Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) )
Avrupa
Europa
1991 - Lars von Trier
112
Danimarka
Senaryo Lars von Trier, Niels Vorsel
Oyuncular Barbara Sukowa, Jean-Marc Barr, Udo Kier
Batu Anadolu
Sinema tarihinden fazlasıyla beslenen Europa; Lars von Trier’in sineması içerisinde artık kanıksadığımız biçimsel tercihlerin, metaforlarla yüklü bir senaryo ile birleştiğinde ne kadar etkili olabileceğini kanıtlıyor.

Europa

Danimarkalı yönetmen Lars von Trier’in kariyerine baktığımızda, filmlerinin merkezinde yer alan temalardan üçlemeler oluşturarak bir çatı kurduğunu görürüz. Yaşadıkları olumsuzlukları aşmaya çalışan kadınları merkeze alan Altın Kalp Üçlemesi  (Breaking the Waves, The Idiots ve Dancer in the Dark), Amerikan tarihinin karanlık yönlerini masaya yatıran Amerika Üçlemesi (Dogville, Manderlay ve bir türlü çekilemeyen Wasington) ve son üç filminin oluşturduğu Depresyon Üçlemesi (Antichrist, Melancholia ve Nymphomaniac), yönetmenin bir konuyu farklı bakış açılarından ve derinlemesine inceleme takıntısının bir sonucu olarak okunabilir. Fakat tüm bu üçlemelerden önce yapılan ve Lars von Trier’in hem ilk filmini hem de ilk başyapıtını içeren Avrupa Üçlemesi (The Element of Crime, Epidemic ve Europa), yönetmenin en özgün ve yaratıcı olduğu dönemde yaptığı filmlerden oluşur.

Üç “E”den oluşan bu üçlemede yer alan filmler, her ne kadar çok farklı senaryolara sahip olsalar da aynı çatı altında birleşirler. İnsanoğlunun karanlık ve hatta şeytani taraflarının baskın olarak ortaya çıktığı bu filmlerin kilit noktası ise, tarihsel sürece olan bakışlarıdır. 20. yüzyılın en büyük felaketlerinin başında gelen İkinci Dünya Savaşı ve yarattığı yıkım, yabancılaşma, yozlaşma ve travmalar; yönetmenin geleceğe dair tahayyüllerini, içinde bulunduğu dönemin perspektifi ile ele almasıyla okunur. Tarihi çizgisel değil, post modernist bir bakış açısıyla döngüsel açıdan incelemesi ile sonuçlanır.

Üçlemenin son filmi olan 1991 tarihli Europa; İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, bir harabe haline gelmiş Almanya’da geçer. Leopold Kessler (Jean-Marc Barr) isimli Alman asıllı bir Amerikalı, çalışmak için Frankfurt’a gelir. Amcasının (Ernst-Hugo Järegård) yardımıyla Zentropa isimli raylı taşımacılık firmasında kondüktör olarak iş bulur. Henüz ilk yolculuğunda Katharina (Barbara Sukowa) isimli genç bir kadınla tanışan Leopold, zamanla bu gizemli kadına aşık olur. Fakat Katharina, Zentropa’nın sahibi Max Hartmann’ın kızıdır. Leopold, Hartmann ailesinin içine girdikçe kendisini savaş sonrası oluşan karmaşık çıkar ilişkilerinin bir parçası olarak bulacak ve çok gizli sırlara vakıf olacaktır. İşbirlikçi Naziler, Amerikalı askerler ve direnişçi “kurt adamlar” (werewolf) oluşturduğu bu karanlık dünyada Leopold’un hangi tarafta yer alacağı önemli bir sorunsal olarak karşımıza çıkar.

Kafka’nın Karl’ı Leopold Olursa…

Europa’nın senaryosunun en büyük esin kaynağı, Franz Kafka’nın Amerika romanıdır. Tamamlanmamış bu romanda Karl isimli başkarakter Avrupa’dan Amerika’ya göç eder ve amcasının yanına yerleşir. Bir otelde iş bulmasına karşın zamanla otelin karanlık iktidar ağlarının, kapitalist dünyanın makineleşmiş düzeni ile bütünleştiğini görür. Europa’da ise rota tersine döndürülmüş; Leopold, Amerika’dan Avrupa’ya gelmiştir. Nasıl ki Amerika’da modernizmin bir eleştirisi sunuluyorsa; Europa’da ise geçmiş zamanların Almanya’sı, bir distopyaya dönüştürülmüş; insanlık ve öznesi olduğu tarih silikleşmiştir.

Tarih Ne Zaman Tekerrür Eder?

Filmin hemen başında izleyici, Leopold’un yerine konumlandırılır. Max von Sydow’un sesinin eşlik ettiği bir hipnoz seansı aracılığıyla Leopold ile belirsiz bir zaman diliminden savaş sonrası Almanya’ya ışınlanırız. Tanık olduğumuz bu dünya; harabelerden geriye başka bir şeyin kalmadığı, fakat birçok karakterin sanki hiçbir şey olmamışcasına yaşamlarını sürdürdükleri bir mekandır. Çünkü kendi çıkarlarını tüm değerlerden önde tutan insanlık, var olan ekonomik ilişkilerin bir şekilde sürdürülmesi karşılığında gözlerini olan bitene kapamıştır. Savaşta işlenen suçların ağır yükünden kaynaklanan vicdan muhasebesi, gözlerini kapatan insanın rüya görmesi ile rafa kaldırılmıştır. Leopold’un amcasının filmde söylediği gibi “trendeyken gözlerini açtıklarında ileriye mi yoksa geriye mi gittiklerini anlamamaktadırlar”. Leopold ise bunun bir “makas değişimi” olduğunu vurgulayarak, keskin bir ayrımı işaret eder fakat aptallıkla suçlanır. Halbuki “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır.”

Filmin tarihsel döngüsü de burada devreye girer. Savaş aslında bitmiş gibi görünse de bitmemiştir; daha da kötüsü bilinçaltında sürmeye devam etmektedir. Hipnoz seansı ile bilinçaltımızın derinliklerine inen bizler de bu savaşı kaybetmeye, görmek istemediğimiz şeyleri görmeye devam ederiz. Devasa kokteyller verilen evlerde savaşın izleri ve çatlaklar görünür, zengin yolcuları taşıyan trenler, aynı zamanda savaşın en ağır suçlarının merkezidir. Faşizm her yerdedir. Yeri geldiğinde tren, Nazi Almanyası’nın kalesi; onu çeken işçiler ise iktidarın nesneleridirler. Enkaz altında kalan Avrupa, Amerikalı dostları (!) sayesinde oyun oynamaya devam eder. Şüphesiz ki hikayeye, filmin çekildiği dönemden bakmak da zihin açıcı olacaktır. Amerikalı askerlerin restore ettiği bir Avrupa ile NATO’nun öncülüğünde dağılan Yugoslavya’yı ve Balkanları yan yana getirdiğimizde Brechtyen estetiğin bir unsuru olan “tarihselleştirme” kavramını hissetmek mümkün olur. Trier; günceli tarihselleştirerek, esasen içinde bulunduğumuz döneme dışarıdan bir gözle bakmamızı sağlar.

Metinler ve Türlerararası Yakın İlişkiler

Bu tarihselleştirme çabası içerisinde Europa, sinema tarihinin mihenk taşlarından feyz alır. Film, bugüne kadar birçok başyapıtla karşılaştırılmış olsa da iki filmden direkt izler barındırır: Wolfgang Staudte filmi Katiller Aramızda (The Murderers Are Among Us, 1946) ve Alfred Hitchcock başyapıtlarından Ölüm Korkusu (Vertigo, 1958). İlk film aynı zamanda “Rubble Film” denilen bir akımın önemli eserlerinden kabul edilir. Rubble (moloz) filmler; İkinci Dünya Savaşı sonrasında, savaşın merkezinde yer alan şehirlerde geçen filmleri içeren estetik bir tarzın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yıkıntılar arasında yaşamlarını sürdüren insanlar, bazen gerçekçi bazen ise melodrama yakın bir atmosferde sunulurlar. Katiller Aramızda’nın Europa ile olan akrabalığı, mekân ve karakter tercihlerine dayanır. Katiller Aramızda, savaş sonrası aynı evi paylaşan bir asker ve toplama kampından yeni çıkmış bir kadının ilişkisini anlatırken filmin bazı sahneleri, direkt olarak Leopold ve Katharina arasındaki ilişkiye uyarlanır. Aynı zamanda Katharina, bir femme fatale karakter olarak Vertigo’nun Madeleine/Judy’sine göz kırpar. Trier; bu göndermeleri belirgin kılmak için Bernard Herrmann’ın Vertigo için yaptığı film müziğini bile kendi filmine aktarır.

Europa: Yönetmenin İlk Büyük Zaferi

Farklı metinlerden beslenen Europa’nın teknik açıdan da benzersiz olduğunu belirtmek lazım. The Element of Crime filminde fazla biçimci olması ve devamlılığı neredeyse hiç umursamaması ile eleştirilen Trier; bu filminde izleyiciyi klasik anlatı sineması ile tavlarken, bir yandan da onları hikayesine yabancılaştırmak için deneysel çekimlere başvurur. Sahnelerdeki alan derinliğinin yok olup arka fonun projeksiyondan yansıtılmasından tutun da siyah-beyaz çekilen filmde vurgulanmak istenen kişi ve nesnelerin birden renklendirilmesine kadar deneysel çabalara rastlamak mümkün. Filmin görüntü yönetmenliğini üç usta ismin üstlenmesi şaşırtıcı değil: Dreyer filmlerinin görüntü yönetmeni Henning Bendtsen; Mermer Adam, Dekalog ve Üç Renk-Beyaz filmlerinden tanıdığımız Edward Klosinski ve Luc Besson ile çalışan Jean-Paul Meurisse. 1991’de Cannes Film Festivali’nden Jüri Ödülü ve Teknik Büyük Ödül dahil üç dalda ödül kazanmasına karşın filmin Altın Palmiye’yi Barton Fink’e kaptırması, Trier için pek hatırlanmak istemeyen bir anı olsa gerek. O yılın Jüri Başkanı olan Roman Polanski’yi “cüce” olarak nitelendirmesi, sonrasında orta parmağını göstererek salonu terk etmesi hala hafızalarda. Yine de uzun vadede Europa, yönetmenin sinema endüstrisi içerisinde ilk büyük zaferi olarak kabul edilebilir.

Sinema tarihinden fazlasıyla beslenen ve metinlerarası okumalara açık bir film olmakla birlikte Europa; Lars von Trier sineması içerisinde artık kanıksadığımız biçimsel tercihlerin, metaforlarla yüklü bir senaryo ile birleştiğinde ne kadar etkili olabileceğini kanıtlıyor.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol