İran’ın Azerbaycan sınırında bir ev... Cesedini kadavra olarak bağışlamış bir adamın cenazesi oradan oraya sürükleniyor; kızı babasının kesilip biçilmesine izin vermiyor, üniversite görevlisi ise cesedi almakta ısrar ediyor. Bu manzara ilk bakışta Asghar Farhadi’nin tek mekanda geçen, bol diyaloglu ve etik bir ikilem üzerine kurulu filmlerini andırıyor. Karakterlerini yakından takip eden, bir belgesel izliyormuşuz hissi veren el kamerası ve bitmek bilmeyen uzun planlar… Akrabalar ve komşular altı yıldır babasından uzakta yaşayan Sayeh’in neden bir anda ortaya çıktığını anlamaya çalışırken, genç kadın ise konu her açıldığında bir histeri krizi daha geçiriyor. Yönetmen Asghar Yousefinejad, klasik bir yas hikayesi olarak başlayan filmini katman katman açıyor ve kaotik olduğu kadar trajikomik de bir atmosfer yaratıyor: Oğluna kız arayan anneler, miras hesabı yapan akrabalar, helva parasını çalıp kaçan komşular, bozuk sifonu tamir etmeye kalkışan üniversite görevlisi, ceset kokmasın diye buz getiren akraba, durduk yerde birbirine açılan kuzenler, cenazeyi düğün zanneden Alzheimer’lı yaşlı bir kadın… Yousefinejad, Farhadi’den ödünç aldığı çok karakterli hikaye yapısını ustaca dönüştürüyor. Bu dönüşümdeki en önemli hamle ise yönetmenin ahlaki bir ikilem yaratmak yerine kutsal atfedilen tüm değerleri tepetaklak etmesi ve hikâyesini herhangi bir etik temel üzerine kurmaması. Din, yasa ve gelenek-görenek gibi kavramların gündelik hayatın absürtlükleriyle beraber oradan oraya savrulduğu, dolayısıyla her birinin anlamını yitirdiği ve iç içe geçtiği bir dünya kuruyor. Torunlarının dedelerinin çıplak ve ölü bedenini keşfettikleri ve “Dedem çıplak!” diyerek kahkahalar attıkları sahne, bu tavrın vücut bulmuş hâli gibi. Tüm bu karmaşanın öznesi olan cesedi bize asla göstermeyen Yousefinejad, kamerasını bu ceset etrafında gelişen iktidar mücadelesine çeviriyor. Krizi gündelik olanla harmanlayarak yer yer sarkastik bir tavır takınsa da, karakterlerine olan sempatisini hiç kaybetmiyor. Hikâyesinin hızına yetişmeye çalışan titrek kamerası ile her birini tek tek takip ediyor. Ev: Kadavranın Mizahı Düğün ve cenaze gibi kriz/kırılma anları, genelde aile içi ilişkilerin gözden geçirildiği ve geçmişin hatırlandığı, nostaljik bir atmosferin ağır bastığı anlar olarak resmedilir. Bu kırılma anlarının ana mekanı da elbette evdir. Şaşaalı törenlerin sona erdiği an sığınılacak ve geri dönülecek olan yerdir ev. (Alzheimer’lı yaşlı kadının cenazeyi düğün zannetmesi çok da şaşılacak bir durum değildir belki de.) Yousefinejad ise tüm bu çağrışımlardan hareketle filmine “Ev” ismini veriyor; ama bu kavramı yüceltmiyor, romantize etmiyor ve nostaljik bir hale büründürmüyor. Tam tersine kutsal sayılan, “yüce” duygulara evrilebilecek her şeyden kaçınıyor. Film tek mekanda geçmesine rağmen bu mekana dair pek bir şey söylemiyor örneğin. İçerisi mütemadiyen karanlık, birkaç eski fotoğraf ve çalışmayan bir televizyon var, o kadar. Akıbeti tartışılırken yorgun düşmüş cesetten yayılan koku ile bozuk tuvaletin kokusu birbirine karışıyor. Neresinden yakalayacağımızı bilemediğimiz bu hikayede hangi karakterler ile özdeşleşeceğimiz ise belirsiz. Kendilerini, karşılarındakileri ve bizi kandıran bu karakterler de filmin kendisine benziyorlar; yer yer yakın, yer yer uzaklar. Yousefinejad bizi daha filmin ilk sahnesinden evin ve krizin tam ortasına atıyor. Bizse film boyunca ne geçmişlerini, ne şimdilerini bildiğimiz, adlarını ve kim olduklarını tesadüfen öğrendiğimiz bu karakterlerin olağanüstü görünümündeki olağan hallerine tanık oluyoruz. 

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
85

İran’ın Azerbaycan sınırında bir ev… Cesedini kadavra olarak bağışlamış bir adamın cenazesi oradan oraya sürükleniyor; kızı babasının kesilip biçilmesine izin vermiyor, üniversite görevlisi ise cesedi almakta ısrar ediyor. Bu manzara ilk bakışta Asghar Farhadi’nin tek mekanda geçen, bol diyaloglu ve etik bir ikilem üzerine kurulu filmlerini andırıyor. Karakterlerini yakından takip eden, bir belgesel izliyormuşuz hissi veren el kamerası ve bitmek bilmeyen uzun planlar… Akrabalar ve komşular altı yıldır babasından uzakta yaşayan Sayeh’in neden bir anda ortaya çıktığını anlamaya çalışırken, genç kadın ise konu her açıldığında bir histeri krizi daha geçiriyor. Yönetmen Asghar Yousefinejad, klasik bir yas hikayesi olarak başlayan filmini katman katman açıyor ve kaotik olduğu kadar trajikomik de bir atmosfer yaratıyor: Oğluna kız arayan anneler, miras hesabı yapan akrabalar, helva parasını çalıp kaçan komşular, bozuk sifonu tamir etmeye kalkışan üniversite görevlisi, ceset kokmasın diye buz getiren akraba, durduk yerde birbirine açılan kuzenler, cenazeyi düğün zanneden Alzheimer’lı yaşlı bir kadın…

Yousefinejad, Farhadi’den ödünç aldığı çok karakterli hikaye yapısını ustaca dönüştürüyor. Bu dönüşümdeki en önemli hamle ise yönetmenin ahlaki bir ikilem yaratmak yerine kutsal atfedilen tüm değerleri tepetaklak etmesi ve hikâyesini herhangi bir etik temel üzerine kurmaması. Din, yasa ve gelenek-görenek gibi kavramların gündelik hayatın absürtlükleriyle beraber oradan oraya savrulduğu, dolayısıyla her birinin anlamını yitirdiği ve iç içe geçtiği bir dünya kuruyor. Torunlarının dedelerinin çıplak ve ölü bedenini keşfettikleri ve “Dedem çıplak!” diyerek kahkahalar attıkları sahne, bu tavrın vücut bulmuş hâli gibi. Tüm bu karmaşanın öznesi olan cesedi bize asla göstermeyen Yousefinejad, kamerasını bu ceset etrafında gelişen iktidar mücadelesine çeviriyor. Krizi gündelik olanla harmanlayarak yer yer sarkastik bir tavır takınsa da, karakterlerine olan sempatisini hiç kaybetmiyor. Hikâyesinin hızına yetişmeye çalışan titrek kamerası ile her birini tek tek takip ediyor.

Ev: Kadavranın Mizahı

Düğün ve cenaze gibi kriz/kırılma anları, genelde aile içi ilişkilerin gözden geçirildiği ve geçmişin hatırlandığı, nostaljik bir atmosferin ağır bastığı anlar olarak resmedilir. Bu kırılma anlarının ana mekanı da elbette evdir. Şaşaalı törenlerin sona erdiği an sığınılacak ve geri dönülecek olan yerdir ev. (Alzheimer’lı yaşlı kadının cenazeyi düğün zannetmesi çok da şaşılacak bir durum değildir belki de.) Yousefinejad ise tüm bu çağrışımlardan hareketle filmine “Ev” ismini veriyor; ama bu kavramı yüceltmiyor, romantize etmiyor ve nostaljik bir hale büründürmüyor. Tam tersine kutsal sayılan, “yüce” duygulara evrilebilecek her şeyden kaçınıyor. Film tek mekanda geçmesine rağmen bu mekana dair pek bir şey söylemiyor örneğin. İçerisi mütemadiyen karanlık, birkaç eski fotoğraf ve çalışmayan bir televizyon var, o kadar. Akıbeti tartışılırken yorgun düşmüş cesetten yayılan koku ile bozuk tuvaletin kokusu birbirine karışıyor.

Neresinden yakalayacağımızı bilemediğimiz bu hikayede hangi karakterler ile özdeşleşeceğimiz ise belirsiz. Kendilerini, karşılarındakileri ve bizi kandıran bu karakterler de filmin kendisine benziyorlar; yer yer yakın, yer yer uzaklar. Yousefinejad bizi daha filmin ilk sahnesinden evin ve krizin tam ortasına atıyor. Bizse film boyunca ne geçmişlerini, ne şimdilerini bildiğimiz, adlarını ve kim olduklarını tesadüfen öğrendiğimiz bu karakterlerin olağanüstü görünümündeki olağan hallerine tanık oluyoruz. 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi