Geçtiğimiz Pazar günü düzenlenen ve sahiplerini bulan 75. Altın Küre Ödülleri’nde en iyi yönetmen kategorisini sunmak ve ödülü takdim etmek için Ron Howard ile birlikte sahneye çıkan Natalie Portman’ın kategori adaylarını tanıttığı konuşmasında oldukça dikkat çeken ve artık üzerine konuşulması farz olan bir tespit vardı. Öncesinde, Oprah Winfrey’in Cecil B. DeMille Ödülü’nü kazanmasının ardından yaptığı ödül konuşması hem Hollywood özelinde hem de genel olarak sinema dünyasında yaşanan taciz olayları ve cinsiyet eşitsizliği meseleleri hakkında çok doğru tespitler içerirken gelecek için umut dolu mesajlar veriyordu. Tam da bu konuşmanın ertesinde, Natalie Portman’ın en iyi yönetmen adaylarını sunduğu sırada, “ve işte kategorinin tüm erkek adayları” şeklinde adayların tamamının erkeklerden oluştuğunu vurgulaması salonda kısa süreli bir şok etkisi yarattı.

Peki kim vardı yönetmen adayları arasında; dilerseniz önce bir onlara bakalım? Christopher Nolan (Dunkirk), Martin McDonagh (Three Billboards Outside Ebbing, Missouri), Steven Spielberg (The Post), Ridley Scott (All the Money in the World) ve  Guillermo del Toro (The Shape of Water) gibi isimlerden oluşan en iyi yönetmen kategorisi, Natalie Portman’ın iğneleyici ve ironik tespitini doğrular nitelikteydi. Tespitin ironik olmasının en büyük sebeplerinden biri; tüm tören katılımcılarından Hollywood’da yaşanan taciz skandallarına ve cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekmek ve tepki göstermek için siyah giyinilmesi istenirken, aynı törenin en iyi yönetmen kategorisindeki kadın temsiliyetinin yazıyla sıfır olmasıydı. Hem kırmızı halının hem de törenin büyük oranda siyah elbiselere büründüğü gecede yapılan pek çok röportaj, cinsel taciz skandalları ve sektördeki kadın-erkek eşitsizliğine odaklanıyor ve Emma Stone, Michelle Williams, Emma Watson, Meryl Streep ve daha birçok kadın oyuncunun törene Billie Jean King, Tarana Burke, Marai Laraski ve Al-jen Poo gibi önemli aktivistlerle katılması #TimesUp ve #MeToo hashtagleriyle açılan kampanyayla büyük bir kamuoyu oluşturuyorken; buzdağının görünmeyen tarafı görünen yüzün ardındaki ikiyüzlülüğü deşifre ediyordu. Zaten olayın ironisi ve bu ironinin özündeki acınası insanlık durumu da burada açığa çıkıyor.

Üstelik bu durum yalnızca Altın Küre özelinde değil, iki gün önce açıklanan BAFTA Ödülleri adaylıkları içinde de kendine yer buldu. Denis Villeneuve, Luca Guadagnino, Christopher Nolan, Guillermo del Toro ve Martin McDonagh’ın en iyi yönetmen adayları arasında yer aldığı kategoride, görülebileceği üzere, bir tane bile kadın yönetmenin ismi yok. Hal böyle olunca insan, “acaba bu sene kadın yönetmenler tarafından yönetilen film sayısı mı az yoksa bu filmler ödül alabilecek kadar iyi değil mi?” diye sorgulayabilir; ki bana kalırsa meselenin yok sayma/sayılma politikası da burada saklı. Zira bu yıl Greta Gerwig, Dee Rees, Patty Jenkins, Sofia Coppola, Kathryn Bigelow gibi önemli kadın yönetmenler tarafından yönetilen başarılı filmler izleme fırsatı yakaladık ve bu filmlerden bazısının birçok kategoride adaylık alırken yönetmenlik kategorisinde almaması; akıllara kötü niyetli bir yok sayma stratejisinden başka bir şey getirmiyor.

Bu bağlamda, ödül ve adaylık sisteminin, sinemanın her alanında çalışan emekçileri teşvik edici olması gerekirken; hiçbir kadın yönetmeni aday göstermemenin altında yatan sebepleri farklı bir açıdan okumak da imkansızlaşıyor. Zira kadınların emeğini görmezden gelen bu tavır, haksız rekabeti meşrulaştırarak sektördeki erkek tekelleşmesinin ekmeğine de yağ sürüyor. Bu tekelleşme neticesinde sektörel hakimiyeti elinde tutan erkek egemen aklın, kişisel çıkarları doğrultusunda kadını ve kadın emeğini metalaştırması, son tahlilde, cinsel taciz vakalarının ve sektördeki cinsiyet eşitsizliğinin önünü açarak adaletsizliğe zemin sağlıyor. Bir tür kısır döngüye dönüşen ve politik doğruculuk niyetiyle ‘kaş yapacağım derken göz çıkaran’ bu ikircikli tavrın berisindeki gerçeklik, maskelerin ardındaki samimiyetsizlikleri de açığa vuruyor.

Bu ikircikli tavra dikkat çekmek isteyen Natalie Portman’ın soğuk duş etkisi yaratan çıkışı, Twitter kullanıcılarını da ikiye bölerken; bu kullanıcıların kimi Portman’ı ukalalık yapmakla suçladı kimi ise Portman’ın yanında yer aldığını belirtti. “Kadın-erkek eşitliği istiyorsunuz ama kadın yönetmen diyerek siz kendinizi ötekileştiriyorsunuz” gibi iktidarın ve patriyarkanın dilini içselleştiren ve meselenin politik ve etik temelli boyutunun içini boşaltmaya çabalayan malum çıkışlara da hazırlıklı olmak gerek. O halde şunu dile getirmekte fayda var: kadın-erkek eşitliği her tür meşru düzlemde sağlanmadıkça ve var olan kadın görünürlüğü kötü niyetli bir biçimde yok sayıldıkça; bir yönetmeni cinsiyet kimliği üzerinden nitelendirme mücadelesi -evet, bu da dil yollu bir direniş ve mücadele biçimidir- de artarak devam edecektir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi