Haftanın en iddialı yerli yapımlarından biri olan Evliya Çelebi: Ölümsüzlük Suyu, sinemamızın 100. yılında bir ilke imza atma iddiasıyla yola çıktı ve Türkiye’nin ilk 3 boyutlu animasyonu olarak lanse edildi. Hollywood menşeli animasyonların gölgesinde, böyle bir hamle yapılması umut vadedici olmasının yanında bir o kadar da riskli. Çünkü ister istemez izleyen herkes, haklı olarak, yapımları karşılaştıracaktır ve sonuç pek de duymak istenilen şekilde olmayacaktır ne yazık ki.

Yıllar boyunca Ölümsüzlük Suyu’nun, peşinde olan Evliya Çelebi 17. yüzyılda Nil nehri kıyısında aradığını bulur. Ancak kötü Kraliçe, Evliya Çelebi’nin bu mutluluğu uzun uzadıya yaşamasına izin vermez ve onu zehirleyerek öldürmek ister. Ancak Evliya Çelebi kendini yüzyıllar sonra, 21. yüzyılın modern İstanbul’unda uyanacağını bilmeden uzun bir uykuda bulur.

Malum, animasyonların standardı son yıllarda hızla yükseldi. Bu yükselişe ortak olabilecek bir stüdyomuz ve stüdyo kültürümüz olmamakla birlikte, son yıllarda birkaç dikkat çekici animasyon örneği yaratılabildi. Kendilerine ait bir izleyici kitlesi olan bu yapımların ardından gelen Evliya Çelebi’de büyük sponsor desteklerini ardına alarak farklı ve “daha kaliteli” bir iş ortaya çıkarmanın arzusuyla yola çıkmış belli ki. Fakat maalesef her şey arzuladığımız şekilde gelişmiyor. Ülkece yalnızca izleyicisi olduğumuz ve birkaç örnek dışında stüdyo tecrübesine dahi sahip olmadığımız bir türde yapım verebilmek için, öncelikle prodüksiyon kısmının çok iyi incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Animasyonlar, karakterlerin ve mekanların bilgisayarda tasarlandığını düşürsek, ayrıntıların oldukça önemli olduğu bir tür. Filmde mekanlar tasarlanırken orijinal eserlerin birebir halleri kullanılmış ama İstanbul halkının varlığı unutulmuş ne yazık ki. İstanbul epi topu 20 kişinin yaşadığı bir şehir oluvermiş. Bununla beraber bariz şekilde belli olan esinlenmeler filmin içerisinde oldukça eğreti duruyor. Filmi akıcı hale getirmek adına olsa gerek, yaratılmak istenen üç farklı yan hikaye filmin içinde gerçekçilikten uzak ve sahte bir şekilde yer alıyor. Bambaşka dinamiklere sahip olan ve tamamen yabancısı olduğumuz bu türü iyi anlayamadığımız zaman ortaya büyük hayal kırıklıkları çıkabiliyor.

Animasyonların yalnızca çocuklara yönelik olduğu efsanesi bir türlü bitemediği için, elbette ülkemizde üretilmeye çalışılan bütün animasyon örneklerinin odağında çocuklar var. Bu yanlış ya da filmi kötü etkileyen bir unsur değil, yalnızca bir tercih. Bu tercih ekseninde bakınca da nedense diyalogların didaktik ağırlıklı olması gerektiği ve sürekli mesaj içeren ifadelerin yer alması gerektiğine dair bir çıkarım yapılıyor sanıyorum. Diyaloglardaki didaktizm filmi çoğunlukla boğmakla birlikte, diğer bütün eksik yanlarını da pat diye ortaya döküyor. Yer yer bir sınıfta ders dinliyormuş gibi bir ruh haline bürünüyorsunuz. Çok yavaş ve tek düze akan hikayemsi senaryo, bu diyaloglar sayesinde iyice düşerek sıkıcı bir hale geliyor.

Yeniliklere imza atmayı istemek ve bu konuda iddialı olmak gerek sinemamızı, gerekse uğraş verdiğimiz bütün konuları geliştirmenin yegane yollarından bir tanesi ve ayrıca harika bir motivasyon kaynağı. Fakat gerçekçi olmakta da fayda var. Evliya Çelebi: Ölümsüzlük Suyu, izlemeye alıştığımız günümüz animasyolarının seviyesinden fersah fersah uzak. Ama bu filmi daha iyilerini yapma yolunda bir adım gibi görmek çok daha iyi olacaktır.

Haftanın en iddialı yerli yapımlarından biri olan Evliya Çelebi: Ölümsüzlük Suyu, sinemamızın 100. yılında bir ilke imza atma iddiasıyla yola çıktı ve Türkiye’nin ilk 3 boyutlu animasyonu olarak lanse edildi. Hollywood menşeli animasyonların gölgesinde, böyle bir hamle yapılması umut vadedici olmasının yanında bir o kadar da riskli. Çünkü ister istemez izleyen herkes, haklı olarak, yapımları karşılaştıracaktır ve sonuç pek de duymak istenilen şekilde olmayacaktır ne yazık ki. Yıllar boyunca Ölümsüzlük Suyu’nun, peşinde olan Evliya Çelebi 17. yüzyılda Nil nehri kıyısında aradığını bulur. Ancak kötü Kraliçe, Evliya Çelebi'nin bu mutluluğu uzun uzadıya yaşamasına izin vermez ve onu zehirleyerek öldürmek ister. Ancak Evliya Çelebi kendini yüzyıllar sonra, 21. yüzyılın modern İstanbul’unda uyanacağını bilmeden uzun bir uykuda bulur. Malum, animasyonların standardı son yıllarda hızla yükseldi. Bu yükselişe ortak olabilecek bir stüdyomuz ve stüdyo kültürümüz olmamakla birlikte, son yıllarda birkaç dikkat çekici animasyon örneği yaratılabildi. Kendilerine ait bir izleyici kitlesi olan bu yapımların ardından gelen Evliya Çelebi’de büyük sponsor desteklerini ardına alarak farklı ve “daha kaliteli” bir iş ortaya çıkarmanın arzusuyla yola çıkmış belli ki. Fakat maalesef her şey arzuladığımız şekilde gelişmiyor. Ülkece yalnızca izleyicisi olduğumuz ve birkaç örnek dışında stüdyo tecrübesine dahi sahip olmadığımız bir türde yapım verebilmek için, öncelikle prodüksiyon kısmının çok iyi incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Animasyonlar, karakterlerin ve mekanların bilgisayarda tasarlandığını düşürsek, ayrıntıların oldukça önemli olduğu bir tür. Filmde mekanlar tasarlanırken orijinal eserlerin birebir halleri kullanılmış ama İstanbul halkının varlığı unutulmuş ne yazık ki. İstanbul epi topu 20 kişinin yaşadığı bir şehir oluvermiş. Bununla beraber bariz şekilde belli olan esinlenmeler filmin içerisinde oldukça eğreti duruyor. Filmi akıcı hale getirmek adına olsa gerek, yaratılmak istenen üç farklı yan hikaye filmin içinde gerçekçilikten uzak ve sahte bir şekilde yer alıyor. Bambaşka dinamiklere sahip olan ve tamamen yabancısı olduğumuz bu türü iyi anlayamadığımız zaman ortaya büyük hayal kırıklıkları çıkabiliyor. Animasyonların yalnızca çocuklara yönelik olduğu efsanesi bir türlü bitemediği için, elbette ülkemizde üretilmeye çalışılan bütün animasyon örneklerinin odağında çocuklar var. Bu yanlış ya da filmi kötü etkileyen bir unsur değil, yalnızca bir tercih. Bu tercih ekseninde bakınca da nedense diyalogların didaktik ağırlıklı olması gerektiği ve sürekli mesaj içeren ifadelerin yer alması gerektiğine dair bir çıkarım yapılıyor sanıyorum. Diyaloglardaki didaktizm filmi çoğunlukla boğmakla birlikte, diğer bütün eksik yanlarını da pat diye ortaya döküyor. Yer yer bir sınıfta ders dinliyormuş gibi bir ruh haline bürünüyorsunuz. Çok yavaş ve tek düze akan hikayemsi senaryo, bu diyaloglar sayesinde iyice düşerek sıkıcı bir hale geliyor. Yeniliklere imza atmayı istemek ve bu konuda iddialı olmak gerek sinemamızı, gerekse uğraş verdiğimiz bütün konuları geliştirmenin yegane yollarından bir tanesi ve ayrıca harika bir motivasyon kaynağı. Fakat gerçekçi olmakta da fayda var. Evliya Çelebi: Ölümsüzlük Suyu, izlemeye alıştığımız günümüz animasyolarının seviyesinden fersah fersah uzak. Ama bu filmi daha iyilerini yapma yolunda bir adım gibi görmek çok daha iyi olacaktır.

Yazar Puanı

Puan - 37%

37%

Evliya Çelebi: Ölümsüzlük Suyu, izlemeye alıştığımız günümüz animasyolarının seviyesinden fersah fersah uzak. Ama bu filmi daha iyilerini yapma yolunda bir adım gibi görmek çok daha iyi olacaktır.

Kullanıcı Puanları: 4.65 ( 1 votes)
37
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi