23 Ekim 2011 Van depremi, maalesef hepimizin hayatında geçmişe dair acı bir anı olarak kaldı. Yüzlerce insanın ölümüne neden olan bu faciada kapitalizm, devlet ve bürokrasinin imzasını görmek hiç de güç değildi. Bu imzayı silme görevi ise medyaya düşmüş; sistemdeki sorunlar değil, onun “kötü çocukları” ortaya atılarak sistemin bekası sağlanmıştı. Nasıl 1999 depreminin tek suçlusu Veli Göçer’se bu sefer de Salih Ölmez vardı.

Bu girizgahın nedeni, Yuri Bykov’un son filmi Enayi-Durak’ın da benzer bir konuyu işlemesi. 34 yaşındaki Rus yönetmen; bir önceki filmi Mayor’da, kaza sonucu bir çocuğun ölümüne neden olan bir polisin yaşadığı vicdani ikilemini ele alarak sisteme eleştirel bir yaklaşım sergilemişti. Enayi de ise yıkılmak üzere olan bir bina üzerinden çürümüş bürokratik ilişkileri ele alıyor.

Bir tesisatçı olan Dima, tamir işi için yaşadığı şehrin fakir mahallelerinin birinde yer alan dev bir binaya gider. 820 kişiye ev sahipliği yapan bu eski yurt binasının yıkılmak üzere olduğunu anlayarak belediye başkanına başvurur. Fakat belediye başkanı ve diğer bürokratik görevliler, bu sorunun nedeninin ceplerine attıkları paralar olduğunu iyi bilirler Olay, insanları binadan çıkarmak yerine ölümlerine göz yumma noktasına ilerledikçe Dima’nin hem kendisini hem de ailesini etkileyen kararlar alması gerekir.

Locarno Film Festivali’nden üç ödülle dönen Enayi, kurdukları bozuk düzenin bir bina gibi çökmesinden korkan bürokratları önümüze getiriyor. Halka sözde yardım eden, yaşadıkları şehrin çehresini değiştirdikleri için kendileri çalıp kendileri oynayan bu grubun aslında ne kadar kırılgan ve korkak olduklarını görüyoruz. Git gide artan kazanma hırsının ve daha fazlasını istemenin sonucunda, insan hayatının gayet kolay biçimde göz ardı edilmesi; kapitalist toplumu ve onun rasyonel ahlakını ortaya koyuyor. Devlet kendisini muhalif olan her şeyden korumak için yapılandırırken, halka verdiği az sayıdaki haklar üzerinden kendisini “özgürlük sağlayıcı” olarak tanımlıyor. Aslında bu özgürlük alanı; sistemi sürdüren “kazanma hırsı”na sahip bireylerin hizmet adı altında ceplerini doldurması ile sonuçlanıyor. Öyle ki kendisini elit gören bu güruhta yer alan insanlar, kendi ailelerinin bulaştığı pislikleri rüşvet ile temizlerken, fakir halkı “pislik” olarak görmeye devam ediyorlar. “Şu mektepler olmasa maarifi nasıl güzel idare ederdim” misali, bürokratlar da yıkılmak üzere olan yurtta yaşayan insanlara birer fareymiş gibi bakıyorlar.

Bykov, bu eleştirel söylemi zaman zaman oldukça yüksek bir perdeden yapıyor. Özellikle Belediye Başkanı Nina Galaganova –ki kendisi ‘Mama’ olarak adlandırılıyor ve mafyavari bir yapıya göz kırpılıyor-, Dima’dan duyduklarından sonra panik olarak bütün kirli çamaşırları ortaya döküyor. Uzun süren bu sahnenin ardından benzer bir sahnede daha bürokrasinin kirli oyunlarını öğreniyoruz. Her ne kadar kapitalizmden söz etsek de Nina karakterinin yükseliş öyküsü üzerinden komünizm de payını alıyor. Açıkçası Bykov, bu noktada fazlasıyla didaktik bir anlatımı tercih ediyor. Belki Batı seyircisini daha çok şaşırtabilecek bu yaklaşım, bizim için çok yeni değil. “Yiyor ama iş de yapıyor” cümlesini ahlaki bir düstur olarak benimseyen bir halk olduğumuz için Rus bürokratların ne haltlar yediğini duymak pek şaşırtıcı değil. Fakat yönetmen anlatımda iki önemli tercih yapıyor ki, filmi bu ağır havasından çıkarıyor.

İlk olarak Bykov, her ne kadar politik bir drama kayabilecek bir senaryoya imza atsa da bunu sürükleyici bir gerilim filmine döndürmekte zorlanmıyor. Özellikle gece çekimleri ve olaya polisin de dahil olmasıyla saf ve iyi karakter Dima ile özdeşleşme kuruyoruz. Bu da ilginç bir nokta çünkü Dima, belki de izleyiciye en uzak karakter. Vicdanı temsil ediyor ve gerçekten de insanların hayatlarını düşünüyor olsa da izleyici olarak beklentimiz, Dima’nın kendisini bu işin içinden çekip çıkarması ve ailesine dönmesi. Bykov, izleyiciyi de kendi ikilemi içerisinde bırakıyor ve “ben ne yapardım?” sorusunu sorduruyor. Başlı başına gerilim unsuru olan bu soruya ek olarak bina sahnelerinde kullanılan ses efektleri ve tiplemeler, izleyiciyi diken üstünde tutuyor.

Diğer tercih ise filmin kapitalizmi ele alırken, onunla birlikte lümpen proletarya kavramını da es geçmemesi. Karl Marx’ın devrime giden yolda bir engel olarak tanımladığı lümpen proletarya; işçi sınıfı içerisinde yer alan, tüketime ve bunun üzerinden burjuvaya bağlı bir hayat sürdüren, hayata karşı bir duruşu olmayan kişileri temsil eder. Maddi imkansızlıklardan dolayı bu sınıfa dahil olan bireylere, yıkılmak üzere olan binada rastlıyoruz. Karısını şiddet uygulayan adam, bütün gün uyuşturucu alan gençler gibi tiplemelerin, farkında olmadıkları bir ölüme doğru yelken açmaları sonucunda Dima’nın ve onların kurtuluşu işbirliğinden geçmek zorunda. Yönetmen sıklıkla Dima’yı sabit değişmeyen olarak alıyor ve kamerayı onun etrafında döndürüyor, “siz busunuz” diyor. Oyunculuklara da ayrı bir parantez açmak lazım. Dima rolünde Artyom Bystrov ve belediye başkanı rolünde Natalya Surkova, diğer oyuncuları gölgede bırakırken bunu çok da büyük oynamayarak yapıyorlar. Filmin izleyiciye samimi gelen dilindeki başarı da şüphesiz gösterişsiz oyunculuklar ve diyaloglardan kaynaklanıyor.

Filmini; geçen yıl hayatını kaybeden ve yine Rus toplumunu eleştirel bir gözle anlatan yönetmen Aleksei Balabanov’a adayan Yuri Bykov, etkileyici bir filme imza atıyor. Bazı anlarda müzik kullanımını ya da tekrarları abartarak düşünme alanı bırakmasa da kapitalizmin ipliğini, başarılı bir gerilim filmi üzerinden pazara çıkarıyor.

23 Ekim 2011 Van depremi, maalesef hepimizin hayatında geçmişe dair acı bir anı olarak kaldı. Yüzlerce insanın ölümüne neden olan bu faciada kapitalizm, devlet ve bürokrasinin imzasını görmek hiç de güç değildi. Bu imzayı silme görevi ise medyaya düşmüş; sistemdeki sorunlar değil, onun “kötü çocukları” ortaya atılarak sistemin bekası sağlanmıştı. Nasıl 1999 depreminin tek suçlusu Veli Göçer’se bu sefer de Salih Ölmez vardı. Bu girizgahın nedeni, Yuri Bykov’un son filmi Enayi-Durak’ın da benzer bir konuyu işlemesi. 34 yaşındaki Rus yönetmen; bir önceki filmi Mayor’da, kaza sonucu bir çocuğun ölümüne neden olan bir polisin yaşadığı vicdani ikilemini ele alarak sisteme eleştirel bir yaklaşım sergilemişti. Enayi de ise yıkılmak üzere olan bir bina üzerinden çürümüş bürokratik ilişkileri ele alıyor. Bir tesisatçı olan Dima, tamir işi için yaşadığı şehrin fakir mahallelerinin birinde yer alan dev bir binaya gider. 820 kişiye ev sahipliği yapan bu eski yurt binasının yıkılmak üzere olduğunu anlayarak belediye başkanına başvurur. Fakat belediye başkanı ve diğer bürokratik görevliler, bu sorunun nedeninin ceplerine attıkları paralar olduğunu iyi bilirler Olay, insanları binadan çıkarmak yerine ölümlerine göz yumma noktasına ilerledikçe Dima’nin hem kendisini hem de ailesini etkileyen kararlar alması gerekir. Locarno Film Festivali’nden üç ödülle dönen Enayi, kurdukları bozuk düzenin bir bina gibi çökmesinden korkan bürokratları önümüze getiriyor. Halka sözde yardım eden, yaşadıkları şehrin çehresini değiştirdikleri için kendileri çalıp kendileri oynayan bu grubun aslında ne kadar kırılgan ve korkak olduklarını görüyoruz. Git gide artan kazanma hırsının ve daha fazlasını istemenin sonucunda, insan hayatının gayet kolay biçimde göz ardı edilmesi; kapitalist toplumu ve onun rasyonel ahlakını ortaya koyuyor. Devlet kendisini muhalif olan her şeyden korumak için yapılandırırken, halka verdiği az sayıdaki haklar üzerinden kendisini “özgürlük sağlayıcı” olarak tanımlıyor. Aslında bu özgürlük alanı; sistemi sürdüren “kazanma hırsı”na sahip bireylerin hizmet adı altında ceplerini doldurması ile sonuçlanıyor. Öyle ki kendisini elit gören bu güruhta yer alan insanlar, kendi ailelerinin bulaştığı pislikleri rüşvet ile temizlerken, fakir halkı “pislik” olarak görmeye devam ediyorlar. “Şu mektepler olmasa maarifi nasıl güzel idare ederdim” misali, bürokratlar da yıkılmak üzere olan yurtta yaşayan insanlara birer fareymiş gibi bakıyorlar. Bykov, bu eleştirel söylemi zaman zaman oldukça yüksek bir perdeden yapıyor. Özellikle Belediye Başkanı Nina Galaganova –ki kendisi ‘Mama’ olarak adlandırılıyor ve mafyavari bir yapıya göz kırpılıyor-, Dima’dan duyduklarından sonra panik olarak bütün kirli çamaşırları ortaya döküyor. Uzun süren bu sahnenin ardından benzer bir sahnede daha bürokrasinin kirli oyunlarını öğreniyoruz. Her ne kadar kapitalizmden söz etsek de Nina karakterinin yükseliş öyküsü üzerinden komünizm de payını alıyor. Açıkçası Bykov, bu noktada fazlasıyla didaktik bir anlatımı tercih ediyor. Belki Batı seyircisini daha çok şaşırtabilecek bu yaklaşım, bizim için çok yeni değil. “Yiyor ama iş de yapıyor” cümlesini ahlaki bir düstur olarak benimseyen bir halk olduğumuz için Rus bürokratların ne haltlar yediğini duymak pek şaşırtıcı değil. Fakat yönetmen anlatımda iki önemli tercih yapıyor ki, filmi bu ağır havasından çıkarıyor. İlk olarak Bykov, her ne kadar politik bir drama kayabilecek bir senaryoya imza atsa da bunu sürükleyici bir gerilim filmine döndürmekte zorlanmıyor. Özellikle gece çekimleri ve olaya polisin de dahil olmasıyla saf ve iyi karakter Dima ile özdeşleşme…

Yazar Puanı

Puan - 78%

78%

Yuri Bykov, bazı anlarda müzik kullanımını ya da tekrarları abartarak düşünme alanı bırakmasa da kapitalizmin ipliğini, başarılı bir gerilim filmi üzerinden pazara çıkarıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.55 ( 4 votes)
78
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi