İtalyan korku filmi türünün efsane isimleri Dario Argento ve Mario Bava’nın izinden giden, stilize bir Amerikan giallo filmi olan Eyes of Laura Mars, bizi eski korku filmlerinde karşımıza çıkan ve klasik diyebileceğimiz ögelerle modanın en parlak zamanlarını yaşadığı 70’li yıllarda geçen bir hikâyeye götürüyor.

İtalya’da başlayan bir furya olan ve korku filminin alt türü kabul edilen giallo filmlerin en belirgin özelliği, izleyiciyi ters köşeye yatıran bakış açıları sunuyor olmasıdır. Bu tür filmlerde anlatıcı genellikle suçun görgü tanıdığıdır ve filmin doruğa ulaştığı kısım ise suçluyu ortaya çıkarma eğilimi taşır. Suçlu, filmin sonuna kadar ortaya çıkmaz ve bu durum, kıyafetlerden filmde kullanılan objelere kadar her şey seyircinin dikkatini dağıtmak üzere tasarlanarak desteklenir. Giallo türü filmler çoğunlukla psikanalitik yorumlara açıktır. Son olarak The Neon Demon’ın evreninde karşımıza çıkan New York’un fazla cilalanmış ve oldukça şaşalı moda dünyasında geçen hikâyesiyle Eyes of Laura Mars, türevlerinden fazlasını vadetmemekle birlikte hikâyenin kırılma noktasındaki yöntemiyle diğerlerinden ayrılıyor diyebiliriz.

Antonioni’nin kült filmi Blow-up (1966)’ı hatırlarsınız. Julio Cortazar’ın kısa hikâyelerinden sinemaya uyarlanan filmde bir fotoğrafçı kaza eseri çektiği fotoğraflar ile aslında bir cinayetin tanığıdır. İzleyicinin gerçeklik algısıyla oynayan Blow-up’a benzer yanlarıyla dikkat çeken Eyes of Laura Mars’ta ise hikâyenin merkezinde başarılı ve ünlü bir moda fotoğrafçısı var aslında. Onu, Thomas’tan ayıran cinayeti gören kamerası değil, bizzat gözleridir. Evet, Laura Mars’ın gözleri cinayetleri görür üstelik katilin gözünden. Daha da fenası, tüm kurbanlar yakın arkadaşları ve çalıştığı insanlardır. Onların ölümünü engelleyememenin tedirginliğine kendi sırasını bekliyor oluşunu da eklersek oldukça sağlam bir itici gücü olan dramayla karşı karşıyayız diyebiliriz. Katilin kim olduğunu öğrenmek, Laura Mars’ın kurban edilip edilmeyeceğini bilmemek ve onun bu görüntüleri neden gördüğünün cevabı filmi izlemek için yeterli sebepler aslında. Ta ki finale yaklaşırken gittikçe yükselen gerilimin gereksiz bir asansör sahnesiyle alt üst olduğu gerçeğiyle yüzleşene kadar. Bu sahneye kadar, Laura Mars’ın şoföründen tutun da eski kocasına kadar herkes birer şüpheli olarak karşımızda duruyor. Hatta kimi sahneler bize ana karakterin şizofreni olabileceğini bile düşündürebiliyor. Çıkış noktası bu kadar kuvvetli ve açıkçası dikkat çekici olan bir hikâyenin temelini “gerçek sevgi”ye oturtmaya çalışmak benim için her zaman zayıf bir nokta oldu.

Ahlak Bekçiliğine Karşı Ahlakçı Bir Yaklaşım

Hitchcock’un Pyscho’sundan da görsel stil bağlamında fazlasıyla izler taşıyan film, çözüm noktasında Norman Bates’in ahlakçı bakışından da nasibini alıyor. Tam da bu noktada bir seyirci olarak beni rahatsız eden şey, bunun kör göze parmak sokularak yapılması diyebilirim. Bu ahlakçı bakışın tam karşısında durmaya çalışırken, ince bir zekâ belirtisinden hiçbir eser olmaması, söz konusu sahneyi ahlakçı bakışın mağduru yapıyor. Laura Mars karakterinin hikâyede sadece “kapitalist dünyanın sömürülen kadını” profiliyle sınırlandırılması, moda fotoğrafçılığı üzerinden ele alınan reklam dünyasına ve toplumsal şiddete karşı bu noktada yapılan söylemlerin yetersizliği ve neredeyse her birinin havada kalması filmi talihsiz bir noktaya taşıyor. Katil neden kahverengi, deri bir eldiven giyiyordu? Laura Mars’ın odasında yer alan aynalar stilize olması dışında bir anlam ifade ediyor muydu? Laura Mars’ın tüm cinayetleri görmesini psişik bir bağlantıyla açıklayabilir miyiz ve bu bağlantı nedir? Katilin cinayeti işledikten sonra kurbanının gözünü bıçakla çizmesi sadece bir seri katil işareti miydi yoksa daha fazlasını aramalı mıydık? İşte bu soruların tümü cevapsız kalıyor, üstelik seyirciye hiçbir alan bırakmadan. Keşke John Carpenter, biraz olsun özgür bırakılsaydı diyebiliyoruz.

Faye Dunaway’in filmografisinde yer alan performanslarını aşamayan ve hatta tekrar eden oyunculuğu ile moda dünyasına yapılan zorlama eleştirilere rağmen Eyes of Laura Mars, 70’leri yansıtmayı başaran güçlü görsel ve işitsel atmosferiyle kusurlarına rağmen izlenebilir bir film.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi