Bugüne dek bembeyaz Everest’in yamaçlarına rengarenk kar kıyafetleriyle tırmanıp doğaya meydan okumaya çalışan 250’den fazla insan öldü ve buna epey dolaylı bir yoldan da olsa tanıklık etme fırsatını bulmuşken, hep merak ettiğimiz nedenleri görebilmeyi; en azından duyabilmeyi umuyoruz Everest ile. Felaket filmlerinin büyük bir kısmı da insanın kendini merkeze –veya zirveye – koymaya çalıştığı durumlardan doğan bu doğal olmayan afetleri konu ediniyor, başarılı olsun ya da olamasın. Everest ise nerede tutulacağı çok da kestirilemeyen ortalama bir yapım olarak ana akım felaket filmleri listesine bir yerinden giriveriyor.

Contraband ve 2 Guns gibi aksiyon filmlerinin İzlandalı yönetmeni Baltasar Kormákur bu sefer, William Nicholson ve Simon Beaufoy’un kaleme aldığı ve gerçek bir hikayeye dayanan Everest ile, IMAX 3D formatında izleyici karşısına çıkıyor. Hikayede kredi verilmese de; Everest’te karakter olarak izlediğimiz  Jon Krakauer’ın çok satılan romanı Into Thin Air, Beck Weathers’ın Left for Dead: My Journey Home from Everest ve Anatoli Boukreev’in The Climb kitaplarında geçen hikayelerin öyküye kaynak oluşturduğunu düşünebiliriz. Ana karakteri yok diyebileceğimiz ve bir dağcı grubuna odaklanan filmde Jason Clarke, Josh Brolin, John Hawkes, Robin Wright, Emily Watson, Keira Knightley, Sam Worthington ve Jake Gyllenhaal gibi oyuncular yer alıyor. Popüler simalarla dolu geniş oyuncu kadrosu ise yanıltmasın çünkü birçoğu yan karakterden olmaktan öteye geçemiyor.

Filmi, Mayıs 1996’da Everest’e tırmanan bir grup dağcının yaşadığı unutulmaz felaket olarak özetlemek mümkün kısaca. Everest’in ticari popülerliğinde büyük katkısı olan Yeni Zelandalı Adventure Consultants’ın keşif ekibi rehberi Rob Hall, ekibi ve dağcılar önce Katmandu’daki ana kampta büyük zirve tırmanışından önce bir ay süren deneme ve gelişme tırmanışları yaparlar. Rob’un dağcıları; prestijli bir gazeteci olan ve sürecin yazısını yazacak Jon, Amerika’lı ve hırslı bir doktor olan Beck, ‘Yedi Zirveler’in son halkasını tamamlayan ilk kadın olmak için gelen Yasuka, kasabasındaki çocukların desteğiyle gelen postacı Doug gibi birbirinden farklı kişilerden oluşur. Daha önce Scott Fisher önderliğindeki Mountain Madness ile çalışan Jon Krakauer’in ekip değiştirmiş olması; takımlar arasındaki hafif gerilimi işaret etse de, zamanla problem yaratmaya başlayan tırmanış trafiği nedeniyle iki ekip birleşip beraber hareket ederler. Dağcılar zirveye yaklaştıkça felaket zilleri de çalmaya başlar.

Gerçek hikayeye dayalı, özellikle de belirli bir olay üzerine kurulu senaryoların birçoğu gibi Everest de durumun gerçeklik algısına ve belki de yaratacağı duyguya kendini o kadar kaptırmış ki, karakterlere gerektiği gibi inemiyor, hatta hangi karaktere dahi odaklanacağımızı şaşırıp kayboluyoruz öyküde. Felaket filmleri olayın çarpıcılığını bir nevi kullanıp zaten doğa ile mücadelenin heyecanladırdığını bildiği seyircisini gerçek sinema zevkinden mahrum bırakıyor çoğu zaman. Ama sorun şu ki Everest’te odaklandığımız tek şey olayken bırakın karakter motivasyonlarını, olaya sebebiyet veren durumu anlamamız dahi mümkün olmuyor. Öte yandan karakter motivasyonlarını da bir kenara atmamak gerekiyor çünkü izlediğimiz onların hayatları ve dramatik yapı tamamen onların üstüne kurulmuş durumda. Bu açıdan Everest’in çarpıcı görünümünün arkasına saklanan film, aslında gerçekte vadettiğini veremeyip tatminsizlik yaratıyor haliyle. Halbuki aynı senaristin (Simon Beaufoy) kaleminden çıktığını bildiğimiz 127 Hours’un karakterine daha çok odaklanabilmiş olduğu ortada. Bu nedenle de Everest’in bu kadar çok karakteri kaldıramayıp, hepsinden bir parça vermeye çalışırken yolunu şaşırıp beklenen olay dışında pek bir yere varamadığını söylemek o kadar da yanlış olmaz.

Everest: Son sözü her zaman dağ söyler

Burada ölüme, doğaya, kendine meydan okuyan bir grup insandan bahsediyoruz. Rob’un işi gereği de olsa arkasında hamile eşi Jan’i bırakmış olması gibi her karakter kendinden bir şeyler feda ederek oraya gelmiştir ve kenara itmeye çalışsalar da başlarına gelecek olması muhtemel felaketten korktuklarını da hissettirirler. Ama neden oradadırlar? Film bu önemli soruyu bizim yerimize sordurur Krakauer’e, ama aldığımız yanıt ‘Çünkü dağ orada’dan öteye geçemez. Halbuki filmin de açıkladığı gibi, insanın yapısına karşı bir duruştur dağcıların orada sergiledikleri. Bunun nedenini karakterler elbette dile dökemeyebilirler ama motivasyonları onların arzularını içselleştirebilmemizdeki en önemli faktörken, bizim buna dair pek bir fikir yürütebilmemize olanak sağlamaz Everest. Doug’ın sıradan bir adam olarak belki de hayatında ilk kez bir şeyi başaracağını görmek, göstermek istemesi ve Yasuka’nın bunu başaracak ilk kadın olma ihtimali en kuvvetli hikayelerken bunu onların ağzından bir kere duyduktan sonra bir daha onları tanıma fırsatı bile bulamıyoruz. Yine daha önce belirttiğim gibi olay örgüsünde de vardığımız yere nasıl geldiğimizi çok kestiremezken ekilen bir çok hikayenin de bir yere varmadığını görüyoruz. Filmin en büyük eksiği olan bu durumun altı daha çok kez çizilebilir çünkü bu kadar kuvvetli bir öykünün altyapısı daha iyi hazırlanmalıydı ki verildiği söylenen onca emek sadece görsel boyutla sınırlı kalmasın. Yoksa zaten insanoğlunun doğaya durduk yere meydan okumasını anlayamadığımız gibi insanların belki hayatları boyunca bunun için çalışıp tüm birikimlerini buna yatırmasını da kabullenemiyor, içinde çok daha derin hikayeler sakladığına inanmaya çalıştığımız bu insanların neden bile bile kendilerini bu tehlikeli maceraya ittiğini bilemiyoruz. Çünkü filmin neredeyse vurucu sayılabilecek tek cümlesinde Anatoli’nin belirttiği gibi, “Son sözü her zaman dağ söyler.”

Belki tüm bu neden aramanın öyle de derin bir açıklaması zaten yoktur ve dünyanın tepesinden o güzel manzarayı görme isteği yalnızca insanoğlunun alışagelmiş güç gösterisinden ibarettir. Ama öte yandan filmin bu olayı yüceltmeye çalıştığı açıkça ortadayken, eleştirel bir duruş değil bir olduramama durumuyla karşılaştığımızın farkına varıyoruz. Yaşadığımız toplumun bir getirisi olarak içimize işlenen bu başarma güdüsünün filmde ulaştığı yer ister istemez hepimizi, gerek karakterler gerek kendimiz için kuvvetli duygular hissetmemize yetecek derece etkiliyken filmde bunun klasik bir şekilde aşırı dramatize edilmesi, beyazperde karşısında çoğu kez yaşadığımız gibi sömürüldüğümüzü düşündürüyor. Tüm bunların yanında filmin görsel etkisinin altı pek tabii çizilebilir ama o bile gözü tatmin etmeye yetecek kadar – hele ki doğanın güzelliğini bu denli ön plana çıkarmışken – iyi olsa da, yaşanan olayın gerçekliğini hissettirecek kadar kuvvetli gelmiyor, IMAX 3D olsa bile.

Sonuç olarak Everest, ancak yüzeysel bir şekilde bağlanabildiğimiz ama daha fazlasını arzuladığımız gerçek karakterlerinin bu heyecan ve duygu yüklü unutulmaz hikayesini hak ettiği gibi beyaz perdeye yansıtamayan, sıradan bir ana akım filmi olarak karşımıza çıkıyor. Dağcıların koşullarını çok iyi yansıttığı söylenen film, aslında felaketi neredeyse kaderci denebilecek bir biçimde sunarak bir yandan içimizdeki ‘zirveci’ye seslendiğini düşünüp öte yandan onu baltalıyor.

Bugüne dek bembeyaz Everest’in yamaçlarına rengarenk kar kıyafetleriyle tırmanıp doğaya meydan okumaya çalışan 250’den fazla insan öldü ve buna epey dolaylı bir yoldan da olsa tanıklık etme fırsatını bulmuşken, hep merak ettiğimiz nedenleri görebilmeyi; en azından duyabilmeyi umuyoruz Everest ile. Felaket filmlerinin büyük bir kısmı da insanın kendini merkeze –veya zirveye – koymaya çalıştığı durumlardan doğan bu doğal olmayan afetleri konu ediniyor, başarılı olsun ya da olamasın. Everest ise nerede tutulacağı çok da kestirilemeyen ortalama bir yapım olarak ana akım felaket filmleri listesine bir yerinden giriveriyor. Contraband ve 2 Guns gibi aksiyon filmlerinin İzlandalı yönetmeni Baltasar Kormákur bu sefer, William Nicholson ve Simon Beaufoy’un kaleme aldığı ve gerçek bir hikayeye dayanan Everest ile, IMAX 3D formatında izleyici karşısına çıkıyor. Hikayede kredi verilmese de; Everest’te karakter olarak izlediğimiz  Jon Krakauer’ın çok satılan romanı Into Thin Air, Beck Weathers’ın Left for Dead: My Journey Home from Everest ve Anatoli Boukreev’in The Climb kitaplarında geçen hikayelerin öyküye kaynak oluşturduğunu düşünebiliriz. Ana karakteri yok diyebileceğimiz ve bir dağcı grubuna odaklanan filmde Jason Clarke, Josh Brolin, John Hawkes, Robin Wright, Emily Watson, Keira Knightley, Sam Worthington ve Jake Gyllenhaal gibi oyuncular yer alıyor. Popüler simalarla dolu geniş oyuncu kadrosu ise yanıltmasın çünkü birçoğu yan karakterden olmaktan öteye geçemiyor. Filmi, Mayıs 1996’da Everest’e tırmanan bir grup dağcının yaşadığı unutulmaz felaket olarak özetlemek mümkün kısaca. Everest’in ticari popülerliğinde büyük katkısı olan Yeni Zelandalı Adventure Consultants’ın keşif ekibi rehberi Rob Hall, ekibi ve dağcılar önce Katmandu’daki ana kampta büyük zirve tırmanışından önce bir ay süren deneme ve gelişme tırmanışları yaparlar. Rob’un dağcıları; prestijli bir gazeteci olan ve sürecin yazısını yazacak Jon, Amerika’lı ve hırslı bir doktor olan Beck, ‘Yedi Zirveler’in son halkasını tamamlayan ilk kadın olmak için gelen Yasuka, kasabasındaki çocukların desteğiyle gelen postacı Doug gibi birbirinden farklı kişilerden oluşur. Daha önce Scott Fisher önderliğindeki Mountain Madness ile çalışan Jon Krakauer’in ekip değiştirmiş olması; takımlar arasındaki hafif gerilimi işaret etse de, zamanla problem yaratmaya başlayan tırmanış trafiği nedeniyle iki ekip birleşip beraber hareket ederler. Dağcılar zirveye yaklaştıkça felaket zilleri de çalmaya başlar. Gerçek hikayeye dayalı, özellikle de belirli bir olay üzerine kurulu senaryoların birçoğu gibi Everest de durumun gerçeklik algısına ve belki de yaratacağı duyguya kendini o kadar kaptırmış ki, karakterlere gerektiği gibi inemiyor, hatta hangi karaktere dahi odaklanacağımızı şaşırıp kayboluyoruz öyküde. Felaket filmleri olayın çarpıcılığını bir nevi kullanıp zaten doğa ile mücadelenin heyecanladırdığını bildiği seyircisini gerçek sinema zevkinden mahrum bırakıyor çoğu zaman. Ama sorun şu ki Everest’te odaklandığımız tek şey olayken bırakın karakter motivasyonlarını, olaya sebebiyet veren durumu anlamamız dahi mümkün olmuyor. Öte yandan karakter motivasyonlarını da bir kenara atmamak gerekiyor çünkü izlediğimiz onların hayatları ve dramatik yapı tamamen onların üstüne kurulmuş durumda. Bu açıdan Everest’in çarpıcı görünümünün arkasına saklanan film, aslında gerçekte vadettiğini veremeyip tatminsizlik yaratıyor haliyle. Halbuki aynı senaristin (Simon Beaufoy) kaleminden çıktığını bildiğimiz 127 Hours’un karakterine daha çok odaklanabilmiş olduğu ortada. Bu nedenle de Everest’in bu kadar çok karakteri kaldıramayıp, hepsinden bir parça vermeye çalışırken yolunu şaşırıp beklenen olay dışında pek bir yere varamadığını söylemek o kadar da yanlış olmaz. Everest: Son sözü her zaman dağ söyler…

Yazar Puanı

Puan - 58%

58%

Everest, ancak yüzeysel bir şekilde bağlanabildiğimiz ama daha fazlasını arzuladığımız gerçek karakterlerinin bu heyecan ve duygu yüklü unutulmaz hikayesini hak ettiği gibi beyaz perdeye yansıtamayan, sıradan bir ana akım filmi olarak karşımıza çıkıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.59 ( 5 votes)
58
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi