Darkest Hour, son yıllarda karşımıza çıkan Winston Churchill biyografilerinden bir diğeri. Özellikle son 10 yıl içerisinde Brendan Gleeson, Timothy Spall, John Lithgow, Michael Gambon ve Brian Cox gibi usta oyuncular tarafından canlandırılan bu önemli figürün geri dönüşü, ister istemez İngiltere’nin içinde bulunduğu durum ile ilişkilendiriliyor. Bizzat bir karakter olarak yer almasa da Dunkirk’ün sonuna damga vuran konuşmasıyla kendisini hissettiren Churchill’e duyulan özlem, bir sonuç olarak Brexit’ten ziyade ülkenin siyasi iniş-çıkışları, mülteci ve terör sorunları, iflas eden dış politikası ile yakından ilişkili. Öyle ki bu ilginin sinemayla sınırlı kalmadığını, bugünün İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson’un kaleme aldığı Churchill biyografisinin de çok satanlar listesine girdiğini –bizde sayıları artan Atatürk kitapları gibi- söyleyebiliriz.  “İngiltere’yi Yeniden Büyük Yapalım” illüzyonuna elinde tuzlukla koşan Darkest Hour ise, görselliğine karşın ucuz hamasetini politik doğruculuk hamleleriyle birleştirmeye çalışan projelerden birine dönüşmekten gocunmuyor. Darkest Hour: Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet! 2. Dünya Savaşı’nın tüm gerçekliğiyle İngiltere kıyılarına vurmaya başladığı bir dönemde Churchill'in başbakanlığı üstlendiği bir ayı ele alan film, basit bir biyografi olmanın ötesine geçmek için bazı hamleler yapıyor. Örneğin; Birinci Dünya Savaşı’nda elde ettiği başarısızlıktan sonra gözden düşen Churchill’in izole yaşamını, güçlü karelerle vermeyi başarıyor. Dediğim dedik karakterini içsel mücadelelerle sarsıyor, aileye atıfta bulunarak birey-ulus arasında bir paralellik kurmaya çalışıyor. Bir Tanrı’ya benzetilen ve bir güç figürü dışında işlevi olmayan babanın günahlarını taşıyan oğul karakteri, bir lanetin pençesinde yaşıyor. Fakat anlatılan hikaye bu kadarla kalmıyor elbette. Tüm bu çöküş, aynı ölçüde bir yükselişin ve tanrılaşmanın da başlangıcı haline geliyor. İyi-kötü çatışmasına dönüştürülen anlatıda Halifax ve Chamberlain gibi politikacılar tarihsel bağlam hiçe sayılarak yeteneksiz ve dirayetsiz –vatan haini mi desem?- olarak atfedilerek kolaycı bir yaklaşımın kurbanı oluyorlar. Fransa’nın teslim oluşu ve Roosevelt’in elinden bir şey gelmemesi sonucunda tek başına kalan Churchill’e seçilmiş kişi özelliklerinin bahşedilmesi kaçınılmaz hale geliyor. Her açıdan absürt bir metro sahnesiyle toplumun avam kesimini oluşturan işçilerin, annelerin ve siyahi vatandaşların desteğini alan; bu esnada Lord Macaulay’ın Horatius’undan yaptığı alıntıyla babasının külleri ve tanrılarının tapınağı için mücadele etmeye ant içen kurtarıcımız, adeta “Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet” mesajını vererek tek başına kötülerin karşısına dikiliyor. Elbette filmde, tamamen demokrasiye ve halk iradesine dayalı olarak dünyayı sömürgeleştiren (!) İngiltere’ye yönelik tek bir söz, eleştiri duymamız mümkün olmuyor. Hatta Çanakkale’ye yapılan bir atıfta bile emperyalist politikalar üzerine iki çift söz duyamıyoruz. Çünkü milliyetçi hamaseti ve tek adamlığın yükselişini bölmeye hiç gerek yok değil mi? Filmde dahil edilmeye çalışılan kadınların durumları ise daha kötü. Churchill’in eşi Clemmie’ye  (Kristin Scott Thomas) biçilen rol, elbette ki başarılı erkeğin arkasındaki fedakar kadından öteye gitmiyor. Bir-iki güzel söze kanmakla görevli olan Clemmie’nin yanı sıra, Churchill’in özel sekreteri Elizabeth Layton (Lily James) kardeşini Dunkirk’te bırakmış fedakar kız kardeş rolünde bir duygusallık arayışının kurbanı oluyor. Layton’un işe sıfırdan başlayıp neredeyse Churchill’in hecelemesine yardım edecek ustalığa erişmesi de şüphesiz ki senaryoya güçlü kadınlar katma endişesinden geliyor. Bu çabanın, şark kurnazlığına dönüştüğünü görmemek neredeyse imkansız. Wonder Woman’daki beş dakikalık toplumsal cinsiyet iğnelemeleri bile Darkest Hour’un iki saatlik çabasından daha samimi ve doğru duruyor açıkçası. Darkest Hour: Ne Güzeldir İngilizlik Pride & Prejudice, Atonement ve…

Yazar Puanı

Puan - 35%

35%

“İngiltere’yi Yeniden Büyük Yapalım” illüzyonuna elinde tuzlukla koşan Darkest Hour ise, görselliğine karşın ucuz hamasetini politik doğruculuk hamleleriyle birleştirmeye çalışan projelerden birine dönüşmekten gocunmuyor.

Kullanıcı Puanları: 4.5 ( 1 votes)
35

Darkest Hour, son yıllarda karşımıza çıkan Winston Churchill biyografilerinden bir diğeri. Özellikle son 10 yıl içerisinde Brendan Gleeson, Timothy Spall, John Lithgow, Michael Gambon ve Brian Cox gibi usta oyuncular tarafından canlandırılan bu önemli figürün geri dönüşü, ister istemez İngiltere’nin içinde bulunduğu durum ile ilişkilendiriliyor. Bizzat bir karakter olarak yer almasa da Dunkirk’ün sonuna damga vuran konuşmasıyla kendisini hissettiren Churchill’e duyulan özlem, bir sonuç olarak Brexit’ten ziyade ülkenin siyasi iniş-çıkışları, mülteci ve terör sorunları, iflas eden dış politikası ile yakından ilişkili. Öyle ki bu ilginin sinemayla sınırlı kalmadığını, bugünün İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson’un kaleme aldığı Churchill biyografisinin de çok satanlar listesine girdiğini –bizde sayıları artan Atatürk kitapları gibi- söyleyebiliriz.  “İngiltere’yi Yeniden Büyük Yapalım” illüzyonuna elinde tuzlukla koşan Darkest Hour ise, görselliğine karşın ucuz hamasetini politik doğruculuk hamleleriyle birleştirmeye çalışan projelerden birine dönüşmekten gocunmuyor.

Darkest Hour: Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet!

2. Dünya Savaşı’nın tüm gerçekliğiyle İngiltere kıyılarına vurmaya başladığı bir dönemde Churchill’in başbakanlığı üstlendiği bir ayı ele alan film, basit bir biyografi olmanın ötesine geçmek için bazı hamleler yapıyor. Örneğin; Birinci Dünya Savaşı’nda elde ettiği başarısızlıktan sonra gözden düşen Churchill’in izole yaşamını, güçlü karelerle vermeyi başarıyor. Dediğim dedik karakterini içsel mücadelelerle sarsıyor, aileye atıfta bulunarak birey-ulus arasında bir paralellik kurmaya çalışıyor. Bir Tanrı’ya benzetilen ve bir güç figürü dışında işlevi olmayan babanın günahlarını taşıyan oğul karakteri, bir lanetin pençesinde yaşıyor. Fakat anlatılan hikaye bu kadarla kalmıyor elbette. Tüm bu çöküş, aynı ölçüde bir yükselişin ve tanrılaşmanın da başlangıcı haline geliyor.

İyi-kötü çatışmasına dönüştürülen anlatıda Halifax ve Chamberlain gibi politikacılar tarihsel bağlam hiçe sayılarak yeteneksiz ve dirayetsiz –vatan haini mi desem?- olarak atfedilerek kolaycı bir yaklaşımın kurbanı oluyorlar. Fransa’nın teslim oluşu ve Roosevelt’in elinden bir şey gelmemesi sonucunda tek başına kalan Churchill’e seçilmiş kişi özelliklerinin bahşedilmesi kaçınılmaz hale geliyor. Her açıdan absürt bir metro sahnesiyle toplumun avam kesimini oluşturan işçilerin, annelerin ve siyahi vatandaşların desteğini alan; bu esnada Lord Macaulay’ın Horatius’undan yaptığı alıntıyla babasının külleri ve tanrılarının tapınağı için mücadele etmeye ant içen kurtarıcımız, adeta “Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet” mesajını vererek tek başına kötülerin karşısına dikiliyor. Elbette filmde, tamamen demokrasiye ve halk iradesine dayalı olarak dünyayı sömürgeleştiren (!) İngiltere’ye yönelik tek bir söz, eleştiri duymamız mümkün olmuyor. Hatta Çanakkale’ye yapılan bir atıfta bile emperyalist politikalar üzerine iki çift söz duyamıyoruz. Çünkü milliyetçi hamaseti ve tek adamlığın yükselişini bölmeye hiç gerek yok değil mi?

Filmde dahil edilmeye çalışılan kadınların durumları ise daha kötü. Churchill’in eşi Clemmie’ye  (Kristin Scott Thomas) biçilen rol, elbette ki başarılı erkeğin arkasındaki fedakar kadından öteye gitmiyor. Bir-iki güzel söze kanmakla görevli olan Clemmie’nin yanı sıra, Churchill’in özel sekreteri Elizabeth Layton (Lily James) kardeşini Dunkirk’te bırakmış fedakar kız kardeş rolünde bir duygusallık arayışının kurbanı oluyor. Layton’un işe sıfırdan başlayıp neredeyse Churchill’in hecelemesine yardım edecek ustalığa erişmesi de şüphesiz ki senaryoya güçlü kadınlar katma endişesinden geliyor. Bu çabanın, şark kurnazlığına dönüştüğünü görmemek neredeyse imkansız. Wonder Woman’daki beş dakikalık toplumsal cinsiyet iğnelemeleri bile Darkest Hour’un iki saatlik çabasından daha samimi ve doğru duruyor açıkçası.

Darkest Hour: Ne Güzeldir İngilizlik

Pride & Prejudice, Atonement ve Anna Karenina gibi önemli filmlerden tanıdığımız Joe Wright, Pan’dan sonra yine belirli şablonlara hapsolmuş bir filmin yönetmenliğini üstlenerek tercih açısından hayal kırıklığı yaratıyor. Bruno Delbonnel’in görüntü yönetmenliğinin katkısıyla filme görsel bir ruh katmak isteyen Wright’ın çabaları, üst perdeden bağıran söylemin altında eziliyor. The Theory of Everything’in de senaryosunu yazan Anthony McCarten, yine bir Oscar-bait’e imza atıyor. Yoğun bir makyajın altında bazen Churchill’e bazen ise sadece kendisine benzeyen Gary Oldman’ın performansı filmin her karesine hükmetse de; Tinker, Tailor, Soldier, Spy’daki oyunculuğuyla konuşulmasını dilerdim.

Darkest Hour; bir yandan istikrarı yalnızlıkta arayan İngiltere’nin yarasına tek adam merhemiyle müdahale etmeye çalışırken, diğer yandan demokrasi, çoğulculuk ve eşitlik gibi söylemlerle gülünçleşiyor. İngiltere+İkinci Dünya Savaşı+Kraliyet+Biyografi+Sanat Yönetimi gibi bir formülü takip edip arada izleyiciye “birkaç da yenilik serpiştirdim, idare edersin” diyor. Kendi tarihini Naziler üzerinden aklamaya çalışan İngiltere’nin en önemli politik ikonunu kullanarak, “Ne güzeldir İngilizlik” söyleminin peşinden gidiyor. Sanırım bu önerme, ancak bir İngiliz’i mutlu eder.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi