Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Sinema dünyasının kilometre taşlarından biri olmayı başarmış yönetmen Martin Scorsese’nin imzasını taşıyan her çalışma, yönetmenin kendini sinemaya adadığının ve bu sektöre her daim canlılık getirdiğinin en büyük göstergesi. Scorsese’yi ve filmlerini bu kadar önemli kılan bir diğer unsur ise yönetmenin, biz sinemaseverleri yerinden oynatacak enerjiyi hiçbir zaman kaybetmemiş olması. Scorsese hala ilgi çeken yapımları hayata geçiriyor; hala takıntılarıyla, suçlarıyla, çılgınlıklarıyla insanlığın karanlık yönlerini kusursuz bir şekilde beyazperde ile buluşturuyor. Pek çok yapımda hem yönetmen hem de senarist kimliğiyle öne çıkan ve Amerikan yeni dalga akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Scorsese’nin en iyi 10 filmini mercek altına aldık.

Katkıda Bulunanlar: Batu Anadolu, Utku Ögetürk, Serdar Durdu, Özge Yağmur, Gizem Çalışır, Tolga Demir, Funda Özgür, Büşra Şavlı, Okan Toprak, Emre Serbes

En İyi 10 Martin Scorsese Filmi

10 – Hugo (2011)

hugo-filmloverss

 

Martin Scorsese’nin yakın dönem filmografisinde yer alan Hugo, belki de yönetmenin en çok tartışılan filmlerinden biri olabilir. Vizyona girdiği zamanlarda, izleyicileri kesin bir şekilde ikiye böldüğünü net olarak hatırlıyorum. Scorsese’nin sinematik dehasının göstergesi olarak gösterilebilecek olan Hugo, karmaşık kurgusunun ve göndermelerinin çok üstünde bir değere sahip. Mekan kullanımındaki ustalığını, kullandığı pastel renklerin görkemiyle birleştiren Scorsese; derin bir hikaye anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda kıymetli bir saygı duruşunda da bulunuyor. Hugo’nun öksüz bir çocuk baş karakterinin başından geçenleri anlatmaktan daha önemli olan derdi ise başlı başına sinema. Sinemanın büyüleyici atmosferini en basit haliyle gösteren ama bunun yanı sıra sinema tarihinin en değerli isimlerinden birini de bütün dünyaya tekrar takdim eden Scorsese, filmini iki kısma ayırmış diyebiliriz. İlk kısım Hugo ekseninde ilerlerken ve daha maceraperest bir havada seyrederken, filmin ikinci kısmı ise biyografik ve kendine has epik bir anlatımla sürüyor. Başta karakter çözümlemeleri için kendisine zemin hazırlayan Scorsese, sonunda George Melies’i bizlere takdim ediyor.

En İyi Görüntü Yönetmeni dahil tam 5 dalda Oscar ödülünü kucaklayan ve yılının en başarılı filmlerinden biri olan Hugo, Martin Scorsese’nin filmografisinde de anlatım dili ve teknikleriyle özel bir yere sahiptir. Hugo’nun naif ve masalsı anlatımını muhteşem bir sinematografiyle destekleyen Scorsese, kariyerinin de en özel filmlerinden birini ortaya koyuyor.

9 – The Aviator (2004)

aviator1

The Aviator’ın; Taxi Driver, Raging Bull, Goodfellas gibi birbirinden başarılı filmleriyle dahi Oscar ödülüyle onurlandırılmamış yönetmen Scorsese’nin Akademi’nin radarına girme çabasının ürünü olduğunu söylemek çok da iddialı bir tespit olmayacaktır. Dünyanın en varlıklı ve en ilginç adamı ünvanlarıyla nitelenen Howard Hughes’in hayat hikayesini anlattığı bu film, Leonardo DiCaprio’dan Cate Blanchett’e dev kadrosuyla dikkat çektiği kadar obsesif kompulsif bozukluğundan muzdarip milyarderin takıntılarının ve Hollywood yıldızlarıyla ilişkilerinin ulaştığı boyuta estetik dokunuşlarıyla da öne çıkıyor. Heykelcik söz konusu olduğunda Scorsese ile aynı kaderi paylaşan DiCaprio’nun önemli performanslarından birini sergilediği The Aviator’un en önemli özelliği; Howard Hughes’in aynı zamanda yönetmenin favori filmlerinden biri olan Hell’s Angels (1930)’ın yönetmeni olması; yani bir hayranlıktan doğup saygı duruşu niteliği taşıması diyebiliriz. Katherine Hepburn’ü canlandıran Cate Blanchett ve Ava Gardner’ı canlandıran Kate Beckinsale’in varlığıyla birlikte Scorsese, Hughes’in özel hayatına aleni ve tartışmaya müsait bir müdahalede bulunurken; filmin her noktasına işlemiş olduğu obsessif özellikleri vurgulayan kişisel kompleks ve takıntıları hayranlık uyandıracak bir sinematografiyle sunuyor ve bize de üç saatlik bir seyir keyfi vadediyor. Bu keyif kimileri için uzun süresi nedeniyle ızdıraba dönüşse de Hughes’in gençlik yıllarına yöneltmiş olduğu kamerasıyla Scorsese, sadece 1930’ların atmosferini yakalamayı başarmış olmasıyla bile ilgiyi hak ediyor. Kaldı ki, Hughes’in babasının matkap ucu fabrikasından kalan servetini, II. Dünya Savaşı’nda savaşacak uçakları üreten teknoloji ve uzay araştırmaları yapan bir şirkete dönüştürmesi; havacılık kariyerinin yanı sıra Hell’s Angels ile başlayan film yapımcılığı ve film yönetmenliği kariyeri ve Hollywood’da yaşadığı sansasyonel ilişkiler, karakterin kamuya mal olmuş aşk hayatı, uçma tutkusu ve ruhsal hastalığını yansıtan tüm detaylarla kurmuş olduğu bütünlükle hayranlık uyandıracak bir film duruyor karşımızda. Teknik dallarda kazanmış olduğu 5 Akademi ödülünün yanı sıra BAFTA ve Altın Küre’de En İyi Film ödüllerini elde etmesi DiCaprio ve Scorsese ikilisinin ikinci filmi olan The Aviator’u izlemek için yeterli sebepler aslında; ama ‘filmin görkemini yansıtacak bir replik de iyi olabilirdi’ diyenleri de es geçmeyelim.

– Son dakika haberine inanamayacaksın! Howard Hughes TWA’i satın almış!
+ Onun dünya turunda olduğunu sanıyordum.
– Uçarken halletmiş. Telsizle.

8 – The Departed (2006)

the-departed-filmloverss

The Departed, Martin Scorsese’nin kendisinden görmeye alışkın olduğumuz bir suç filmi olduğu kadar yönetmenin teknik açıdan bir miktar farklılaştığı bir yapım diyebiliriz. 2002 yılında vizyona girmiş Hong Kong yapımı Infernal Affairs’ın uyarlaması olan The Departed, Boston’ın arka sokaklarında hüküm süren mafya ile bu oluşumu alaşağı etmeye çalışan polis teşkilatının oynadığı derin istihbarat oyunlarına odaklanıyor. Scorsese’nin 2000’lerdeki fetiş oyuncusu olan Leonardo DiCaprio ile art arda çektiği üçüncü yapım olan The Departed’ın kadrosu tabii ki sadece yıldız oyuncu ile sınırlı değil. Mark Wahlberg, Matt Damon, Alec Baldwin, Vera Farmiga, Martin Sheen ve Jack Nicholson gibi işinde usta isimlerden oluşan kadrosu ile öne çıkan yapım, Scorsese’nin suç filmlerinde genel olarak gördüğümüz İtalyan mafyasına değil de, İrlanda kültürü ile bezeli Boston muhitlerini örümcek ağı gibi örmüş bir mafya oluşmunu ele alıyor bu kez. Bu oluşumun lideri olarak da Jack Nicholson’ın canlandırdığı Frank Costello’yu görmekteyiz. Bahsi edilen değişikliklere göre filmi ele alışında da ufak tefek farklılıklara giden Scorsese, çok daha hareketli, fazla kesmelerin olduğu bir film ortaya çıkartırken; filmin en gerilimli anlarında sakin kamerası ile tekinsiz atmosferi izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Scorsese’nin bu tercihleri, “Kim kimin köstebeği?” temasının doğası gereği çetrefilli bir hikâye metnine sahip olan filmin izleyicinin algısı ile oynama isteğine hizmet ediyor.

Son derece doğru seçilmiş soundtrackleri, Scorsese’nin geçmiş suç filmlerinden izler taşıyan ama hikâyeye temel oluşturacak biçimde de farklılaşan yönetmenliği ve yıldız oyuncu kadrosunun başarılı performansları ile The Departed, Scorsese’nin en iyi filmlerinden biri olmasa da gayet temiz bir suç-gerilim filmi olmayı başarıyor. Taxi Driver, Raging Bull, Goodfellas gibi başyapıtları ile Scorsese’ye En İyi Yönetmen Oscar’ını vermeyen Akademi’nin bu payeyi yönetmene The Departed filmi ile vermesi de tarih sayfalarında ilginç bir ironi olarak yer alacak.

7 – Shutter Island (2010)

shutter-island-filmloverss

Dennis Lehane’in aynı isimli romanından uyarlanan Shutter Island’a, polisiye ve psikolojik gerilim türlerinin hakkını vermek için tekrar bir araya gelen Martin Scorsese ve Leonardo DiCaprio’nun ortak başarısı demek mümkün. 1954’te İkinci Dünya Savaşı veteranı olan polis şefi Teddy Daniels (DiCaprio) ve yeni partneri Chuck’ın (Mark Ruffalo), güvenlik önlemleri en üst seviyede tutulan akıl hastanesi ve cezaevi görevi gören Shutter Island’dan esrarengiz bir şekilde kaçan kadın katili araştırmak için çıktığı yolda, bir yandan gizemi çözmeye çalışırken diğer yandan gerçekliğin yavaşça kırıldığını görürüz. 1950li yılların atmosferini ve türün gerilimini film noir elementleriyle destekleyen Scorsese, Hitchcock-vari bir tansiyon ile gerilimi sürekli yukarıda tutup büyük bir final ile filmin evreninin kurulu olduğu akıl hastanesi ve ‘delilik’ kavramını başrole taşır. DiCaprio’nun kendi payına düşeni hakkıyla verdiği yer de, filmin büyük dönüşünün gerçekleştiği bölümde, derin bir psikolojik alt yapısı ile zaten çok boyutlu ve çizilen gerçek karakterine hayat verdiği noktadır. Toplum ve devlet incelemesini delilik ve akıl hastanesi metaforuyla incelemenin yeni bir yöntem olduğunu söyleyemeyiz belki; ama Scorsese’nin elindeki çok katmanlı kurulmuş güçlü hikayesini, kendi auteur yönetmen dokunuşu ve sinemanın gücü ile daha da yoğun kılarak ve alt metni izleyici için gerçek bir deneyime dönüştürerek, kurulu evrenin içinde yer aldığı bağlamdan kendine döndürebileceği bir sorgulamaya dönüştürebilmesinin öneminin altını çizmemiz gerekir.

6 – Casino (1995)

casino-filmloverss

Martin Scorsese sinemasının beylik filmlerinden olan Casino, kumarhaneler cenneti Las Vegas’ın parıltılı dünyasının perde arkasını anlatır. Şatafatı ve görkemiyle insanları büyüleyen Las Vegas, esasında mafyatik ilişkilerin hükmünü sürdürdüğü, zincirleri birbirine sıkı sıkıya bağlı bir sistemin ürünüdür. Büyüleyici şatafat, yasa dışı bir dünyanın gösterisidir; bu dünyanın içinde herkes kirlenmiştir aslında. Filmin anlatıcıları olan Sam Rothstein (Robert De Niro) ve Nicky Santoro (Joe Pesci) de bu durumu teyit ederler. Çarkın perde arkasındaki patronlar para istemektedir, bunun ne şekilde gerçekleştiği çok önemli değildir. Önemli olan görkemli dünyanın büyüsüne kapılan müşterilerin parasının kumarhanenin kasasına akmasının sağlanmasıdır. Sam ve Nicky gibi aracıların görevi çarkın işleyişini sorunsuz şekilde sağlamaktır. Tabii bu esnada onlar da sistemin nimetlerinden faydalanırlar.

Scorsese, betimleyici bir dille yaklaşır bu dünyaya, onu ne aklar ne de karalar; her şeyi olanca çıplaklığıyla verir. Suç dünyasını ve karanlık ilişkileri anlatmakta yetkin olan yönetmen, yabancısı olmadığı dünyayı kendinden emin bir dille peliküle aktarır. Uzun bir süreye yayılan film, kumarhane dünyasını anlatırken bir taraftan da Sam’in kişisel hikâyesini aktarır. İyi bir kumarbaz olan ve başından beri bu âlemin içinde yaşayan Sam, öyküsüyle bir simge olduğu kadar bir ibret vesikasıdır.

Scorsese’nin bu önemli filmi, gerçek bir hikâyeden uyarlanmıştır. Uyarlama metin, senarist ve yazar Nicholas Pileggi’nin aynı adlı kitabından yazarın kendisi ve Scorsese tarafından senaryolaştırılmıştır. Böylelikle Casino, Scorsese filmografisini karakterize eden bir yapım olarak sinema tarihi içindeki yerini almıştır.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi