Yönetmen Lucile Hadzihalilovic tarafından yazılan ve yönetilen Evrim – Evolution, zamansız ve mekansız bir evrende size bildiklerinizi unutmanız için çağırıyor ve bu çağrıyı yaparken muazzam bir gücün tesirinde bu gücü kullanarak izleyici sonsuz bir boşlukta ve ölçüsüz bir küçüklükte bırakıyor. Bu ölçüsüz küçüklüğün ve devasa bir sonsuzluğun görsel karşılığı olarak yönetmen suyu kullanıyor. Çoğu kültürde suyun iki anlam taşımasını yönetmen de filminde büyük bir motif olarak ele alıyor. Su çoğu okumada büyük bir arınmanın gücüdür ve bu güç sizi içerisinde eriterek günahların da yok olmasını sağlar. Büyük din dediğimiz insan yapımı öğretileri ve kültürel ritüelleri düşündüğümüz anda su berraklığı ve akışkan yapısıyla beraber bir değişimin simgesidir. Suyun bedene temas etmesiyle beraber insan günahlarını geride bırakır ve bir arınmanın içerisine girer. Bu arınmayla beraber su kirlenmez ama su her zaman içerisinde bir ikililik de barındırır. Bu ikilik suyun gücünden gelir ve iyinin yanında barınan kötülüğün kaotik düzenini işaret eder. Su arındırdığı ve yücelttiği gibi yok da edebilir ve bu gücü her zaman elinde bulundurur. Suyun kuvveti öldürmenin kuvvetine eş değerdir ve suyun öfkesi ölümcüldür. Suyun bu ikili yapısı yaşamın oluşmasıyla da aynı noktada buluşur ve suyun içerisinden çıkan hayatın iyiyi ve kötüyü yansıtması orijinden gelen bir özellik olarak hayatın içerisinde devam eder. Evolution’da bu ikililiği suyun gücüyle beraber görebiliyoruz. Evolution’ın geçtiği evrene bir göz atacak olursak, bu evren zamansız ve mekansız bir evren. Bizi keskin siyah kayalar ve falezler karşılıyor filmde. Bu kayaları döven dalgalar ise içerisinde büyük bir sembolik anlam taşıyor çünkü film izleyen izleyiciyi de her daim döven bir güç var. Kayaların sert yapıları filmdeki karakterlerin sertliklerini temsil ederken her zaman güçlü ve dalgalı olan deniz de karakterlerin birbirleriyle olan çatışmasını görsellik boyutunda büyük bir başarıyla temsil ediyor ve sesler ile görüntüler dünyasında izleyiciyi direkt etki altına alıp, huzursuz hissetmesine neden olan bir yapıya dönüşüyor. Aynı zamanda filmin ana mekanlarından olan küçük kasaba da sadece beyaz evlerden oluşan ve bu sahil şeridinde kurulmuş olan bir yerleşim yeri. Bu yerleşim yerinin herhangi bir ismi veya betimleyici, ayırt edici bir özelliği yok. Bu özelliksiz oluşu mekanın, mekansızlaşmasında ve zamansızlaşmasında önemli bir yere sahip. İzleyici filmin distopik kurgusunda kayboluyor ve bu kayboluş ile beraber bütün öğretilerini unutuyor aklında sadece suyun gücü kalıyor. Aynı zamanda da Evolution izleyiciye bildiği her şeyi unutturan, unutmaya zorlayan ve unuttuklarının üzerinden evreni ve var oluşu yeniden yaratan, tıpkı dalgaların kayaya çarpması gibi güçlü bir yapım olarak izleyici ile buluşuyor.

İnsanın Var Oluşunu Tersten Okuyup, İnançları Yıkmak: Evolution

Filmin konusunun ana merkezinde henüz ergenliğe girmemiş bir eril çocuk yer alıyor. Bu çocuk dünyayı henüz yeni yeni keşfetmeye başlıyor ancak filmin tersten okuyan gözüyle beraber dünya dediğimiz algısal mekan da kendini yeniden yaratıyor. Çocuğun keşfettiği dünya su altı olarak karşımıza çıkıyor çünkü evrimsel olarak su dünyanın başlangıcı olarak karşımıza çıkıyor. Bu dünyanın başlangıcı metaforuyla beraber şu an alışık olduğumuz dünya yüzeyi kendini sıfırlıyor ve bu sıfırlanışla beraber öğrenilmiş olan her şey kendini yok ediyor. Bu kendini yok ediş içerisinde izleyici yersiz yurtsuz kalıyor ve filmin evreninde kendi manifestosunu yaratıyor. Bu dünyayı tanımaya çabalayan çocuğun yaşadığı adada kendini buluyor izleyici. Bu adada öğretilmiş olanlar ters bir okumayla ilerliyor. Adada ergenlik ve sonrası yaşamsal sürecini devam ettiren herhangi bir eril özne yok. Ada bir anne oluşumu üzerinden ilerliyor ve üzerine kurulmuş olan kurumsal düzende bir cinsiyet ayrımı yer alıyor. Herhangi bir dişi çocuk yer almazken bunun karşısında da değindiğim gibi herhangi bir eril yetişkin de yer almıyor. Eril ve dişi kimliklerini kullanmamın sebebi ise filmdeki karakterlere insani özellikler dayatmak istemediğimdendir. Çünkü filmde insana dair gördüklerimiz yeniden yaratılmaya çabalandığı için insana ait sıfatlar ve kimlikler ile filme yaklaşmak filmi anlamamış olmanın en büyük işareti olacaktır, bu yüzden de filmi bir insan filmi olarak değil bir doğa ve var oluş filmi olarak görmek ve öyle okumak gerekiyor. Bu okuma ile ilerlediğimiz de film ‘anlamsız’ olma yolundan çıkıyor ve yeni bir dinin görsel bir yol göstericisi boyutuna yükseliyor. Film bize evreni yeniden yarattığının haberini veriyor ve bu haberi evrimin manifestosunu yeniden yazarak yaptığını kanıtlıyor. Filmde ergenlikten önce hiçbir eril bedenin var olmamasını evrimin bir ilerleyişi olarak gösteriyor ve bu ilerleyiş içerisinde denizyıldızının ile iki ayaklı bedenlerin kaotik birleşmelerini ve erkek hamileliğini ortaya çıkararak bir distopya içerisinde yeni bir dünyayı sudan çıkarıyor.

Denizyıldızının birçok kültürde kutsal ve iyileştirici özelliğinin kabul edilmesi aynı zamanda yeniden doğuşun simgesi olmasına da olanak sağlıyor. Bu yeniden doğuşun imgesiyle beraber filmin ilk sahnesinde denizyıldızının bir ölüm ile beraber kan kırmızısı olarak karşımıza çıkması yönetmenin yaptığı dahice olan bir tanrı yok edicilikle beraber gelen inanç sıfırlayıcısı. Ölümün baş ucunda suyun altında duran kırmızı denizyıldızı bir Hades olarak karşımıza çıkıyor ki genelde denizyıldızı Afrodit ile beraber anılan bir canlıdır. Bu tersten yaratma ile beraber filmin manifestosu ilk sahnede ortaya atılıyor, “öğrendiklerinizi bir kenara bırakacak ve yeni bir var oluş hikayesine tanıklık edeceksiniz.” Filmin tek farklı renkli binası ile tanışmamızla beraber de zaten bu tanıklık dediğimiz olgunun ne olduğunu bizzat deneyimliyoruz ve hamile olmak ile gelen bütün sıfatların yıkıldığı ve bütün cinsiyet öğretilerinin alt üst edildiği bir suya giriyoruz. Bu su içerisinde de yeniden doğum başlıyor ve cinselliğin sınırları nedir sorgusunun üstüne bir de doğum nedir sorusu izleyici olarak yüreğimize yerleşiyor. Tüm bu var oluşu yeniden kurgulayan distopya içerisinde de başka bir yolda ilerleyen anne sorunsalı yer alıyor. Tam olarak Freudyen bir anne okumasının yapılamayacağı filmde belki de Jung üzerinden ve Jung’un arketipleri üzerinden ilerleyen bir anne okuması gerçekleştirilebilir. Jung’un arketiplerine bakıldığında özet bir okumayla beraber bunlar kolektif bilinçdışı ile beraber farklı kültürlerde ortaya çıkan nedenlerdir. Bazı düşüncelerin ve şeylerin nedenleridir ve toplumlarda her zaman benzerlik gösterirler. Bunlardan biri de anne arketipidir. Anne düşüncesi her toplumda var olmuştur ve bu var oluş her zaman bir ikililik ile beraber gelmiştir. Dünya üzerindeki öğretiler Hristiyanlık ve Hinduizm ile bunu ele alan Jung Meryem Ana ve Kali ikilisi üzerinden anne’nin ikili yapısını ele almış ve iyilik ile kötülük olarak ayrılan arketiplerde anne kavramını somutlaştırmıştır. Bu ikili anne arketipi Evolution’ın da büyük bir yerine sahiptir. Eril çocuğun annesi ile hemşirenin çocuk üzerinde yarattıkları tesirler ile beraber ikili anneliği görebiliyoruz ve Jung üzerinden bir arketip kavramını düşündüğümüzde izlediğimiz distopik kültürün bizimle beraber bir kolektif bilinçdışı paylaştığını görebiliyoruz. Bu paylaşımla beraber de filmin sonunda tanık olduğumuz sahne izleyici gözlerimize ve zihinlerimize sadece peki doğru senaryo ne sorusunu getiriyor, inanç gerçekten gerekli mi ve eğer gerekliyse hangi senaryonun inancı gerçeğe en yakın?

Yönetmen Lucile Hadzihalilovic tarafından yazılan ve yönetilen Evrim - Evolution, zamansız ve mekansız bir evrende size bildiklerinizi unutmanız için çağırıyor ve bu çağrıyı yaparken muazzam bir gücün tesirinde bu gücü kullanarak izleyici sonsuz bir boşlukta ve ölçüsüz bir küçüklükte bırakıyor. Bu ölçüsüz küçüklüğün ve devasa bir sonsuzluğun görsel karşılığı olarak yönetmen suyu kullanıyor. Çoğu kültürde suyun iki anlam taşımasını yönetmen de filminde büyük bir motif olarak ele alıyor. Su çoğu okumada büyük bir arınmanın gücüdür ve bu güç sizi içerisinde eriterek günahların da yok olmasını sağlar. Büyük din dediğimiz insan yapımı öğretileri ve kültürel ritüelleri düşündüğümüz anda su berraklığı ve akışkan yapısıyla beraber bir değişimin simgesidir. Suyun bedene temas etmesiyle beraber insan günahlarını geride bırakır ve bir arınmanın içerisine girer. Bu arınmayla beraber su kirlenmez ama su her zaman içerisinde bir ikililik de barındırır. Bu ikilik suyun gücünden gelir ve iyinin yanında barınan kötülüğün kaotik düzenini işaret eder. Su arındırdığı ve yücelttiği gibi yok da edebilir ve bu gücü her zaman elinde bulundurur. Suyun kuvveti öldürmenin kuvvetine eş değerdir ve suyun öfkesi ölümcüldür. Suyun bu ikili yapısı yaşamın oluşmasıyla da aynı noktada buluşur ve suyun içerisinden çıkan hayatın iyiyi ve kötüyü yansıtması orijinden gelen bir özellik olarak hayatın içerisinde devam eder. Evolution'da bu ikililiği suyun gücüyle beraber görebiliyoruz. Evolution'ın geçtiği evrene bir göz atacak olursak, bu evren zamansız ve mekansız bir evren. Bizi keskin siyah kayalar ve falezler karşılıyor filmde. Bu kayaları döven dalgalar ise içerisinde büyük bir sembolik anlam taşıyor çünkü film izleyen izleyiciyi de her daim döven bir güç var. Kayaların sert yapıları filmdeki karakterlerin sertliklerini temsil ederken her zaman güçlü ve dalgalı olan deniz de karakterlerin birbirleriyle olan çatışmasını görsellik boyutunda büyük bir başarıyla temsil ediyor ve sesler ile görüntüler dünyasında izleyiciyi direkt etki altına alıp, huzursuz hissetmesine neden olan bir yapıya dönüşüyor. Aynı zamanda filmin ana mekanlarından olan küçük kasaba da sadece beyaz evlerden oluşan ve bu sahil şeridinde kurulmuş olan bir yerleşim yeri. Bu yerleşim yerinin herhangi bir ismi veya betimleyici, ayırt edici bir özelliği yok. Bu özelliksiz oluşu mekanın, mekansızlaşmasında ve zamansızlaşmasında önemli bir yere sahip. İzleyici filmin distopik kurgusunda kayboluyor ve bu kayboluş ile beraber bütün öğretilerini unutuyor aklında sadece suyun gücü kalıyor. Aynı zamanda da Evolution izleyiciye bildiği her şeyi unutturan, unutmaya zorlayan ve unuttuklarının üzerinden evreni ve var oluşu yeniden yaratan, tıpkı dalgaların kayaya çarpması gibi güçlü bir yapım olarak izleyici ile buluşuyor. İnsanın Var Oluşunu Tersten Okuyup, İnançları Yıkmak: Evolution Filmin konusunun ana merkezinde henüz ergenliğe girmemiş bir eril çocuk yer alıyor. Bu çocuk dünyayı henüz yeni yeni keşfetmeye başlıyor ancak filmin tersten okuyan gözüyle beraber dünya dediğimiz algısal mekan da kendini yeniden yaratıyor. Çocuğun keşfettiği dünya su altı olarak karşımıza çıkıyor çünkü evrimsel olarak su dünyanın başlangıcı olarak karşımıza çıkıyor. Bu dünyanın başlangıcı metaforuyla beraber şu an alışık olduğumuz dünya yüzeyi kendini sıfırlıyor ve bu sıfırlanışla beraber öğrenilmiş olan her şey kendini yok ediyor. Bu kendini yok ediş içerisinde izleyici yersiz yurtsuz kalıyor ve filmin evreninde kendi manifestosunu yaratıyor. Bu dünyayı tanımaya çabalayan çocuğun yaşadığı adada kendini buluyor izleyici. Bu adada…

Yazar Puanı

Puan - 78%

78%

78

Evolution izleyiciye bildiği her şeyi unutturan, unutmaya zorlayan ve unuttuklarının üzerinden evreni ve var oluşu yeniden yaratan, tıpkı dalgaların kayaya çarpması gibi güçlü bir yapım olarak izleyici ile buluşuyor.

Kullanıcı Puanları: 4.73 ( 2 votes)
78
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi