Aleyhine kampanyalar düzenlenip, zararları tartışıladursun; uyuşturucu dünya üzerinde pek çok kişinin kullandığı, deneyimlediği bir olaydır. Sabit algı düzeyinden çıkmak ve hayatı başka bir kafayla yaşamak isteyen kişiler, doğal veya kimyasal yöntemlere başvurmaktadırlar bu uğurda. Toplumun öğrenmeden bilinen hatalı doğrularından olan “sadece problemli, sorunlu insanlar kullanır bu meretleri” düşüncesini bir kenara bırakıp olaya daha açık şekilde yaklaştığımızda, pek çok sanatçının da hayatının belirli bir döneminde üretmek ve üretimlerini çeşitlendirmek adına bu tarz arayışlara girdiğini, çeşitli maddeler kullandığını biliyoruz. The Beatles’dan Salvador Dali’ye, Edison’dan Aldous Huxley’e, Picasso’dan van Gogh’a Jules Verne’e kadar pek çok mucit, yazar, ressam ve müzisyenin bu taraklarda bezi olduğu uzun yıllardır bilenen dedikodular. Yapıtlarına baktığımızda bu durumun pek de şaşırtıcı olmadığını görebiliyoruz aslında.

Henüz emekleme döneminde olduğunu söyleyebileceğimiz sinema da bu olaylardan nasibini almış bulunmaktadır. Yönetmenler, senaristler ve oyuncuların performanslarını etkilemek için çeşitli şeyler kullanmalarının yanında odak noktasına tamamen uyuşturucu maddeleri oturtan ve izleyiciyi adeta o tribe ortak eden filmler de sinema külliyatı içinde yerlerini almıştır. Filmloverss ekibi olarak kendimizi tehlikeye attık bu filmleri sizler için değerlendirdik. Karşınızda En İyi 15 Saykodelik Film.

Hazırlayanlar: Nuri Şimşek, Tolga Demir

Eraserhead

Saykodelik tanımının en yakıştığı adam olarak David Lynch’i gösterebiliriz. Kendisinin ilk uzun metraj filmi Eraserhead bunun sağlam örneklerinden bir tanesi. Bu film hem bakış açısıyla, hem de kullandığı sinema diliyle sıradan hayata atılan anarşist bir bakış adeta.

Eraserhead, ilk olarak çevresel sıkıntılar ve ilişki sorunları üzerine anlatılan bir hikaye olarak karşımızda duruyor gibi görünse de, tüyler ürpertici bir mutant bebeğin varlığıyla tam bir Lynch filmine dönüşüyor.

Lynch’in yönetmen kimliğini kariyerinin ilk anından itibaren oturttuğunun ispatı olan bu ilk filmi, dürüstçe söylemek gerekirse sinemaya bir armağan. Yönetmenimiz gündelik sıkıntıları ve bıkkınlıkları işlemek için alışılmadık bir yöntemle sanatını sapasağlam bir şekilde inşa ediyor ve zamanla kendisiyle özdeşleşecek bu sinema tarzını ilk denemesinde önümüze sunuyor.

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”dU7OqGCIcak”]

Yellow Submarine

1968 yılında orijinal The Beatlas kadrosuyla çekilen bir The Beatles filmi: Yellow Submarine. Filmimizin 60’ların ruhuna uygun bir şekilde, sanki uyuşturucu etkisindeyken halisünasyon görüyormuş gibi hissetiren bir yapısı var. Zaten asıl amaç da bu.

Müzikten nefret eden Mavi Manie’ler, Paperland’i işgal etmeye çalışırlar. Yardım getirmek için sarı bir denizaltıya atlayıp dünyaya gelen Fred, yolda Ringo Starr’a rastlar ve ondan yardım ister. Beatles üyelerinin zihninin bir parçası gibi düşünebileceğimiz kozmik ve zamandan bağımsız evrende Fred’in aradığı kurtuluş müziktir.

Geleneksel ve stop-motion animasyon teknikleri kullanılarak hazırlanan Yellow Submarine, yüzyılın en büyük müzisyenlerinden kabul edilen dört insanın zihninde çıktığımız bir yolculuk. Duygu ve durum değişikliklerinin hiç eksik olmadığı bu yolculukla insanın içinde hissettiği boşlukları doldurma iştahının resmedildiğini söylemek yanlış olmaz. Ne de olsa, her şey zihnimizde.

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”wRnAcVLBIyY”]

Holy Motors

1999 yılında çektiği Pola X’den sonra çok uzun bir süre sinemaya ara veren, bu dönemde üç kısa filmle yetinen Leos Carax’ın Holly Motors’u seyirciye “ben ne izliyorum” dedirten başka bi film.

Denis Lavant’ın 11 farklı karakterde karşımıza çıktığı, giriş-gelişme ve sonuç bölümlerinin kestirilemediği, film içindeki tiyatroların gerçekle iç içe geçtiği, sürrealizmin zirve yaptığı bir film Holly Motors. Paris’te geçen bu filmde limuzinler konuşuyor, çiçekler karın doyuruyor ve para ereksiyon sağlıyor.

İzleyicinin filmle özdeşleşmesi için bütün kapıların bilinçli olarak kapatıldığı, sahip olunan felsefi derinliğin Avrupa sinemasından beklenmeyecek bir teknik detaycılıkla harmanlandığı benzersiz bir iş. Filmin başında zaten Leos Carax kişisel performansıyla, sıradışı bir dünyanın kapısını aralıyor ve bizleri o kapıdan içeriye davet ediyor.

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”NWu9WjEcdbk”]

Inland Empire

Bu dosyanın mihenk taşlarından birisi elbette ki David Lynch. Inland Empire, filmlerini metaforlarla ve imgelerle ilmek ilmek işleyen, günümüzün en sıradışı beyinlerinden olan Lynch’in en son yapımlarından bir tanesi.

Filmimiz eski popülaritesini tekrar yakalamayı hedefleyen bir aktristin, oynadığı son rolün de etkisiyle, gerçeklikten ve zamandan kopuşunu anlatıyor. Zaman da atlamalar yaparak meydana getirdiği olaylarla karakterlerinin duygusal sınırlarını darma dağın eden Lynch, bilmecelerini filmin her saniyesine serpiştirerek izleyiciye de bir an olsun rahat nefes aldırmıyor. Kendi sinemasının bütün özelliklerini içeren bu filmde, David Lynch kullandığı kamera açılarıyla rahatsızlık boyutunu daha da yükseğe taşıyarak izlerken koltuğunuza gömülmenizi garanti ediyor.

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”_owYN_dNZSI”]

The Fountain

Darren Aronofsky’nin fantastik draması The Fountain, üç farklı evreni tek merkezde bir araya getiriyor. Sonsuz beraberliği arayan bir çiftin hikayesini, koşulları ve olanakları birbirinden tamamen farklı boyutlarda işleyerek anlatıyor.

Aronofsky, filmleri boyunca karakterlerini manipüle eder ve sonunda onları ya kendi evrenlerinin küçük kahramanları ya da güçlenerek bir şekilde hayatta kalan bireyler haline getirir. Genellikle karakterlerin gücünü üçüncü bir etkenden aldığı filmlerinde ilahi göndermeleri de sıkça kullanıyor. The Fountain da, bu bağlamda ölüme meydan okuyan bir hikaye olarak tipik bir Aronofsky filmi. Kutsal kitaptan bir cümleyle başlayan film evrenin gizemlerini kendine lehine çevirmeye çalışıp, konu edindiği üç farklı evreni biraraya getirmek için bir araç olarak kullanıyor.

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”-4CgGfYkyFE”]

Charlie and the  Chocolate Factory

Bütün çılgın işlerine rağmen çok büyük bir hayran kitlesine sahip olan, seyircinin her haliyle bağrına bastığı bir isim Tim Burton. Karakter ve atmosfer yaratmadaki becerilerini nasıl açıklarız bilmiyoum ama sıradışı bir hayal gücü olduğunu kabul etmeliyiz.

Fakir bir ailenin çocuğu olan Charlie, Willy Wonka’nın çikolata fabrikasına düzenlencek tura katılmayı çok istemektedir fakat bunun için gerekli olan 5 biletin olduğu çikolatlardan birini bulmalıdır, tabi önce çikolata alacak parayı. Şansın göz kırptığı Charlie, ilk olarak parayı ardından da altın bileti bulur ve macera başlar.

Charlie’nin Çikolata Fabrikası, atmosferiyle oldukça saykodelik bir film olarak dikkat çekiyor. Çikolata şelalerinden, mantar şekerlemelere, naneli çimenlerden, görevli sincaplara ve işçi Umpa Lumpalara kadar herşeyiyle rüya kıvamında bir film.

Roald Dahl’ın nasıl bir kafayla yazdığını az çok tahmin ettiğimiz orijinal eserin uyarlamasında da Tim Burton aynı kafayı yakalamayı başarmış. Öyle çikolatadan bir dünya malesef yok, en azından standart algı halinde.

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”OFVGCUIXJls”]

Spirited Away

Spirited Away, büyük usta Hayao Miyazaki’nin şahane evreninin nadide parçalarından bir tanesi. Animenin sınırsız evrenini beyazperdede en iyi temsil eden sanatçılardan biri olan Miyazaki’nin bu filmi, ruhlar dünyasında mahsur kalan küçük Chihiro’nun ailesini kurtarma hikayesini anlatır. Bu açıdan başka bir saykodelik esere, Alice in Wonderland’e benzetilse de, aslında birçok farklılığı bulunuyor. Öncelikle Spirited Away’de baş kahramanımız Chihiro ne kadar ön planda olsa da, diğer karakterlerin arzularına ve hayallerine şahit olabiliyoruz. Alice in Wonderland’in tek merkezcil yapısından uzakta olmasının yanı sıra, çok daha naif bir sona sahip olması sebebiyle Spirited Away’in o kadar da benzemediğini söylemek gerekir.

Karakterlerinin özgünlüğü ve duygu yüklü benlikleriyle neredeyse eşsiz olduğunu düşününce, filmin değeri rahatça anlaşılıyor. Artık sinemayı bırakacağını duyuran Japon yönetmenin sinema evrenine armağanlarından biridir Spirited Away. Küçük bir kızın gözünden, sınırları olmayan bir evreni olabildiğince özgün bir biçimde izlemek elbette bizelere leziz bir tecrübe sunuyor.

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”B_TEvUvk2xw”]

Videodrome

Televizyonun yaşadığımız dünyayı tamamen değiştirdiği bir gerçek. Dünyamızın yanı sıra bizler de televizyon etkisiyle bir şekilde başkalaşıma uğradık. Bu konu birçok defa farklı farklı işlense de sanırım hiçbiri Videodrome’ın bakış açısına yaklaşamamıştır.

Değişik fikirlerin peşinden gitmeyi seven bir televizyoncu olan Max, bir gün uydu aracılığı ile korsan bir yayına denk gelir. Keşfettiği bu yayının farklılığı, cesareti ve insanı hipnotize eden etkisi onu büyülemiştir ve bunu zaman içinde bir takıntı haline getirir. Yayının kaynağına ulaşabilmek için birçok farklı yolu dener ama başaramaz ve bu yayından gittikçe daha da derinden etkilenir.

David Cronenberg’in en saykodelik filmlerinden olan Videodrome, modern dünyayı ve teknolojiyi, insanın doğası ve fantezileriyle bir araya getiren distopik bir evrene sahip. Film ilk vizyona girdiği zamanlarda çokça eleştirilse de, günümüzde yönetmenin en iyi yapımlarından biri olarak anılıyor. Cronenberg’in fütüristik kaygıdan ziyade, insan üzerine kafa yorduğu filmde, tutkuları alışılmamış şekillerde yaşamanın yaratabileceği tatmin duygusundan dem vurması filmi eşine zor rastlanır bir yere koyuyor. Bunu yapmak için televizyonu kullanmak ise Cronenberg’in zihninin naçizane bir meyvesi elbette.

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”M6AXQeCE9Rw”]

Donnie Darko

Donnie Darko gerek yarattığı atmoster, gerekse konusuna olan hakimiyeti ve etkileyici kurgusuyla türünün en başarılı örneklerinden bir tanesi. Filmi sorunlu bir genci merkezine alan bir kıyamet hikayesi olarak niteleyebiliriz. Metafiziksel bir zemine oturtulan filmin içerisine yerleştirilmiş imgeler ve flashbakcler sürükleyiciliğini arttırıp, aynı zamanda karmaşık bir kimliğe büründürüyor. Gizemli atmosferini sonuna kadar koruyan film, zaman kavramının işin içine girmesiyle kendisine iyi bir son hazırlıyor.

Donnie’nin geçirdiği bir kaza sonrasında görmeye başladığı dev tavşan Frank, onu etkileyerek olduğundan farklı birine dönüştürmeye başlıyor. Frank’in etkisiyle birlikte Donnie, birçok farkındalık yaşayan ve çevresince korkulan biri olmaya başlıyor. Donnie’nin kararları ve Frank ile arasındaki ilişkinin sonucundan elbette “zaman” da nasibini alıyor.

2000’lerin başında çekilen film birçok konuya oldukça isabetli düzeyde yaklaşmasının sonucunda türünün en etkiliyeci yapımlarından biri oldu ve olacaktır da.

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”ZZyBaFYFySk”]

The Holy Mountain

1929, Şili doğumlu sanatçı Alejandro Jodorowski’nin hayata dair her şeye sembolik bir yaklaşımla değindiği, tüm zamanların en kendine has filmlerinden biridir The Holy Mountain.

Nasıl bir kafayla yazıldığına akıl sır erdirmenin pek mümkün olmadığı 1973 yapımı bu filmde Jodorowsky, dinlerden ekonomik düzenlere, aile kavramından toplumların estetik anlayışlarına, aşktan sekse kadar pek çok konuya yoğun göndermeler yapmakta. Tabi bu göndermeleri yakalamak da her babayiğidin harcı değil. Paganizm, Kabala, İncil, Budizm, Hinduizm, sürrealizm ve sembolizm konularında genel bir bilgi birikimine sahip olmadan filmi anlamlandırmak oldukça zor. Peki bu konulara hakim olmadan bu film izlenmez mi? Tabiki izlenir, pek de keyif alınır. Çünkü bu filmler öyle sağlam bir şekilde üretilmişlerdir ki anlanlandıramasanız bile size yoğun bir sinema zevki yaşatıyorlar. İçinde kendini kaybetmenin çok kolay olduğu bu saykodelik hissiyattan seyirciyi çıkartmak için yönetmenin finalde tercih ettiği yöntem ise ayrı bir takdiri hakediyor.

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”ZqbJHbP61PY”]

Enter the Void

Günümüz sinemasının en aykırı yönetmenlerinden olan, Irreversible ile seyirciyi çok uzun bir tecavüz sahnesi ile dumur edip, harika tersten akan kurgusuyla alkışı hakeden Gaspar Noe için uyuşturucu kullanımı hayatın çok içinde olan normal bir durum. “Saykodelik bir melodram” olarak tanıttığı Enter the Void’da iki kardeşin hikayesini halüsinasyonlar eşliğinde anlatmaktadır Noe. Ailesini kaybettikten sonra kendisine Japonya’da bir hayat kuran Oscar bir süre sonra kardeşi Linda’yı da yanına çağırır. Uyuşturucuyla içli dışlı olan Oscar bir uyuşturucu alışverişi sırasında bir bar tuvaletinde polis kurşunuyla öldürülür ve o andan sonra onun ruhunun gözünden uçmaya başlarız.

Dmt, kokain, mantar gibi maddelerin kafasına değinip, yakınlarında dolaştıktan sonra ölümden sonraki tribi de Gaspar Noe’dan başka kimse gösteremezdi heralde. Seyirciyi rahatsız etmek için insan kulağının doğrudan algılayamadığı fakat beynin tespit edip mide bulantısı ve baş dönmesi gibi tepkiler verdiği sesleri filme eklemekten geri durmayan yönetmen filmin açılış jeneriğiyle bile sizi farklı bir boyuta geçiriyor. Her yiğidin harcı olmayan filmi izlemediyseniz ve merak ediyorsanız kendinizi hazırlamanızda fayda var.

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”bKRxDP–e-Y”]

Naked Lunch

Beat kuşağının en başarılı ve bilinen eserlerinden olan, William S. Burroughs imzalı Naked Lunch, usta yönetmen David Cronenberg tarafından filme alındığında, edebiyat uyarlaması çok zor olan bir eser de sinema külliyatındaki yerini başarılı bir şekilde almış oldu.

Zorunluluklarından ötürü böcek ilaçlayıcısı olarak çalışan fakat yazarlık hayalini de hep içinde yaşatan Bill, karısı Joan’ın evdeki böcek ilaçlarını kullanıp kafasını güzelleştirdiğini öğrenir. Başlangıçta ne yapacağına karar veremeyen Bill, eşine eşlik etmeye karar verdiğinde bambaşka bir dünya bulacaktır karşısında. Dev böceklerin olduğu, konuşan, hareket eden hatta sevişme arzusuyla yanıp tutuşan daktiloların yer aldığı bu yeni dünyada Bill, dev kırkayaklarla ilgilenirken karısını da Wilhelm Tell edasıyla kontrol altında tutmaya çalışacaktır.

Gerçeklik ve bilinçaltı merkezli halisünatif yanılsamaların ayrımına zor varılabilen, romanı okumamış seyirci için ilk seferde anlaması/kabullenilmesi zor ve Cronenberg estetiğinden payını almış saykodelik bir film Naked Lunch.

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”dtflS5wCbjw”]

Mind Game

Tanınmış manga yazarlarından Robin Nishi’nin kendi hayatından da esinlenmeler kullanarak  senaryosunu yazdığı Mind Game, anime dünyasının en çılgın işlerinden biri. Japon kültürü hali hazırda yeterince uçuk şeyler barındırırken içinde, Ming Game bu uçukluğun sebebini biraz daha merak ettiriyor insana.

Çocukluğundan beri aşık olduğu Nyon’a açılamayan Nishi, aile restorantlarında sevdiğine ilanı aşk ederken Yakuza’lar tarafından öldürülür. Ölümden sonra gittiği yerden kaçmayı başaran Nishi, geri dönerek arkadakileri kurtarmaya çalışacak bu noktada yolları bir balina midesine düşecektir.

Masaaki Yuasa’nın yönetmenliğini yaptığı filmin yapımcılığında daha önce de teknik olarak sıradışı işlere imza atmış Stüdyo 4*C bulunuyor. Renkleriyle, çizimleriyle, çizim ve gerçeği harmanlayabilmiş kurgusuyla, anlatım ve işleyişiyle son yıllarda pek çok kimse tarafından farkedilmemiş gizli bir saykodelik film olarak önem arz ediyor Mind Game.

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”XU4EfF85u60″]

Altered States

Paddy Chayefsky’nin romanından uyarlanan ve yönetmenliğini William Hurt’ün yaptığı 1980 yapımı bu film, seyirciyi bilincin değişik katmanlarında sonu belirsiz bir yolculuğa çıkartıyor.

Araştırmacı bilimadamı Eddie Jessup, bilim tarhinin en korkunç deneyini gerçekleştirmeye karar verir. Başka bilinç düzeylerinin günlük hayatımızdaki stabil bilinç kadar gerçek olduğunu kanıtlamayı hedefleyen deney kontrolden çıkar ve uçuş başlar.

Duyuların kapasitesinin düşürülüp halüsinasyon gösterici uyuşturucuların kullanılması üzerine kurulan deneyin denek üzerindeki maddi ve manevi yansımaları çok sert oluyor. Ayahuasca ve peyote kullanımına yer vermesi ve farklı bilinç hallerinin resmedilişiyle saygı kazanan film, zengin alt metniyle de benzerlerinden ayrılıyor.

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”MbYT3UclhNY”]

2001: A Space Odyssey

Stanley Kubrick’in Arthur c. Clarke’ın kaleminden uyarlanan 2001: A Space Odyssey, başkı başına bir sinematografi harikası. Mekanların şık tasarlarımından, kurgusunun inceliğine kadar olağanüstü bir bilim-kurgu eseri.

Varoluşu, evrimi ve uygarlığın ilerleyişini konu alan bu mucizevi bilim-kurgu eseri halen yapılmış en iyilerden bir tanesidir. Stanley Kubrick’in titizliğinden fazlaca nasibini almış olan bu film, oldukça geniş çerçevesine rağmen usta yönetmeninin elinde çok güzel şekillenmiş. İnsanın evriminden yola çıktıktan sonra, insan eliyle üretilmiş olan bir yapay zekanın evrim geçirip tıpkı bir insan gibi özgür karar mekanizmasını geliştirmesine şahit olmak filmi boyut atlatan unsurlardan biri oluyor.

[youtube width=”600″ height=”350″ video_id=”E8TABIFAN4o”]

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi