Önceki Sayfa2 / 2Sonraki Sayfa

5 – The Last Temptation of Christ (1988)

the-last-temptation-of-christ-filmloverss

Türkçe’ye “Günaha Son Çağrı” adıyla çevrilen ve Nikos Kazantzakis’in yazdığı aynı adlı kitaptan uyarlama olan filmde, hayal sekansları ve peygamberliğin mucizeleri aynı potada eriyor, peygamberlik gibi dev bir misyonun altında, zaafları olan bir adam ezilip duruyor. İzleyiciye “Gerçek Mesih böyle bir adam olabilir mi?” sorusunu sorduruyor.

Martin Scorsese’nin yönettiği 1988 yapımı The Last Temptation of Christ, döneminde ve döneminin çok ötesinde oldukça tepki toplayan, Hristiyanları olduğu kadar Müslümanları da ayağa kaldıran bir filmdi. Nedir bu filmi tepki paratoneri haline getiren şey? Film, alışılmışın dışında bir İsa Peygamber portresi çiziyor. Henüz peygamberliğini kucaklamayan, insanlığın iyiliği için kendini feda etmemiş olan İsa’nın arzularını, zaaflarını, korkularını, insani yönlerini gösteriyor. İnsandır, aklı çelinebilir, ona yasak kılınan şeyleri yapmayı arzulayabilir diyor. Peygamberliği ve getirdiği zorlu yolcuğu isteyip istemediğini, insani bir hayat yaşamak ve bir aile kurmak için bundan vazgeçip geçmeyeceğini sorguluyor. Günahkâr olmanın çok kolay olduğunu, peygamberlerin bile günahkâr olabileceğini, bunların arasında ince bir çizginin var olduğunu dile getiriyor. Kahramanlar her zaman gönüllüler arasından seçilmiyor, kahramanlar zorunluluktan da doğabiliyor; ama insanlar kahramanlarını sorgulamayı sevmediklerinden buna tüm güçleriyle itiraz ediyorlar.

Efsane bir soundtrack albümü olan filmde Willem Dafoe İsa’yı, Harvey Keitel ise Yahuda’ı canlandırıyor. Dafoe öğretilerden farklı olarak kafası karışık, çarmıha gerilmek istemeyen, neden seçildiğini, ne yapacağını bilmeyen, sürekli tanrıdan yardım isteyen bir İsa çizmiş olsa da on numara oyunculuğu, ses tonu ve mimikleriyle, İsa’nın üzüntüsünü, korkularını, zaaflarını çok iyi veriyor. İnsanın havari olası, vaftiz olası, günah çıkarası, şifa isteyesi geliyor.

Filmde sadece İsa Peygamber değil; Tanrı, Şeytan, Melek, Yahuda da çok farklı işleniyor. Kadın imgeleri de oldukça enteresan şekilde tasvir ediliyor. Film, günümüze göre eski model kaldığı için şimdi izlemek isteyenlere sıkıcı gelebilir. Onlara önerim, izlemeden önce kitabı okumaları ya da İsa’nın hayatı hakkında bilgiye sahip olmalarıdır.

4 – The Wolf of Wall Street (2013)

The Wolf of Wall Street - Filmloverss 1

2011’de çektiği Hugo’nun hemen ardından The Wolf of Wall Street için çalışmalara başlayan Martin Scorsese 180 dakika uzunluğundaki filmi 2013’e yetiştirdi. Yönetmenin gerçek bir hikayeden yola çıkarak sinemaya aktardığı otobiyografi; kariyerine bir komisyoncu olarak başlayan, ilerleyen yıllarda Wall Street’in en ünlü brokerlarından biri konumuna yükselerek kendi şirketini kuran ve kurduğu şirketle birçok yatırımcıyı dolandıran Jordan Belfort’un hikayesini konu alır.

Scorsese’nin filmografisinde ayrı bir yerde bulunan ve usta yönetmenin belki de en sıra dışı ve cesur işi olarak tanımlayabileceğimiz The Wolf of Wall Street, gücünü enerjisinden alan bir film. Her ne kadar suç dünyasına odaklanıyor olsa da Jordan Belfort’un partiler ve esrar ile dolu hayatı, seks bağımlılığı filmi bambaşka bir noktaya taşıyor. Muazzam sinematografisine ek olarak, halihazırda dikkat çekici bir hayat hikayesini peliküle aktarırken elindeki sahneleri son derece başarılı bir sırayla kurgulayan Scorsese, filmin süresini uzun tutmasına rağmen seyircinin bir dakika bile sıkılmasına izin vermiyor – Söylenenlere göre filmin orijinal taslağı tam olarak 2742 dakikaymış. Tüm bu sinemasal detayların yanı sıra, Jordan Belfort’u canlandıran Leonardo DiCaprio’nun ve Donnie Azoof’u canlandıran Jonah Hill’in kariyer performanslarını sergilemeleri ise filmin değerini arttıran diğer önemli faktörlerden.

5 dalda Oscar adayı olmasına rağmen tek bir ödül bile kazanamayan The Wolf of Wall Street‘in değeri şu an tam olarak anlaşılmasa da ilerleyen yıllarda Akademi’nin hakkını yediği filmler arasında yer alacaktır.

3 – Goodfellas (1990)

Goodfellas-Filmloverss

Gangster filmleri denince akla ilk olarak The Godfather serisinin gelmesi gayet doğal. Coppola’nın üç filmlik destanının; aynı zamanda mafyanın sahip olduğu değerleri kutsallaştırdığı, onları aile zeminine oturttuğu, her aksiyonu yücelttiği ve ahlaki açıdan doğrulaştırdığı iddia edilebilir. Martin Scorsese’nin, Nicholas Pileggi’nin çok satan Wiseguy romanından uyarladığı –ve yazarın aynı zamanda senarist kimliğiyle karşımıza çıktığı- Goodfellas ise tüm bu mafya kodlarına “dur bakalım” demeyi başarıyor. Gerçek bir hikayeye dayanan film; İtalyan kökenli Lucchese ailesinin bir kolu olan Vario ekibinde yer alan Henry Hill’in mafyaya girişini, yükselişini ve kaçınılmaz çöküşünü anlatırken Scorsese’nin dinamik kurgusu ve hikaye anlatımı, türe adeta yeni bir soluk kazandırıyor.

“Gangster olmak, ABD Başkanı olmaktan daha iyi” diyen bir karaktere sahip olan film, açılışından itibaren mafyada yer almanın nasıl da bir erkeğin en büyük hayali ve kazanımı olduğunu anlatmaya başlıyor. Bu özendirme duygusunun yanı sıra Scorsese bir yandan da, tüm mafya klişeleriyle –lakaplar, aile değerleri ve erkeklik- birer kara komedi unsuruna dönüşecek şekilde dalgasını geçiyor. Öyle ki karakterin kontrolünü kaybetmesi ile özendirilen tüm değerlerin altının nasıl oyulduğuna şahit oluyoruz. Beceriksiz, omerta –sessizlik- koduna ihanet edecek derecede konuşmadan duramayan anti-kahramanları ile mafyanın sert yüzünü de yansıtan Goodfellas, gücünün büyük bölümünü de seyirciye seslenen anlatıcısının yarattığı yarı-belgesel yaklaşımdan elde ediyor. Filmin Henry’nin eşi Karen’ı da anlatıcı olarak kullanması, bu erkek egemen dünyaya farklı bir açıdan bakmamızı sağlıyor. Diyaloglarının büyük kısmı doğaçlamalara dayanan –özellikle de “What do you mean I’m funny?” sahnesi-, mükemmel müzik seçimleri ile döneminin atmosferini yansıtan ve belki de yönetmenden The Wolf of Wall Street’e kadar göremeyeceğimiz akışkan bir anlatıma sahip bir film Goodfellas.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Joe Pesci), dalında Oscar kazanan; En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Uyarlama Senaryo dallarında ise adaylık kazanan filmin Scorsese’ye Venedik Film Festivali’nden Gümüş Ayı getirdiğini de belirtelim.

2 – Raging Bull (1980)

large raging bull5x

Sinema eleştirmenleri tarafından tüm zamanların en iyi 100 filminden biri kabul edilen 1980 yapımı Raging Bull; ortasiklet bir boksör olan Jake La Motta’nın hem ring kariyerindeki hem de özel hayatındaki hırslarının tüm hayatına olan etkisine odaklanıyor. Martin Scorsese’nin, siyah beyaz filmlere karşı duyduğu saygıyı belirtmek ve renkli filmlerin dayanıksızlığına yönelik bir eleştiri geliştirmek amacıyla siyah beyaz çektiği Kızgın Boğa’nın, gerçek bir hayat hikayesinden filme alındığını da belirtmek gerek. Mutluluk duygusunun gelip geçiciliğine atıf yapmak adına filmdeki mutluluk anlarını renkli çeken Scorsese, filmin geri kalanını siyah beyaz çekerek hikayeye duyduğu objektif tavrı da ortaya koymuş olur. Scorsese, özellikle açılış sahnesinde muhteşem bir sinematografik anlatım yakalayarak film dili derslerinde mutlaka gösterilmesi gereken bir sahne ortaya koymuştur. Başrollerinde Robert De Niro, Joe Pesci ve Cathy Moriarty gibi efsanevi oyuncuların olduğu film, Robert De Niro’ya En İyi Erkek Oyuncu Oscarı da kazandırmıştır. Yine aynı yıl En İyi Kurgu dalında da Oscar kazanan Kızgın Boğa; sinema tarihinin en kült filmlerinden biridir. Aynı şekilde Robert De Niro ve Joe Pesci arasında geçen kavga sahnesinde Joe Pesci’nin kaburga kemiklerinin kırıldığını da dipnot olarak geçmek gerek. Kariyer hırsının bilinçaltındaki öfkeyi açığa çıkarmadaki yoğun etkisini görmek ve hem hırsları hem de kıskançlıkları yüzünden tüm hayatını tehlikeye atmaktan çekinmeyen Jake La Motta’nın ibretlik hikayesine şahit olmak isterseniz Kızgın Boğa’yı ıskalamayınız.

1 – Taxi Driver (1976)

taxi-driver-robert-de-niro-filmloverss

70’li yılları Amerikan sinemasının altın dönemlerinden biri olarak nitelendiriyorsak, bunda Martin Scorsese’in önemli bir rolü olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Scorsese’in döneminin ruhunu en iyi yansıtan ve ayrıca filmografisinin de kilit filmi olan Taksi Şoförü (Taxi Driver), modern sinemayı halen etkilemeyi sürdüren bir klasik. Vietnam gazisi Travis Bickle’ın geceleri taksi şoförlüğü yapmaya başlamasıyla sokaklardaki pisliği, şehrin ve insanların kokuşmuşluğunu çıplak gözle görmesi zaten kendisini bir gözlemci olarak nitelendiren karakterimizin kaderinin çizilmesi anlamına geliyor. Scorsese, modern şehir hayatının tipik yalnızlarından biri olan Travis’i gördüklerini iç sesiyle anlatmasıyla daha yakından tanıma fırsatı veriyor bize. New York sokaklarında dolaştıkça geçirdiği değişimi adım adım görüyoruz.

Taksi Şoförü karakter odaklı bir film olduğu için okumasının da ana karakterimiz Travis Bickle üzerinden yapılması bir zorunluluk diyebiliriz. Travis, şehrin pisliklerden temizlenmesi gerektiğini düşünse de harekete geçmesini sağlayan 12 yaşındaki fahişe Iris oluyor. Iris’i kurtarması gerektiğine inanıyor ve hayatının amacını buluyor. Sonu ölüm olsa da misyonunu tamamlaması gerektiğine inanıyor. Bir çocuğu kurtarmak şehri kurtarmakla eş değer onun için. Böylece sistemin kölesi olmuş insanlardan kendisini soyutlayarak adaleti kendi elleriyle tecelli ettiren bir anti-kahraman doğuyor. Finaldeki çatışma ve sonrasında Travis Bickle’ın bir kahramana dönüşmesiyle anlamlı bir bütüne ulaşıyor film.

Vietnam Savaşı sonrasının Amerikası’nı bir karakter üzerinden çarpıcı gözlemlerle anlatan Taksi Şoförü’nün klasikleşmesinde Martin Scorsese’in kamera arkasındaki işçiliğinin yanı sıra Robert De Niro ve Jodie Foster’ın unutulmaz oyununun ve Paul Schrader’ın senaryosunun da büyük payı var. Pek çok klasikleşmiş sahnesi olsa da Robert De Niro’nun ayna karşısındaki “You talking to me?” repliğiyle hafızalara kazınan Taksi Şoförü, listemizin de bir numarası.

Önceki Sayfa2 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi