Bugüne kadar yalnızca yer aldığı filmlerdeki performansıyla tanıdığımız İtalyan aktör Andrea Di Stefano, ilk uzun metraj filmiyle yönetmenlik kariyerini adım atıyor. Orijinal hikayeyi de kendisi yazan Stefano’ya uyarlama konusunda, özellikle Gabriele Salvatores’in 2003 yapımı Hiç Korkmuyorum (Io non ho paura) filminin de uyarlamasında yer alan Francesca Marciano yardımda bulunmuş. Filminse en kısa anlamda özeti şu: Amerikan bakış açısıyla, İtalyan tarzı bir Kolombiya filmi.

1990 öncesi dönemde Kolombiya’da büyük bir uyuşturucu ticaret ağı kurarak dünyanın sayılı zenginlerinden birine dönüşen Pablo Escobar’ın gerçek öyküsünü feyz alarak hikayesini kuran Escobar: Kayıp Cennet – Escobar: Paradise Lost, Escobar’ın yaşam öyküsünü bir aşk hikayesi için arka plan olarak kullanıyor. Bu açıdan film ne tam bir mafya filmi ne de aşk filmi, ikisi birçok noktada iç içe geçiyor. Ama tüm bunları dram üzerinde birleştirmeye çalışan yönetmenin bir noktadan sonra ters köşe yapma mantığıyla oluşturduğu gizem-gerilim yaklaşımı var ki üzerine birkaç kelam edilmesi gereken bir mesele.

Henüz ilk filmi olması dolayısıyla Escobar: Kayıp Cennet, Stefano’dan ziyade filmin kadrosunda yer alan Benicio Del Toro ile adını duyurdu. Hatta filmin yayınlanan afişlerinde neredeyse yalnıza Del Toro vardı. Ama filmi izleyince görüyoruz ki esas olarak anlatılan hikayede Del Toro merkezde değil. Özellikle Del Toro’nun her zamanki gibi inanılmaz başarılı performansını –ki filmde de yine muhteşem- göz önüne aldığımızda bu oldukça olumsuz bir duruma dönüşüyor. Çünkü esas karakterimiz olan Nick’i canlandıran Josh Hutcherson’ın, bir türlü düzgün bir şekilde rol yapamayarak donuk kalması –filmin ilk başlarında zaten bir turist olduğu için çok göze batmasa da- filmin kalitesini oldukça düşürüyor.

Aslında filmin geneliyle ilgili olarak konuşmak oldukça zor. Çünkü yaklaşık ilk bir saati ile son yarım saati birbirinden öylesine farklı ve zıt ki, iki farklı filmmiş gibi anlatsak yeridir. Öncelikle yönetmenin biçimsel anlamda sinema seyircisine öyle herhangi bir yenilik ya da yaratıcı bakış açıları sunmadığını söyleyelim. Stefano oyunu kurallarını göre oynuyor, ama kabul etmek gerek ki iyi oynuyor. Bu açıdan –son yarım saat için değil elbette- filmde, birçok noktada Scorsese estetiğinin yakalandığı söylemek mümkün. Yani Escobar: Kayıp Cennet kendisini öylesine güzel izletmeyi başarıyor ki gerçekten film adına umutlanıyorsunuz. Anlatı olarak da yönetmen yine alışıldık kalıpları kullanıyor fakat burada oyunu kuralına göre oynaması biçimsel yaklaşımda olduğu gibi olumlu bir özelliğe evrilmiyor. En nihayetinde kalıplaşmış Amerikan anlatı ve hikaye kalıplarını kullanan yönetmen, her türlü hümanist bakış açısı altında sunulan faşistçe fikri ve oryantalist bakış açısını olduğu gibi filmine taşımış oluyor.

İşte anlatısal ve biçimsel anlamdaki bu iki ayrım, filmin ilk ve ikinci bölümünde ağırlıklı olarak varlığını gösterdiği için film zaten daha baştan ikiye bölünmüş oluyor. Bir de buna, filmin hikayesi özelinde, son yarım saatteki tabiri caizse “sapıtması” eklenince ayrım gittikçe bir uçuruma dönüşüyor. Çünkü ilk bölümde Maria ve Nick arasındaki aşk, Escobar’ın öyküsüyle belli bir söyleme evrilme takıntısı olmadan ilerlerken, bu özgürlüğün yarattığı geniş saha sayesinde yönetmen rahatça farklı türler arasında başarılı bir şekilde dolaşıyor. Son yarım saatte ise bir şeyleri değiştirip vurucu bir final yapmaya çalışması her şeyi bir anda berbat ediyor. Üstelik bu öyle böyle bir berbat ediş de değil. Yani hem filmin tüm bütüncüllüğü ve tutarlığı kayboluyor, hem de o vakte kadar gayet güzel işleyen hikaye bir anda iyiyle kötünün epik savaşına dönüşerek ne olduğu belirsiz bir hale dönüşüyor. Haliyle yönetmen izleyiciye yalnızca vasat bir yarım saat sunmuş olmuyor, ayrıca ilk bölümdeki başarının göz göre göre heba edilmesinin acısını da yaşatıyor. Bu açıdan film bittiğinde ilk bölümüne dair olumlu görüşlerinizi hatırlayıp Escobar: Kayıp Cennet’i orta karar bir film olarak tanımlamak, oldukça büyük bir uğraş gerektiriyor açıkçası.

Şayet ilk bir saatten sonra sanki film bitmiş gibi kalkarsanız, tüm kopukluğa ve cevaplanmamış sorulara karşın yine de izleyeceğiniz son yarım saate göre çok çok daha iyi bir izlenimle ayrılmış olursunuz filmden. Ayrıca bunu yalnızca kendi iyiliğiniz için değil, yönetmenin iyiliği için de yapmış olursunuz. Çünkü son yarım saatte yalnızca hikaye ve biçim bazında sürüklenilen bir vasatlık yok, aynı zamanda yönetmenin bir anda “kötülere ölüm!” diye kafalara kurşun sıktığı, “Özgürlük Batı’da!” nidalarıyla Kanada Konsolosluğu’na koştuğu bölümler var ki, eminim yönetmen yıllar sonra dönüp baktığında kendinden utanacaktır.

Bugüne kadar yalnızca yer aldığı filmlerdeki performansıyla tanıdığımız İtalyan aktör Andrea Di Stefano, ilk uzun metraj filmiyle yönetmenlik kariyerini adım atıyor. Orijinal hikayeyi de kendisi yazan Stefano'ya uyarlama konusunda, özellikle Gabriele Salvatores’in 2003 yapımı Hiç Korkmuyorum (Io non ho paura) filminin de uyarlamasında yer alan Francesca Marciano yardımda bulunmuş. Filminse en kısa anlamda özeti şu: Amerikan bakış açısıyla, İtalyan tarzı bir Kolombiya filmi. 1990 öncesi dönemde Kolombiya’da büyük bir uyuşturucu ticaret ağı kurarak dünyanın sayılı zenginlerinden birine dönüşen Pablo Escobar’ın gerçek öyküsünü feyz alarak hikayesini kuran Escobar: Kayıp Cennet – Escobar: Paradise Lost, Escobar’ın yaşam öyküsünü bir aşk hikayesi için arka plan olarak kullanıyor. Bu açıdan film ne tam bir mafya filmi ne de aşk filmi, ikisi birçok noktada iç içe geçiyor. Ama tüm bunları dram üzerinde birleştirmeye çalışan yönetmenin bir noktadan sonra ters köşe yapma mantığıyla oluşturduğu gizem-gerilim yaklaşımı var ki üzerine birkaç kelam edilmesi gereken bir mesele. Henüz ilk filmi olması dolayısıyla Escobar: Kayıp Cennet, Stefano’dan ziyade filmin kadrosunda yer alan Benicio Del Toro ile adını duyurdu. Hatta filmin yayınlanan afişlerinde neredeyse yalnıza Del Toro vardı. Ama filmi izleyince görüyoruz ki esas olarak anlatılan hikayede Del Toro merkezde değil. Özellikle Del Toro’nun her zamanki gibi inanılmaz başarılı performansını –ki filmde de yine muhteşem- göz önüne aldığımızda bu oldukça olumsuz bir duruma dönüşüyor. Çünkü esas karakterimiz olan Nick’i canlandıran Josh Hutcherson’ın, bir türlü düzgün bir şekilde rol yapamayarak donuk kalması –filmin ilk başlarında zaten bir turist olduğu için çok göze batmasa da- filmin kalitesini oldukça düşürüyor. Aslında filmin geneliyle ilgili olarak konuşmak oldukça zor. Çünkü yaklaşık ilk bir saati ile son yarım saati birbirinden öylesine farklı ve zıt ki, iki farklı filmmiş gibi anlatsak yeridir. Öncelikle yönetmenin biçimsel anlamda sinema seyircisine öyle herhangi bir yenilik ya da yaratıcı bakış açıları sunmadığını söyleyelim. Stefano oyunu kurallarını göre oynuyor, ama kabul etmek gerek ki iyi oynuyor. Bu açıdan –son yarım saat için değil elbette- filmde, birçok noktada Scorsese estetiğinin yakalandığı söylemek mümkün. Yani Escobar: Kayıp Cennet kendisini öylesine güzel izletmeyi başarıyor ki gerçekten film adına umutlanıyorsunuz. Anlatı olarak da yönetmen yine alışıldık kalıpları kullanıyor fakat burada oyunu kuralına göre oynaması biçimsel yaklaşımda olduğu gibi olumlu bir özelliğe evrilmiyor. En nihayetinde kalıplaşmış Amerikan anlatı ve hikaye kalıplarını kullanan yönetmen, her türlü hümanist bakış açısı altında sunulan faşistçe fikri ve oryantalist bakış açısını olduğu gibi filmine taşımış oluyor. İşte anlatısal ve biçimsel anlamdaki bu iki ayrım, filmin ilk ve ikinci bölümünde ağırlıklı olarak varlığını gösterdiği için film zaten daha baştan ikiye bölünmüş oluyor. Bir de buna, filmin hikayesi özelinde, son yarım saatteki tabiri caizse “sapıtması” eklenince ayrım gittikçe bir uçuruma dönüşüyor. Çünkü ilk bölümde Maria ve Nick arasındaki aşk, Escobar’ın öyküsüyle belli bir söyleme evrilme takıntısı olmadan ilerlerken, bu özgürlüğün yarattığı geniş saha sayesinde yönetmen rahatça farklı türler arasında başarılı bir şekilde dolaşıyor. Son yarım saatte ise bir şeyleri değiştirip vurucu bir final yapmaya çalışması her şeyi bir anda berbat ediyor. Üstelik bu öyle böyle bir berbat ediş de değil. Yani hem filmin tüm bütüncüllüğü ve tutarlığı kayboluyor, hem de o vakte kadar gayet güzel…

Yazar Puanı

Puan - 52%

52%

52

Şayet ilk bir saatten sonra sanki film bitmiş gibi kalkarsanız, tüm kopukluğa ve cevaplanmamış sorulara karşın yine de izleyeceğiniz son yarım saate göre çok çok daha iyi bir izlenimle ayrılmış olursunuz filmden.

Kullanıcı Puanları: 3.02 ( 3 votes)
52
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi