Tarih kitaplarında öğrendiğimiz savaşların artık soyunun tükendiği bir dünyada yaşıyoruz. Meydan muharebeleri tek göz odalara, askerler yerlerini insansız araçlara bıraktı, fakat medeniyet ve dur durak bilmeyen savaşı sivil ölümlerinin önüne hâlâ geçemiyor. Şu bir gerçek ki savaşta her zaman yıkım alanında kalanlar masumlar olur. Ölüm Emri’nin (Eye in the Sky) odağı tam da bu: uzak diyarlardaki düşmanla sürdürülen savaşta birkaç metreyle hayatını kaybedecek siviller.

Albay Katherine Powell (Helen Mirren)’ın uzun yıllardır takip ettiği radikal İslam örgütünün İngiliz ve Amerikan liderleri Kenya’nın Nairobi kentinde takibe alınır. İngiltere önderliğinde Birleşik Devletler ve Kenya’nın ortak yürüttüğü operasyonun amacı liderleri canlı ele geçirmektir. Powell’ın emir aldığı Korgeneral Frank Benson (Alan Rickman) ise hukuki ve siyasi liderlerle operasyonu takip etmektedir. Bir yandan Las Vegas’tan Steve Watts (Aaron Paul) ve Carrie Gershon (Phoebe Fox) İnsansız Hava Aracı’nın (İHA) pilotluğunu yapmaktadırlar. Terörist liderlerin konum değiştirip örgüt elindeki bölgeye geçmesiyle operasyon canlı ele geçirmekten, İHA’nın atacağı bombayla etkisiz hale getirmeye dönüştürülür fakat bombanın etki alanında masum bir kız çocuğu vardır. Canlı bomba eylemi gerçekleştirmeye hazırlanan örgütü yok etmek için zaman Albay Powell’ın aleyhine işler. Masum kızın hayatını kurtarmaya yönelik çalışma devam ederken hukukçuların ve siyasetçilerin doğabilecek sonuçlara yönelik takınacakları tutum liderlerin savaş ve etik tartışmaları üzerinden irdelenmektedir.

Filmin ilk bakışta en dikkat çekici noktası başarılı bir kadroyu barındırması. İki farklı yapımda canlandırdığı Kraliçe II. Elizabeth rolleriyle hem Oscar hem Tony Ödülleri kazanan Helen Mirren’ın Katherine Powell portresi çok başarılı. Yıllarını takip ettiği teröristlere harcayan ve amacına bu kadar yaklaşan üst düzey bir askerin hırsı, şiddeti yataktan uyandığı andan itibaren kendini hissettiriyor. Son kez perdede izlediğimiz Hans Gruber’la hafızalara kazınıp Severus Snape’le ölümsüzleşmiş Alan Rickman’ın performansının da aşağı kalır yanı yok. Özellikle görevin ilerlemesi için şart olan hukuki ve siyasi tarafları ikna sürecinde başarılı bir asker portresi çizmiş. Asker olsa bile Powell’ın aksine duruma ve doğurabileceği sonuçlara daha objektif bakabilen Korgeneral Benson’ın insani tarafına kısa da olsa göz atabilmek karakteri daha da değerli kılan bir başka faktör. Breaking Bad’in Pinkman’ı Aaron Paul’un küçük kızla arasına giren tetiği çekme süreci de izlenilmeye değer.

Bombalar Patlarken Seyirci Sadece İzleyebilir

Başından sonuna kadar gerilimi tırmandıran bir film çıkarmış yönetmen Gavin Hood. Powell’ın eksi üçüncü kattaki ana kontrol odasına girmesinden Nevada üzerine parıldayan günün ilk ışıklarına kadar sunulan duygudan ödün verilmiyor. Yeni dünya savaşının askeri, politik, hukuki düzlemini seyirciye sunuşu ise sosyal medya veya haberlerde denk geldiğimiz terörist yuvalarının bombalanma harekatlarına ışık tutuyor; özellikle savaş etiğini ve çocuk gibi masum bir süjenin zarar görme ihtimaliyle. Filmin, “Masumun ölümü mü yoksa masumların ölebilme ihtimali mi?” üzerine kurduğu ikilemle seyirciyi esir aldığı bir gerçek. Filmde seyirci haliyle bir tarafı tutabiliyor, ‘Ben olsam…” anını yaşatıyor ve film seyircinin düşünebileceği her ihtimali ve sonucu tartışarak ona masada bir sandalye sunuyor.

Türkiye seyircisi için, özellikle son birkaç aydır yaşanılan süreç de göz önünde bulundurulunca, duygusal olarak daha da etkili bir his sunduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Bombaların birbiri ardına patladığı sivillerin, masumların, tanıdıklarımızın öldürüldüğü ‘nokta’ savaşında izlediğimiz sahneler hafızaya kazınası cinsten. Terörist karargahta mikro-İHA üzerinden izlediğimiz canlı bombalarının hazırlanışı tüyleri diken diken ediyor. Patlayan bombalar bizim için ne kadar yıkıcıysa hazırlanış sürecine – bir kurgu üzerinden bile tanıklık edilse de – bir o kadar ürpertici. Çünkü o hazırlığın sonucunu hepimiz pekâlâ biliyoruz, yaşıyoruz.

Biz bilgisayarda, konsolda savaş oyunları oynayaduralım gerçeklikte savaş aynı formatla devam ediyor. Her daim savaşın en yıkıcı sonuçlarına katlanan sivillere ve onlardan bağımsız gelişen dostun düşmanın çevresindeki kontrolü kimin üstlendiğiyle ilgili başarılı bir film Eye in the Sky. Yapım devlet veya terörizm olgularından hiçbirinin yanında yer almıyor; propaganda yapmıyor. Masumun hakları, siyasi ve askeri çıkar ve bireylere indirgendiğinde üst-alt ilişkisindeki otoritenin üstünlüğünü sunuyor ve sunuş başarılı. Eye in the Sky savaş, gerilim türü takipçileri kadar ‘sivil’lerin de izlemesi gereken bir film.

Tarih kitaplarında öğrendiğimiz savaşların artık soyunun tükendiği bir dünyada yaşıyoruz. Meydan muharebeleri tek göz odalara, askerler yerlerini insansız araçlara bıraktı, fakat medeniyet ve dur durak bilmeyen savaşı sivil ölümlerinin önüne hâlâ geçemiyor. Şu bir gerçek ki savaşta her zaman yıkım alanında kalanlar masumlar olur. Ölüm Emri’nin (Eye in the Sky) odağı tam da bu: uzak diyarlardaki düşmanla sürdürülen savaşta birkaç metreyle hayatını kaybedecek siviller. Albay Katherine Powell (Helen Mirren)’ın uzun yıllardır takip ettiği radikal İslam örgütünün İngiliz ve Amerikan liderleri Kenya’nın Nairobi kentinde takibe alınır. İngiltere önderliğinde Birleşik Devletler ve Kenya’nın ortak yürüttüğü operasyonun amacı liderleri canlı ele geçirmektir. Powell’ın emir aldığı Korgeneral Frank Benson (Alan Rickman) ise hukuki ve siyasi liderlerle operasyonu takip etmektedir. Bir yandan Las Vegas’tan Steve Watts (Aaron Paul) ve Carrie Gershon (Phoebe Fox) İnsansız Hava Aracı’nın (İHA) pilotluğunu yapmaktadırlar. Terörist liderlerin konum değiştirip örgüt elindeki bölgeye geçmesiyle operasyon canlı ele geçirmekten, İHA’nın atacağı bombayla etkisiz hale getirmeye dönüştürülür fakat bombanın etki alanında masum bir kız çocuğu vardır. Canlı bomba eylemi gerçekleştirmeye hazırlanan örgütü yok etmek için zaman Albay Powell’ın aleyhine işler. Masum kızın hayatını kurtarmaya yönelik çalışma devam ederken hukukçuların ve siyasetçilerin doğabilecek sonuçlara yönelik takınacakları tutum liderlerin savaş ve etik tartışmaları üzerinden irdelenmektedir. Filmin ilk bakışta en dikkat çekici noktası başarılı bir kadroyu barındırması. İki farklı yapımda canlandırdığı Kraliçe II. Elizabeth rolleriyle hem Oscar hem Tony Ödülleri kazanan Helen Mirren’ın Katherine Powell portresi çok başarılı. Yıllarını takip ettiği teröristlere harcayan ve amacına bu kadar yaklaşan üst düzey bir askerin hırsı, şiddeti yataktan uyandığı andan itibaren kendini hissettiriyor. Son kez perdede izlediğimiz Hans Gruber’la hafızalara kazınıp Severus Snape’le ölümsüzleşmiş Alan Rickman’ın performansının da aşağı kalır yanı yok. Özellikle görevin ilerlemesi için şart olan hukuki ve siyasi tarafları ikna sürecinde başarılı bir asker portresi çizmiş. Asker olsa bile Powell’ın aksine duruma ve doğurabileceği sonuçlara daha objektif bakabilen Korgeneral Benson’ın insani tarafına kısa da olsa göz atabilmek karakteri daha da değerli kılan bir başka faktör. Breaking Bad’in Pinkman’ı Aaron Paul’un küçük kızla arasına giren tetiği çekme süreci de izlenilmeye değer. Bombalar Patlarken Seyirci Sadece İzleyebilir Başından sonuna kadar gerilimi tırmandıran bir film çıkarmış yönetmen Gavin Hood. Powell’ın eksi üçüncü kattaki ana kontrol odasına girmesinden Nevada üzerine parıldayan günün ilk ışıklarına kadar sunulan duygudan ödün verilmiyor. Yeni dünya savaşının askeri, politik, hukuki düzlemini seyirciye sunuşu ise sosyal medya veya haberlerde denk geldiğimiz terörist yuvalarının bombalanma harekatlarına ışık tutuyor; özellikle savaş etiğini ve çocuk gibi masum bir süjenin zarar görme ihtimaliyle. Filmin, “Masumun ölümü mü yoksa masumların ölebilme ihtimali mi?” üzerine kurduğu ikilemle seyirciyi esir aldığı bir gerçek. Filmde seyirci haliyle bir tarafı tutabiliyor, ‘Ben olsam...” anını yaşatıyor ve film seyircinin düşünebileceği her ihtimali ve sonucu tartışarak ona masada bir sandalye sunuyor. Türkiye seyircisi için, özellikle son birkaç aydır yaşanılan süreç de göz önünde bulundurulunca, duygusal olarak daha da etkili bir his sunduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Bombaların birbiri ardına patladığı sivillerin, masumların, tanıdıklarımızın öldürüldüğü ‘nokta’ savaşında izlediğimiz sahneler hafızaya kazınası cinsten. Terörist karargahta mikro-İHA üzerinden izlediğimiz canlı bombalarının hazırlanışı tüyleri diken diken ediyor. Patlayan bombalar bizim için ne kadar yıkıcıysa hazırlanış…

Yazar Puanı

Puan - 77%

77%

Geçmişi başarılarla dolu oyuncu kadrosunu bir araya getiren Eye in the Sky, savaşın ve terörün karargâhlarını gözlüyor. Hukuk, siyaset, askeriye kadar terörün de uğruna savaştıklarını anlatan göz atılması gereken bir film.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
77
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi