın peşinde koşuyor: Hızlı kesmeler, geveze suçlular, işlerin ters gitmesi ile yaşanan komik anlar vs. Hatta Shepard’ın bir adım daha öteye giderek karizmatik suçluyu alaşağı etmekten çekinmediğine tanık oluyoruz.  Bu yenilikçi denemenin önünü kesen ise neresinden tutsan elinde kalan bir senaryo oluyor. “Karizmatik bir suçlu mu, aile babası mı, dünyanın en iyi hırsızı mı yoksa hiçbiri mi?” sorusuna doksan dakika boyunca cevap aramaya çalışan ama birine bile doğru düzgün cevap veremeyen filmde senaryonun akışı akıllara zarar bir biçimde ilerliyor. Hatta bir noktada düğümlenen hikayeye çözüm “şans sarkacı” gibi bir kavramla Madonna’ya yaraşır bir biçimde bulunuyor. Jude Law’ın yer yer aşırı oyunculuk parçalamaktan nefes nefese kaldığı; buna karşın Demian Bichir’in ve Richard E. Grant’ın göründükleri her sahnede Law’dan rol çaldığı “Dom Hemingway”, komedi anlamında filmden ayrı duran güzel anlar (ve geri kalanında ırkçılığın dibine vuran) barındırsa da inandırıcılıktan uzak, dağınık bir yapım.

Puan: 4

Şu An Muhteşem (Spectacular Now)

[youtube video_id=”XDTBLSkUmYk” width=”600″ height=”350″]

İlk bakışta Spectacular Now’dan fazla bir şey beklemek mümkün değil: Hayatı hızlı yaşayan lise son sınıf öğrencisi Sutter’ın gerçek aşkı bulması ve kendi özüne dönmesi şeklinde özetlenebilecek konusu, sinemada defalarca işlenmiş bir altın madeni. Filmin beklenti yaratan özelliği ise Miles Teller’ın hayat verdiği Sutter karakterinin, bu filmden beklemeyecek ölçüde çok boyutlu işlenmesi. Fakat Sutter’ın geçirdiği dönüşümün aksine bu dönüşümü sağlayan yan unsurlar oldukça silik. Babası ile olan ilişkisi tamamen klişelere dayalı ve aşkı bulduğu Aimee karakteri yeterince derinleştirilmediği gibi Shailene Woodley tercihi bu rol için oldukça yanlış bir tercih olarak görünüyor. Tamamen beklentilerimize uygun gelişen senaryo, dingin anlatım çabalarına ve açık uçlu sonuna rağmen türdeşlerine göre bir fark yaratamıyor.

Puan: 5,5

Pislikler Çetesi (The Dirties)

[youtube video_id=”uVnafRhl6Nc” width=”600″ height=”350″]

The Dirties’i iki ayrı film olarak ele alabilirim: İlk yarısı özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde ve İngiltere’de yaşanan “bullying” (çocuklardan kurulu bir grubun başka çocuklara tavır alıp şiddet uygulamaları şeklinde özetlenebilir) sorunu üzerine oldukça eğlenceli, klasik filmlere selam gönderen esprileri ve sempatik oyunculuklarıyla şu ana kadar ifistanbul’da karşıma çıkan en keyifli iş. İkinci yarısı ise kendisini ciddiye alan, ustaca göndermeler yerine Columbine’ı ve Elephant’ı gözümüze sokarak gidişatını belli eden, konuyla ilgili yeni bir şey söylemeyen bir yapıya sahip. Bütün filmi kaydederek film içinde film anlatısı sunan kameramana kişilik katma çabaları, parodi üzerinden daha etkili olabilecek anlatının ters yüz edilerek filmin kendi kendisinin bir parodisi haline gelmesi, eksik yönleri oluşturuyor. Filmin ortasında direksiyon kıran anlatıdaki bu geçişin altının doldurulamaması; basit diyaloglar ve gerçeklikten uzak kırılma anları aracılığıyla hikayenin zayıflaması, eldeki güzel malzemenin ziyan edilmesi anlamına geliyor.

Puan: 5,5

Yarından Kaçış (Escape From Tomorrow)

[youtube video_id=”1nfU_5NWBoE” width=”600″ height=”350″]

İşinizden kovulduğunuzu öğrendiğiniz gün eşiniz ve iki çocuğunuzla Disneyland’in keyfini çıkarabilir misiniz? Escape From Tomorrow’un baba figürü Jim, bunu kendi yoluyla denemeye kalkınca hayallerin gerçek olduğu bu yerde pek de normal bir film beklemememiz gerekiyor. Yönetmen Randy Moore’un Disneyland’den çekim izni almaya çalışmak yerine gerilla tekniğiyle kotarttığı film teknik açıdan ilginç bir deneyim olsa da fallik objelerin cirit attığı ve hatta ilk 1 saatinden sonra neredeyse Brazil’e öykünmeye çalışan senaryonun derdi pek anlaşılamıyor. “Reklamın iyisi kötüsü olmaz” dedirten yapımın ıslak düşlerden marka ve popüler kültür bombardımanına sert geçişi, yönetmenin de böyle bir derdi olmadığını ortaya koyuyor.

Puan: 5

Derinin Altında (Under The Skin)

[youtube video_id=”io92j2qqEGk” width=”600″ height=”350″]

Bazı filmler hakkında yargısal çıkarımlar yapmaya çalışmak, Donnie Darko’da korku ve sevgi doğrusu üzerinde bir noktayı işaretlemek kadar saçma olabiliyor. Under The Skin, sevmenin ya da nefret etmenin ötesinde salondan çıktıktan sonra başlayan filmlerden.

Film, kabaca uzaylı bir kadının İskoçya’daki yalnız erkekleri ağına düşürmesi gibi bilimkurgu ve film-noir türlerini bir araya getiren bir hikayeye sahip olsa da Jonathan Glazer’ın muazzam sinematografisi, neredeyse ortasından (döngüsel olarak da yorumlanabilir) başlayan ve ani iniş çıkışlardan kaçınan hikayesiyle buluşarak ilginç bir deneyim sunuyor. Perdeye yansıttığı hikaye özelinde seyirciyi bilgilendirmek gibi bir amacı olmayan Glazer’ın tercihi, distopik bir anlatıma yer vermekten öte Scarlett Johansson tarafından canlandırılan karakterin dönüşümüne odaklanma isteği olarak yorumlanabilir. Dünyaya bir görev amacıyla gelmiş uzaylı ile insan arasındaki yabancılaşmanın doruğa çıktığı anlar, izleyicide özellikle başka bir İngiliz sinemacı olan Nicolas Roeg’u hatırlatan bir tat bırakıyor. Birinci sınıf ses, müzik ve kamera kullanımı ile teknik açıdan bir başarı olan Under The Skin’in hikayesinde bilinçli boşluklar bıraktığını ve bu boşlukların rahatsızlık uyandırdığını söyleyebilirim. Filmde karşımıza çıkan bazı karakterlerin işlevlerine hiç değinilmemesi, izleyiciyi metni sorgulamaya yönlendirse de filmine ekstra müdahalelerden kaçınan Glazer yer yer bu durumu abartıyor. Yine de dokuz yıl sonra beyazperdeye dönen yönetmenin ve fetiş-ötesi başrol oyuncusunun belirli kalıpları ve tanımları zorladığını görmek oldukça zihin açıcı.

Puan: 7,5

Kısa Dönem 12 (Short Term 12)

[youtube video_id=”H8QxAYxNRgs” width=”600″ height=”350″]

Bir ülkenin çocuklarına iyi bir gelecek sağlayamadığını ve bu çocukların bir sığınma evinde yaşamak zorunda kaldıklarını düşünün. İşte Short Term 12 başlarda yavaşça, sonlara doğru ise açık ve net bir şekilde Amerika’nın çocuklarının öyküsünü anlatıyor. Filmin başındaki tanışma sahnesinde sığınma evinde çalışmaya başlayacak olan Nate’in gözünden olayları takip edeceğimizi düşünüyoruz ama Nate bile bizim için bir üçüncü şahısa dönüşüyor. Zamanla hepimizin Nate kadar bu ortama yabancılaştığımızı, sorunlara sırtımızı çevirdiğimizi anlıyoruz. Aileleri ya da toplum tarafından dışlanan bu gençlerin hayallerine dokundukça ve onlara saygı gösterdikçe filmle olan bağımız da kuvvetleniyor. Ülkemizde bürokrasinin yarattığı sorunlara aşina olmamızdan dolayı çocukların sorunları çok da yabancı gelmiyor. “Çocukların gerçek ailesi kimlerdir?” sorusu kafamızı karıştırıyor. Zamanla sığınma evinde çalışan Grace ile Mason’ın aşk hikayesinin ön plana çıkması ve yönetmenin vermek istediği umut dolu mesajlar fazlasıyla hesaplı görünse de Short Term 12’nin tek sıkıntısının bu olduğunu söylemek mümkün.

Puan: 7

Bencil Dev (The Selfish Giant)

[youtube video_id=”jrHcLLWCVI0″ width=”600″ height=”350″]

Oscar Wilde’ın Bencil Dev adlı masalında çocukların kendi bahçesinde oynamasına izin vermeyen bencil bir devin öyküsü anlatılır. Bencil Dev ne zaman ki çocukların oynamasına izin verir, bahçesine çöken kış mevsimi de bahara dönüşür. Clio Barnard’ın aynı isimli filminde ise bahçede oynayan çocuklar için baharın çok uzaklarda kaldığı söylenebilir. Filmde sadece çaldıkları kabloları ve buldukları hurdaları satarak hayatlarını sürdürmeye çalışan iki arkadaşın öyküsü yer tutmaz. Çocukların yaptıkları işler; ailelerinin, okullarının işlevsizliğini ortaya koyar. Elektrik faturasını ödemeyen ailelere destek olmak için elektrik kablolarını kesip satma hayalleri kurmak da, ucu bucağı görünmeyen tellerin işlevini sorgulatır bize. Otomobillerle aynı yolu paylaşan hurda arabalarının tezatlığı, endüstrinin kıyısından köşesinden geçinmeyen çalışan kır insanlarının yüzüne umut ve umutsuzluk ikilemi olarak yansır. Başka bir hayat mümkün müdür acaba? İngiltere’nin toplumsal gerçekçi sinemasından beslenen Barnard’ın filmi; hiç müzik kullanmadan anlatısını kırsalın kendi akışına bıraktıkça, izleyicinin çığlığı da o sessizliğe tezat oluşturacak derecede güçlü çıkacaktır.

Puan: 8

Sırları Çalıyoruz: Wikileaks’in Öyküsü (We Steal Secrets: The Story of Wikileaks)

[youtube video_id=”4VpXRqa7AOE” width=”600″ height=”350″]

2010 yılında Wikileaks aracılığıyla Afganistan ve Irak savaşına ait gizli belgeler tüm dünyaya açıklanmış, özellikle ABD hükümeti tarafından siber suçlara karşı bir cadı avı başlatılmıştı. Wikileaks’in kurucusu Avustralyalı aktivist Julian Assange ise çok tartışılan bir figür olarak görsel medyada en çok aranan isim haline gelmişti.

Alex Gibney’in filmi 2010 yılı içerisinde yaşanan bu krizleri bir belgeselciden çok kurmaca yönetmeni gibi ele alarak ahlaki çıkarımlar yoluna gidiyor. 130 dakika boyunca direkt Assange hariç Assange yanlısı kişiler, iş arkadaşları, düşmanlar kendi görüşlerini açıklamaya çalışsalar da yönetmenin gölgesi rahatsız edici bir hal alıyor. İfşa edilen belgelerin yarattığı etkiler göz ardı edilerek onu yayan ya da parçası olan kişilerin neler yaşadıkları anlatılırken kullanılan kesin yargılar, 1-2 görüşü neredeyse doğru olarak kabul ederek onun üzerinden bir anlatım tutturmak, henüz sonuçlanmamış bir süreci etkilemeye çalışmanın ötesine gitmiyor. Filmin geçen yıl bilgileri ifşa etmekle suçlanan Er Bradley Manning davasının başladığı bir dönemde gösterime girmesi ya da filmin adında kullanılan “We Steal Secrets” (Sırları çalıyoruz) cümlesinin Wikileaks çalışanlarından biri tarafından değil de bir gizli servis görevlisi tarafından kullanılması oldukça manidar. Karşımızda ikinci bir Wikileaks: Beşinci Kuvvet (The Fifth Estate) vakasının olduğu söylenebilir.

Puan: 4

Mistaken For Strangers

Mistaken For Strangers, tanıtımında belirtildiği gibi The National hakkında bir film değil. Tam da bu nedenle The National hakkında bir film. Uzun canlı performanslar, grubun kişisel tarihi ya da bilinmeyenleri gibi bilgiler arayanlar için The National hakkında bir film değil. İki kardeşin ilişkisini farklılıkları açısından ele alırken hatalarını ve sevaplarını içtenlikle, açık ve net sergilediği için tam da bir The National filmi. Matt Berninger, bir avuç insana çalarken on yıl içerisinde binlerce kişiye ulaşan bir müziğe evrilmelerinin nedenini içtenliklerine ve insanlara dokunmayı başarmalarına bağlarken kardeşi Tom Berninger de belki farkında olmadan bu yönde bir film ortaya çıkarmış. Sürekli sallanan bir kamera, kendilerini canlandıran ne eksik ne fazla karakterler. Filmi başarıya ulaştıran bu nokta aynı zamanda zaaflarını da kapsıyor. Örneğin kardeşlik mevzusunun işlendiği bir filmde neredeyse tamamı kardeşlerden oluşan grubun üyelerine pek de söz verilmiyor. Hani tüm ilgiyi yakışıklı solist toplar ya, Mistaken For Strangers da solistinin sesinin güzel olduğu ama basçısının, davulcusunun hakkının yendiği içten ama kafası karışık bir filme dönüşüyor.

Puan: 6

Sınırsızlar Kulübü (Dallas Buyers Club)

[youtube video_id=”U8utPuIFVnU” width=”600″ height=”350″]

En son Acı Reçete (Side Effects) ile gerilim yönü ağır basan bir şekilde mercek altına alınan ilaç sektörü, “Dallas Buyers Club”da gerçek hayattan esinlenen bir anlatının çıkış noktasını oluşturuyor. Sert-maço Amerikalı Ron’un AIDS olduğunu öğrenmesiyle hayatının değişmeye başlaması;  gerek bahsi geçen sektörün ipliğinin pazara çıkarılmasına gerekse farklı cinsel tercihlere sahip bireylerin Amerika’nın en tutucu eyaletlerinden biri olan Teksas’ta yaşam çabalarına odaklanmamızı sağlıyor. Her ne kadar başrollerde Matthew McConaughey ile Jared Leto etkileyici performanslar sunsalar da özellikle yardımcı rollerin eksikliği ile oluşan hikayedeki oturmamışlık hissi, senaryonun zayıflıkları olarak göze çarpıyor. Görece minimalist havasına karşın Jean Marc Valee’nin filmi görsel açıdan sınırları zorluyor ama “suç”un ve “suçlu”nun tanımını yaparken Ron’un hizmet ettiği grubun çıkarlarını görmezden geliyor.

Puan: 6

Güncellenmektedir tıklayınız…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi