Son yıllarda yeniden çevrim çöplüğüne dönüşen, orijinal fikirler üretmekten uzaklaşan ve hatta yönetmenlerin yavaş yavaş kendi yaratıcılıklarını daha çok küçük ekranda göstermek istemeleriyle kan kaybına uğrayan Hollywood’da, hem izleyiciyi yakalayabilen hem de yaratıcı işlere imza atan isimlerin sayısı oldukça azalmış durumda. Umut bağlanan genç yönetmenlerin birçoğunun zamanla stüdyoların güdümüne girmeleri ile vizyon sahibi isimlerin sektöre küsmeleri paralel ilerler hale geldi. Tam da bu ortamda David Fincher isminin çok daha fazla önem kazanması ve sinemaseverler için tutunacak bir dal haline gelmesi şaşırtıcı değil.

28 Ağustos 1962’de dünyaya gelen Amerikalı yönetmen, belgesel ve video kliplerle başladığı kariyerinin ilk uzun metrajına 1992’de Alien 3 ile imza attığında belki pek de dikkat çekmemişti. Fakat sonrasında gelen Seven, The Game ve Fight Club üçlüsü ile sadece mükemmel hikayeleri mükemmel bir teknikle anlatan yönetmen haline gelmedi; aynı zamanda sinema endüstrisine sıkı sıkıya bağlı bir düzende kült filmler üretmeyi başardı. Belki de Fincher’ı öne çıkaran şey, tam da bu ruh oldu: Bağımsız bir ruhla da milyonlarca seyirciye ulaşabilecek bir sinema olduğunu herkese gösterdi. Sonrasında gelen Panic Room, Zodiac ve The Curious Case of Benjamin Button gibi filmlerde ünlü oyunculara kadrosunda yer verirken ve ele aldığı türlere hep farklı bir bakış kazandırırken, bazen haklı olarak ödül törenlerinin kırmızı halısında boy göstermek için fazla uğraştığı eleştirilerine maruz kaldı. Yine de Fincher; The Social Network ve Gone Girl gibi filmlerle, ödüllere dair muhafazakar bakış açısını aşan filmlere imza atmayı başardı.

Her yeni filmiyle Hollywood sineması içerisinde izleyicilere yeni bir soluk aldırmayı başaran yönetmenin doğum günü vesilesiyle filmlerini mercek altına aldık. Yaptığımız her ne kadar bir liste olsa da Fincher filmlerinin herhangi birini direkt olarak “kötü” olarak nitelendiremediğimizi eklemek isterim.

Son olarak sizler de favori Fincher filmlerinizi listenin sonundaki anketimiz vasıtasıyla bizlerle paylaşabilirsiniz.

Katkıda Bulunanlar: Batu Anadolu, Ekin Can Göksoy, Gizem Çalışır, Özge Yağmur, Serdar Durdu, Tolga Demir, Utku Ögetürk

10- Alien 3 (1992)

alien-3-filmloverss

Genellikle Fincher filmografisinin en dibinde yer verilen Alien 3’ü kötü bir film olarak nitelemek çok doğru olmasa da “lanetli” olarak tanımlamak daha uygun görünüyor. Video klip yönetmenliğinden ilk kez sinemaya geçiş yapan Fincher’ın, serinin ilk iki filminin seviyesine yaklaşamayan bir iş ortaya koyduğunu hepimiz kabul ediyoruz. Hatta bunu bizzat Fincher’a söyleseniz, sizi suçlamayacaktır. Çekimler esnasında türlü dayatmalarla karşılaşan yönetmen; en sonunda filmi kurgu aşamasında terk etmiş, hiçbir zaman sahiplenmemiş ve bir yılı aşan bir süreç sonunda film son halini almıştır. Fakat Alien 3’ü, Fincher’ın yeteneklerinden nasibini almamış bir film olarak tanımlarsak fena halde yanılırız. Erkek mahkumlardan ve bir doktordan oluşan Fury 161 gezegenine düşen Ripley karakteri belki de ilk kez “Erkek Fatma” kimliğinden sıyrılarak bir kadın olarak var olur. Gezegende yer alan tarikat üzerinden sorgulanan din ve kapitalizm ögeleri, sıklıkla eleştirilecek olan nihilist bir perspektiften nasibini alır. Yaratılan distopik dünyada Flaman Rönesansı tablolarının izleri sürülürken, Ripley de yüz plan çekimler aracılığıyla bir bakıma Dreyer’in “La passion de Jeanne d’Arc”ını hatırlatır. Serinin ilk filmindeki “tek yaratık” gerilimine dönen film, özellikle aksiyon bölümlerinde tempoyu başarıyla kursa da emekleme dönemindeki CGI fazlasıyla göze batar. Ve sinema tarihine mal olmuş etkileyici finali, her ne kadar fazlasıyla sembolizme yönelse de artılarına ve eksilerine birlikte baktığımızda Alien 3, hep “acaba” dedirten bir film olarak kalır. Yine de Jean Pierre Jeunet’nin Alien: Resurrection’ından kat kat daha iyi olduğunu söyleyebilirim. (Batu)

9- The Girl with Dragon Tattoo (2011)

the-girl-with-dragon-tattoo-filmloverss

Milenyum Üçlemesi bir dönem oldukça popüler bir İsveç edebiyatı örneğiydi. Çok satan listelerini alt üst eden her edebî ürün gibi üçlemenin de beyazperdeye uyarlanması çok sürmedi. Fincher’dan iki yıl önce kadar Niels Arden Oplev’in yönettiği İsveç uyarlaması, bir sinema filminden ziyade TV filmi tadındaydı. Kadına uygulanan şiddeti deşifre ederek sert bir Avrupa burjuvazisi eleştirisi sunan seriye kıyasla biraz daha yumuşatılmış olan İsveç uyarlamasını Fincher’ın denemesiyle karşılaştıracak olursak; Fincher, Oplev’den daha popüler kaygılar güdüyor olması ve kurgusunu bu çizgide şekillendirmiş olmasıyla dikkat çekiyor. Fincher’ın Zodiac, Fight Club, Seven gibi filmlerle çıtayı yükselttiği düşünülürse bu bağlamda tatmin etmeyen bir uyarlama olan filmin artılarından da bahsedelim. Kısa planlı kurgusu, doğru müzik tercihi ve kitabın bıraktığı metalik tada uygun sinematografisiyle İsveç uyarlamasına binaen daha iyi bir deneme olduğunu söyleyebiliriz. Hali hazırda bir sonraki projesini merakla bekliyor olduğumuz yönetmenin popüler kültüre teslim olduğunu görmek üzücü olsa da serinin devam filminin çekilip çekilmeyeceğinin henüz belirsiz olduğunu belirtmekte fayda var. (Özge)

8- The Curious Case of Benjamin Button (2008)

the-curious-case-of-benjamin-button-original

David Fincher’ın F. Scott Fitzgerald’ın 1922 yazdığı kısa öyküden yola çıkarak sinemaya uyarladığı The Curious Case of Benjamin Button, En İyi Film dahil 13 dalda Oscar adaylığına rağmen teknik dallarda 3 ödül kazanabilmişti. Kısaca hayatını tersten yaşayan bir adamın hikayesi olarak özetleyebileceğimiz film, yer yer sarkan ağır bir anlatıma sahip olsa da genel olarak beğeniyle karşılandı. Usta senarist Eric Roth ve David Fincher’ın elinde böylesine sıra dışı bir yaşam öyküsüne sahip bir karakter olmasına karşın; Benjamin Button karakteri üzerinden hayatın anlamı, insanoğlunun varoluşunu anlamlandırma çabası gibi derin mevzulara girmediklerini görüyoruz. Daha kolay ve popüler olana meyletmişler. Fincher, Benjamin Button’un varoluşunu sorgulamaktan ziyade Daisy ile olan aşkını ön plana çıkartıp, bu aşkın gidişatından doğan kimi çelişkilere bakmakla yetiniyor. Ve de büyük bir fırsat kaçırılmış oluyor. Film, görüntü ve sanat yönetmenliği, makyaj çalışması gibi teknik konularda neredeyse kusursuz, performanslar iyi ve zamanın geri sarıldığı sekans gibi kimi unutulmaz anlarıyla ilgiyle izleniyor. Ancak söz konusu bir David Fincher filmi olduğu için hayal kırıklığı kaçınılmaz oluyor. (Serdar)

7- Panic Room (2002)

panic-room-filmloverss

Fight Club bombasından sonra sinema dünyasında herkesin dört gözle beklediği şey yeni David Fincher filmiydi. Her ne kadar dört başı mamur ve eli yüzü düzgün güzel bir gerilim olsa da, Fight Club’dan sonra genelde burun kıvrılan bir film oldu Panic Room. Fakat, Jodie Foster’ın belki de Kuzuların Sessizliği’nden beri en iyi performansını sergilediği, Hollywood’un sayılı karakter oyuncularından Forest Whitaker ve Jared Leto’nun göz doldurduğu Panic Room, kendi içinde değerlendirildiğinde hiç de fena bir film değil. Üç hırsızın, Meg (Foster) ve 11 yaşındaki kızının yaşadığı malikanemsi evi basması ve Meg ile kızının evin eski milyoner sahibinin inşa ettirdiği “Panik Odası’nda” saklanmaları ile gelişen film, Fincher’ın formalist numaralarını sonuna kadar uyguladığı güzel bir seyirlik olarak filmografisinde önemli bir yer tutuyor. (Ekin)

6- The Game (1997)

the-game-filmloverss

David Fincher’ın gerilim sinemasına Seven ile kendi üslubunu katmasıyla, tadına doyulmaz bir seyir zevki tatmıştık. Seven’dan sonra çektiği üçüncü uzun metraj filmi olan The Game, yönetmenin kendi sinematografisini yavaş yavaş inşa ettiği ve bunu yaparken dönemin trendlerini de kullanan bir filmdi. Fincher’ın sinemasını oluşturan elementlerin bir araya gelmesinde ve gittikçe karakteristik bir hale gelmesinde önemli yeri olan The Game, uzun süresine rağmen gerilimini bir an bile kaybetmeyen özel filmlerden bir tanesi. Karakter filmi olması gereği ve hikayesinin özelinde çok fazla kırılma noktası barındıran The Game, yönetmenin kontrolünden çıkmaya oldukça müsaitti. Ancak, Fincher’ın kontrolü bırakmayan yapısıyla bu tehlike bertaraf ediliyor.

Fincher’ın sinemasından konuştuğumuz zaman, yeni filmlerinin öncekilerden bir ya da birkaç konuda daha önde olduğunu görürüz. Her filmiyle kendi zihnindeki sinema anlayışını genişleten ve yapabileceklerini sık sık geliştiren bir yönetmen olarak karşımıza çıkmasından dolayı The Game, filmografisinin biraz gerilerinde kalır. Karakterizasyonu ortaya koyma konusundaki ustalığı ise, ilk filmlerinde bile üst seviyelerde olduğu ve belki de bu yüzden en az geliştirebildiği kısmı olarak karşımıza çıkıyor. (Tolga)

5- The Social Network (2010)

social-network-filmloverss

David Fincher’ın 2010 yılında vizyona giren ve Akademi Ödülleri’nde “En İyi Film” dahil 8 dalda Oscar’a aday gösterilen filmi The Social Network, ilk bakışta her ne kadar karakteristik bir David Fincher filmi olarak gözükmese de olay örgüsü ve işleyişi itibariyle örnek gösterilecek bir Fincher filmidir. Film, kısa sürede hepimizin hayatında büyük bir yer kaplamayı başaran Facebook’un kuruluşunu ve bu kuruluş sürecinde ortaklarının yaşadığı problemleri konu alır. Mark Zuckerberg ile ilgili bilinen birçok doğruyu alt üst eden The Social Network’ün başarısındaki en büyük pay ise hiç kuşkusuz ki kurgusunda. Nitekim, bir yönetmenin elindeki senaryo ne kadar iyi olursa – buna çekim sürecini de rahatlıkla dahil edebiliriz – olsun son tahlilde filmin kurgusu başarılı değilse senaryonun hiçbir değeri kalmaz. Bu açıdan sadece muazzam kurgusu sebebiyle bile The Social Network üniversitelerde ders olarak okutulmalı. (Utku)

4- Zodiac (2007)

zodiac-filmloverss

David Fincher’ın 2007 yılı yapımı filmi Zodiac; 1960’lı yılların sonundan itibaren ABD’nin batı kıyı şeridindeki bölgelerde seri cinayetler işleyen ve kendine Zodiac adını koyan bir seri katilin yakalanma hikayesini anlatır. Seven filminden sonra ikinci kez seri katil hikayesine dönmeyi tercih eden Fincher; üç saate yakın uzunluktaki Zodiac filmiyle atmosfere dayalı bir gerilim hikayesi işler. Başrollerinde Jake Gyllenhaal, Mark Ruffalo ve Robert Downey Jr. gibi isimlerin yer aldığı Zodiac’ın senaryosu; filmde Jake Gyllenhaal tarafından canlandırılan karikatürist Robert Graysmith’in aynı isimle yazmış olduğu esere dayanmaktadır.

Zodiac’a sıradan bir polisiye gerilim filmi yakıştırması yapmamız oldukça uzak ihtimal. Zira; türün klişelerine kaçmayan ve izleyicinin merakını her daim yüksek tutmayı başaran Zodiac, filmin ve dönemin atmosferini aktarmak için tercih edilen karanlık sinematografisiyle dikkatleri üzerine çekiyor. Fincher filmlerinin sürprizli son tanımını Zodiac için yapamasak da (sonuçta film gerçek bir hikayeye dayanıyor); ‘sinemada atmosfer nasıl yaratılır’ sorusunun cevabını arayanların Zodiac filminde çok fazla şey bulacaklarını söyleyebiliriz. (Gizem)

3- Gone Girl (2014)

Gone Girl - filmloverss

Başarılı bir romanı ya da hikayeyi sinemaya uyarlamak gerçekten zor bir iş. En klişe haliyle sinemaya aktarılan bir roman kendisinden çok şey kaybeder. Nick ve Amy çiftinin beşinci evlilik yıl dönümlerinde; Amy’nin ortadan kaybolması ile yaşananları anlatan filmde, Fincher faktörü ilk olarak burada devreye giriyor. Olay örgüsünü kurarken geri dönüşlerden beslenen yönetmenimiz, bu geri dönüşleri oldukça iyi kurgulamış. Hikayenin rahatça kopabileceği ya da daha karmaşık hale gelebileceği belli noktalarda soğukkanlı ve sabırlı davranarak filmin akışını hiç aksatmamış. Bu kendinden emin tavrıyla bir an bile duraksamayan, sonuna kadar sürükleyici bir hikaye oluşturmuş.

Hikayenin gidişatı gereği, karakter sayısının gittikçe artması olayların akışını aksatmak bir yana dursun, zenginleştiren bir öge olarak karşımıza çıkıyor. Daha fazla karakter daha fazla odak noktası demek ve bu da çoğu zaman içi boş karakterler ortaya çıkarabilen bir durum oluyor. Fakat Kayıp Kız’ın gerçekçi ve zengin birer kişiliğe sahip karakterleri bu duruma izin vermiyor. Fincher’ın süreyi iyi kullanarak karakterlere kendilerini anlatmaları için zaman tanıması ve hikaye içerisinde onları güzel işlemesi, karakterlerin zenginliğini göz dolduran bir hale getiriyor. Sonuç olarak Gone Girl, eşsiz bir polisiye tecrübesi vadediyor. (Tolga)

2- Fight Club (1999)

fight-club-david-fincher-filmloverss

Fight Club’ı izledikten sonra koşturarak en yakın arkadaşlarına zorla izletmeyen var mıdır? Ya da her sürpriz sonlu film izleyişinde o filmi Fight Club ile kıyaslamayan? David Fincher’ın birden Hollywood’un ve eleştirmenlerin olduğu kadar sinefillerin de göz bebeği olmasını sağlayan film Fight Club desek yeridir. Brad Pitt, Edward Norton ve Helena Bonham Carter’ın kariyerlerinin belki en iyi oyunculuklarını sergiledikleri bu orijinal kaynağından daha iyi Chuck Palanhiuk uyarlaması, 90’lı yıllarda genç olanlar için özellikle unutulmaz bir yere sahip. Kendine has felsefesi, mükemmele yakın kurgusu ve senaryosu ile her yönetmene kısmet olmayan görkemli bir başyapıt. Hasılı, Fight Club’dan ne kadar bahsetsek azdır; çocuklarımıza hatta torunlarımıza izleteceğimiz modern bir klasik. (Ekin)

1- Seven (1995)

seven-filmloverss
90’lı yılların hatta sinema tarihinin efsane kadrosu, müthiş atmosferi, karanlık sinematografisiyle belki de en unutulmaz cinayet-gerilim filmi olma özelliğini koruyan Seven, Fincher’ın o güne dek sadece üç yıllık kurmaca film macerasında zirveye oynadığı ilk film olma özelliğiyle filmografisinde öne çıkıyor. Kariyeri süresince Brad Pitt’le çalışmaya devam ederek yıldızını daha da parlatacak olan yönetmen, aktörle yakaladığı bu uyumu Seven’da Morgan Freeman ve Kevin Spacey’nin performansıyla da destekleyince kalp ritmini bozacak bir seyirlik ortaya çıkarmış. Film, Hristiyanlık’ın 7 ölümcül günahını işleyenleri kendine has vahşi yöntemlerle öldüren bir seri katili ve onun peşine düşmüş iki dedektifin sarmal hikayesini anlatıyor. Alt metnini ise Fincher, toplumcu ahlak ve bireyci ahlak terimleri üzerine kafa yormanızı sağlayacak anekdotlarla dolduruyor. Film bittiğinde seri katille özdeşleşiyor olsaydınız bir klişe yaşayacak olurdunuz, ama mesleğini sevmeyen bir polisle özdeşleşiyorsunuz ve bu atacağınız bir sonraki adımı düşünmenize yol açıyor. Şimdilerde seri katillerin İncil ayetlerine kafayı takması sinemasal anlamda çok cazip bir teklif gibi gelmese de Seven, tam da bu klişeyi evirip çevirip muazzam bir kurguyla sunuyor olmasıyla Fincher’ın sinemasını tanımak için harika bir bahaneye dönüşüyor. (Özge)

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi