“İyi bir çocuktum ben. Kalbini ellerinde taşıyan. Tanrı beni terk etti. Ama onu affediyorum. Bu sevgisiz dünyada içime bu kadar çok sevgi koyduğu için. Tanrım, benden nefret mi ediyorsun? Neden bu kadar çok arzu verdin bana? Bu arzuyla gidebileceğim bir yer yokken? Benden nefret mi ediyorsun? Seni affettim.” 58 yaşındaki Steven Patrick Morrissey sadece İngiltere’de değil tüm dünyada efsane haline gelmiş bir rock müzik starı. Manchester’da yaşayan İrlandalı bir ailenin oğlu olan Morrissey 1982’de Johnny Marr ile The Smiths’i kurar. The Smiths 1987’de “kurucuları anlaşamadığı için dağılan” müzik grupları arasında yerini alır. Morrissey solo müzik kariyerine şarkı sözü yazarı ve besteci olarak tek başına devam eder. Bir yandan kitap da yazar. Kendi biyografisini kaleme alır, hemen sonrasındaysa bir roman yazar. Vegan ve hayvan hakları savunucusu bir aktivisttir. Harika sesi, etkileyici şarkı sözleri, büyüleyici sahne performansı ve bu performansı sergilerken yaydığı neredeyse elle tutulabilir hale gelen cinsel enerjisi sayesinde İngiltere’nin yaşayan en büyük kültür ikonlarından birine dönüşür. Bunca sıfata, böylesine büyük bir hayran kitlesine, ders konusu haline gelmiş şarkı sözlerine ve kalitesi tartışılmayacak kadar güzel bestelere sahip olmak Morrissey’i henüz hayattayken biyografisi filme aktarılmış bir sanatçı yapmış desek yanılmış olmayız herhalde. Steven Morrissey’in Manchester’dan memleketlisi, İngiliz yönetmen Mark Gill, sanatçının grubu The Smiths’in kurulmadan önceki günleri, Morrissey’in soyadıyla değil de adıyla çağrıldığı gençlik günlerini anlatmayı seçmiş filmi England is Mine’da. Filmde olgunluk çağlarındaki yakışıklılık ve çekiciliğinden uzakta, gözlüklü, karman çorman saçlı, içine kapanık, büyüme sancılarıyla boğuşan bir Morrissey görüyoruz. Manchester’dan çok hoşlanmadığını her fırsatta belirten, ailesiyle çatışan, sıkıcı bir işte çalışan Steven sürekli konserlere gidiyor, barlarda çalan grupların canlı performanslarını takip ediyor. Kendisi de müzisyen olmayı hayal eden, sürekli okuyan ve yazan Steven izlediği konserler hakkında ufak tefek eleştiriler yazıyor gazetelere. Aile, iş ve dostluk ilişkilerine şahit olduğumuz kahramanımızın Johnny Marr’la bir araya gelişiyle birlikte filmimiz bitiyor, sonrasındaysa Morrissey’in dolu dolu geçen 35 yıllık müzik kariyeri var. England Is Mine: Steven Morrissey Portresi İnandırıcı mı? Morrissey’i canlandıran  Jack Lowden’ın başarılı performansı filmin en büyük artılarından biri. Film sanatçının ailesinden, dostlarından ya da çalıştığı yerden kimsenin üzerinde fazlaca durmadığı için diğer karakterler ve haliyle onları canlandıran oyuncular hakkında çok fazla bir yorum yapamıyoruz. Filmin senaryosunu da yazmış olan Mark Gill Morrissey’in hayatının neden sadece bu kısmını anlatmayı seçti bilinmez. Hepimizi geldiğimiz yer, ailelerimiz, seçtiğimiz meslekler gibi etmenler şekillendirir önermesi elbette doğru. Ancak England is Mine’da izlediğimiz hayat hikayesi hiç de ileride büyük rock star Morrissey olacak genç adamın hayat hikayesi gibi hissettirmiyor kendisini. Ya da bizi o denli içine çekecek kadar inandırıcı olmayı başaramıyor diyelim. Perdede gördüğümüz Steven Morrissey o yaştaki herhangi bir genç gibi huysuz, uyumsuz, mutsuz, asık suratlı sadece. O yaştaki herhangi bir genç gibi ailesiyle sıkıntılar yaşıyor. Hatta o kadar o yaştaki herhangi bir genç gibi ki karikatürleşmiş baba karakteri tarafından örselenirken yine karikatürleşmiş anne karakteri tarafından “hayallerinin peşinden koşmaktan vazgeçme” şeklinde teşvik ediliyor. İşçi sınıfından geldiğini hiç unutmayan, yaşadığı şehrin, ülkenin politik durumunu çok iyi kavradığını söylediği şarkılarından çok iyi bildiğimiz Morrissey’in iş yaşantısına da göz gezdiriyoruz film boyunca. Ama yine sanatçının bu konudaki duyarlılığıyla gözlemleyip müziğine aktarabildiği…

Yazar Puanı

Puan - 50%

50%

50

England is Mine’da izlediğimiz hayat hikayesi hiç de ileride büyük rock star Morrisey olacak genç adamın hayat hikayesi gibi hissettirmiyor kendisini. Ya da bizi o denli içine çekecek kadar inandırıcı olmayı başaramıyor diyelim.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
50

“İyi bir çocuktum ben. Kalbini ellerinde taşıyan. Tanrı beni terk etti. Ama onu affediyorum. Bu sevgisiz dünyada içime bu kadar çok sevgi koyduğu için. Tanrım, benden nefret mi ediyorsun? Neden bu kadar çok arzu verdin bana? Bu arzuyla gidebileceğim bir yer yokken? Benden nefret mi ediyorsun? Seni affettim.”

58 yaşındaki Steven Patrick Morrissey sadece İngiltere’de değil tüm dünyada efsane haline gelmiş bir rock müzik starı. Manchester’da yaşayan İrlandalı bir ailenin oğlu olan Morrissey 1982’de Johnny Marr ile The Smiths’i kurar. The Smiths 1987’de “kurucuları anlaşamadığı için dağılan” müzik grupları arasında yerini alır. Morrissey solo müzik kariyerine şarkı sözü yazarı ve besteci olarak tek başına devam eder. Bir yandan kitap da yazar. Kendi biyografisini kaleme alır, hemen sonrasındaysa bir roman yazar. Vegan ve hayvan hakları savunucusu bir aktivisttir. Harika sesi, etkileyici şarkı sözleri, büyüleyici sahne performansı ve bu performansı sergilerken yaydığı neredeyse elle tutulabilir hale gelen cinsel enerjisi sayesinde İngiltere’nin yaşayan en büyük kültür ikonlarından birine dönüşür.

Bunca sıfata, böylesine büyük bir hayran kitlesine, ders konusu haline gelmiş şarkı sözlerine ve kalitesi tartışılmayacak kadar güzel bestelere sahip olmak Morrissey’i henüz hayattayken biyografisi filme aktarılmış bir sanatçı yapmış desek yanılmış olmayız herhalde. Steven Morrissey’in Manchester’dan memleketlisi, İngiliz yönetmen Mark Gill, sanatçının grubu The Smiths’in kurulmadan önceki günleri, Morrissey’in soyadıyla değil de adıyla çağrıldığı gençlik günlerini anlatmayı seçmiş filmi England is Mine’da.

Filmde olgunluk çağlarındaki yakışıklılık ve çekiciliğinden uzakta, gözlüklü, karman çorman saçlı, içine kapanık, büyüme sancılarıyla boğuşan bir Morrissey görüyoruz. Manchester’dan çok hoşlanmadığını her fırsatta belirten, ailesiyle çatışan, sıkıcı bir işte çalışan Steven sürekli konserlere gidiyor, barlarda çalan grupların canlı performanslarını takip ediyor. Kendisi de müzisyen olmayı hayal eden, sürekli okuyan ve yazan Steven izlediği konserler hakkında ufak tefek eleştiriler yazıyor gazetelere. Aile, iş ve dostluk ilişkilerine şahit olduğumuz kahramanımızın Johnny Marr’la bir araya gelişiyle birlikte filmimiz bitiyor, sonrasındaysa Morrissey’in dolu dolu geçen 35 yıllık müzik kariyeri var.

England Is Mine: Steven Morrissey Portresi İnandırıcı mı?

Morrissey’i canlandıran  Jack Lowden’ın başarılı performansı filmin en büyük artılarından biri. Film sanatçının ailesinden, dostlarından ya da çalıştığı yerden kimsenin üzerinde fazlaca durmadığı için diğer karakterler ve haliyle onları canlandıran oyuncular hakkında çok fazla bir yorum yapamıyoruz. Filmin senaryosunu da yazmış olan Mark Gill Morrissey’in hayatının neden sadece bu kısmını anlatmayı seçti bilinmez. Hepimizi geldiğimiz yer, ailelerimiz, seçtiğimiz meslekler gibi etmenler şekillendirir önermesi elbette doğru. Ancak England is Mine’da izlediğimiz hayat hikayesi hiç de ileride büyük rock star Morrissey olacak genç adamın hayat hikayesi gibi hissettirmiyor kendisini. Ya da bizi o denli içine çekecek kadar inandırıcı olmayı başaramıyor diyelim. Perdede gördüğümüz Steven Morrissey o yaştaki herhangi bir genç gibi huysuz, uyumsuz, mutsuz, asık suratlı sadece. O yaştaki herhangi bir genç gibi ailesiyle sıkıntılar yaşıyor. Hatta o kadar o yaştaki herhangi bir genç gibi ki karikatürleşmiş baba karakteri tarafından örselenirken yine karikatürleşmiş anne karakteri tarafından “hayallerinin peşinden koşmaktan vazgeçme” şeklinde teşvik ediliyor. İşçi sınıfından geldiğini hiç unutmayan, yaşadığı şehrin, ülkenin politik durumunu çok iyi kavradığını söylediği şarkılarından çok iyi bildiğimiz Morrissey’in iş yaşantısına da göz gezdiriyoruz film boyunca. Ama yine sanatçının bu konudaki duyarlılığıyla gözlemleyip müziğine aktarabildiği şeyler filmde sığ tespitler olmaktan öteye gidemiyor. İşçisine yok yere bağıran, durduk yere kötü davranan klişe patron karakteri seyirciye bir şey ifade etmekten çok uzak, sadece bu da olsun diye filme yamalanmış izlenimi uyandırıyor.

Filmin merak uyandırmak, izlediğimiz şeyin ilgimizi çekmek konusunda eksik bıraktıkları belki Morrissey’in derinlikli şarkı sözlerine de yer verilerek ya da belki The Smiths’in ya da Morrissey’in solo albümlerinden seçilmiş şarkılardan oluşan bir soundtrackle giderebilirmiş. Film tüm bu eksiklikleriyle izleyiciyi izledikleri Steven Morrissey’in bizim tanıyıp hayran olduğumuz Morrissey olduğuna inandırmakta zorlanıyor. Morrissey belki de müzik kariyeri boyunca geçirdiği değişimle bambaşka bir insana dönüşmüş olabilir diyeceğiz ama film tam bunu gözlemleme şansını bulacağımız yerde bittiği için bu konuda da yorum yapmakta zorlanıyoruz. Tüm bunları göz önünde bulundurunca England is Mine sadece Morrissey hayranlarına ve müzik biyografisi meraklılarına önerilebilecek bir film olarak kayda geçiyor maalesef. Belki bir parça da Jack Lowden’ın hatırına diyebiliriz. İyi seyirler.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi