18. Uluslararası Eskişehir Film Festivali Günlükleri

Aile Reisi – Mahana (2016)

Eskişehir Film Festivali’nin açılış töreninin ardından festival kapsamında izleyiciyle buluşturulan ilk film Aile Reisi oldu. Witi Ihimaera’nın  The Whale Rider adlı romanından uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Lee Tamahori oturuyor. 1960’ların Yeni Zelanda’sında geçen hikaye aralarında husumet bulunan iki ailenin “liderleri” üzerinden ilerliyor ve gelişiyor. Mahana’ların aile reisi oldukça katı, ailesini çalıştırarak onlara lütufta bulunduğunu durmaksızın göze sokan bir baba figürü ve iktidarın tek temsili olarak karşımıza çıkıyor. Erk’in izin vermemesi sebebiyle istemediği işte çalışan, evlenemeyen ya da hiçbir şeye sesini çıkaramayan aile bireylerinin yanında filmin daha ilk sahnesinden hem çekim teknikleriyle hem de takılan kıravat gibi basit detaylarla farklılığı ön plana çıkarılan bir Simeon karakteri var. Filmde aslında birbirine geçmiş roller ve birbirinin rollerini doğrulayan ya da karşı duran karmaşık karakterler var. Özellikle Türkiye sinemasının son döneminde önemli ölçüde ön plana çıkan kadın konulu filmler erkek ve kadına çok belli roller yüklemeye başladığından ve hatta toplumsal cinsiyet rollerini yansıtırken yeniden kurabilme tehlikesine düştüğünden bir Yeni Zelanda filmindeki rolleri karmaşık bulmamız kulağa normal gelebilir.


mahana-FilmLoverss

Filmde ailenin reisi konumundaki dedeyle çatışma yaşayan torun meselesinde oğlunun tarafını tutan ve iktidarı onaylamayan ona karşı gelen bir baba varken karısı ise erkeğin bu iktidarını onaylar ve dede-torun çatışmasında dedenin yanındadır. Yanı sıra büyükanne ise erk’in karşısında daha güçlü duran ve ona karşı çıkabilen bir kadın karakterdir. Bu hikayede söylenebilecek en açık durum da bütün erkeklerin ve kadınların sistemi onaylayan ve devam ettiren bireyler olmak zorunda olmadığı bu kabullenme ya da başkaldırmanın salt olarak erkeğe ya da kadına yüklenemeyeceğidir. Bu noktada alıştığımız rollerin dışına çıkması bakımından Aile Reisi yararlı bir deneyim olarak tanımlanabilir.

Saraybosna’da Ölüm – Smrt u Sarajevu (2016)

Başarılı yönetmen Danis Tanovic’in Barlinale’de Jüri Büyük Ödülü’nü kazandığı filmi Saraybosna’da Ölüm, I. Dünya Savaşı’ndan beri süregelen ve Bosna-Hersek’in büyük yaralar aldığı süreci Saraybosna’nın ünlü bir otelinin içerisinde en baştan alegorik bir anlatımla izleyicinin yorumuna bırakıyor. Avusturya Macaristan Arşidükü François Ferdinand’ın suikastine imza atan, tarih kitaplarımızda yalnızca bir Sırp milliyetçisi olarak anılan Gavrilo Princip’in temsili bir karakter belinde silah ve Gavrilo Princip’i bir kahraman olarak gören ailesi tarafından aynı ismin konulmasıyla bu alegorik anlatıda yerini alır. Yanı sıra Franz Ferdinand’ın temsili Fransız bürokratın da otelde yerini alması ve olası bir suikast tehdidine karşı korunmasıyla hikayenin iki zıt kutbu da filmin içine yerleştiriliyor. Bunun yanında otelin içinde ilerleyen birbiriyle bağlantılı ancak ayrı hikayeler var.

death - in - sarajevo - filmloverss

Otelin çatı katında çekimleri yapılan bir Saraybosna belgeseli devam ederken otelin mutfağında ve çamaşırhanesinde ise büyük bir grev hazırlığı yapılmaktadır. İki aydır maaşlarını alamayan çalışanlar otelde yapılacak olan kutlama sebebiyle otele akın edecek olan Avrupa basınının ilgisini kendi üzerlerine çekebilmek adına kutlamanın olduğu gün grev yapma kararı alırlar. Grevin başına getirilen kadın çalışanın kızı da otelde çalışsa da bu olayda daha patrondan yana bir tavır sergiler ve grevi engellemeye çalışır.

Filmin öne çıkan plan sekanslarında kullanılan en önemli unsur yürüme ve takiptir. Patronun gözdesi Lamija’nın ve patronun otelin içinde oradan oraya kendinden emin bir şekilde yürüyüşleri uzun uzadıya izleyiciye sunulur. Lamija’nın her bir adımı mutlak suretle sert, kararlı ve hızlıdır. İçinde bulunduğu dünyaya ve şartlarına tamamen adapte olmuş görünen Lamija annesinin grev kararını da reddeder. Filmin ilerleyen bölümlerinde ise bu kararlılığı birçok yönden aşağılanması ve incitilmesi ile sistemin gerçek yüzüyle tanışıp tamamen kendine kapanarak otelin içinde oradan oraya ağlayarak koşmasına evrilir. Patronun yürüme sekansları da filmin sonunda tamamen değişmiş olacaktır. Aslında bu yürüme sekansları izleyiciye bireyin sistem içindeki değişken ve kaygan durumunun bir temsilini sunması açısından oldukça önemlidir.

Bosna-Hersek ile ilgili her zaman iki gerçeğin var olabileceği vurgusunu yapan yönetmen, her durumun konuşulabileceğine dair inancını filme derinden yansıtıyor. Tarihe ikinci kez yaşanma şansı veren film bu sefer durumları tersine çeviriyor ve izleyicisine “bu şekilde her şey daha iyi mi olacaktı?” sorusunu sorduruyor.

Köpek – The Dog (2015)

Yönetmen Esen Işık’ın ilk uzun metraj filmi olan Köpek, bütün hikayenin Türkiye’de geçmesine ve oyuncularının Türkiye vatandaşı olmasına rağmen Kültür Bakanlığından destek alamamış bir film. Bu yüzden film için İsviçre yapımı demek daha doğru olacaktır.

İzleyicisine karanlık bir tablo sunan film aslında sırtını salt gerçekliğe dayıyor. Küçük detaylar dışında birbirine bağlanmayan üç ayrı hikayenin anlatıldığı filmin esas derdi eril şiddet ve seyirci kalma olarak ortaya çıkıyor. Eril şiddet dendiğinde akla gelen ilk durum kadına şiddet olsa da Esen Işık bu eril şiddeti daha derinden inceliyor filminde. Kadına uygulanan şiddetin yanı sıra trans bireylerin, çocukların ve hatta hayvanların da şiddete uğradığını söyleyerek şiddetin kollarını analiz ediyor. Şiddet aslında o kadar da kapalı kapılar ardında gerçekleşmiyor. Köpek filmi, her gün, herkesin gözü önünde ve herkes tarafından deneyimlenebilecek olan şiddet unsurunu uygulayan ve şiddete maruz kalan iki taraf varken, görülmeyen bir üçüncü tarafı yani seyirci kalanları da ayyuka çıkararak üçgeni tamamlıyor.

kopek-FilmLoverss

Kocasından şiddet gören bir kadının, hayatında sürekli itilip kakılan ve duygularını dilediği gibi yaşayamayan trans kadın ve sokakta mendil satarak bütün parayı babasına vermek zorunda kalan iki küçük çocuğun hikayesinin şiddet sarmalında birleşmesi ne kadar acıysa bu üç hikayenin sonu da o denli acı bir şekilde bitiyor. Bütün karakterlerin naif ve masum yanını temsil ettiğine inandığım yavru köpek ise yönetmen Esen Işık’ın bizzat yaşadığı bir olaya dayanıyor. Filmden sonra gerçekleştirilen söyleşide bir izleyicinin filmin adının neden “Köpek” olduğuna dair sorusu üzerine Esen Işık başından geçen bir olayı izleyicilerle paylaştı. İsviçre’de yaşayan yönetmen, İstanbul’a bir çekim için geldiği sırada yoldan geçerken ölü bir köpeğin etrafındaki yavruları gördüğünü ancak acelesi olduğu için geçip gittiğini anlattı. Gördüğü o manzaranın bütün gün aklının bir köşesinde durduğunu ve günün sonunda yavruları gördüğü yere geri döndüğünü ancak yavruların artık orada olmadığını söyledi. Bu olay da seyirci kalma durumuyla ilgili yönetmeni ciddi düşüncelere sevk ettiğinden filmin içinde bu şekilde yer almasını istemiş.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi