Daha önce Semih Kaplanoğlu’nun Süt ve Hüseyin Karabey’in Sesime Gel filmlerinin yapımcılığını üstlenen Emre Yeksan ile senaryosunu edebiyatçı kimliğiyle tanıdığımız Ahmet Büke’yle birlikte kaleme aldığı ilk uzun metraj çalışması Körfez hakkında mülksüzleşmeden yabancılaşmaya, flanör kavramından Gezi Direnişi’ne birçok meseleyi masaya yatırdığımız pek doyurucu bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşi: Gizem Çalışır

Gizem Çalışır: Daha önce Semih Kaplanoğlu’nun Süt ve Hüseyin Karabey’in Sesime Gel filmlerinin yapımcılığını üstlendiğinizi biliyoruz. Yapımcılıktan yönetmenliğe geçiş süreciniz nasıl gerçekleşti?

Emre Yeksan: Evet, Süt’ün son aşamasına dahil oldum aslında. Hüseyin’le de projeyi bayağı başından sonuna kadar birlikte götürdük. Ondan sonra bir de 2010 yılında Kültür Başkenti programı çerçevesinde Unutma Beni İstanbul adında birçok kısa filmden oluşan bir toplama uzun metraj projesi gerçekleştirmiştik. Onun yapımcılığını da ben üstlendim. Yine Bulgaristan’dan Kamer Kalev’in filmlerinde ortak yapımcılık yaptım. Fransa’da okuyup orada bir süre çalıştıktan sonra, 2007 yılında buraya dönünce yapımcılık kariyeri içinde ilerlemeye başladım. Ama bir taraftan da öncesinde Mimar Sinan Sinema-Televizyon, 2 sene sonrasında Fransa’da Film Studies gibi bir programdan çıktığım için, bir taraftan da çocukluğumdan beri bir yazma eğilimim de vardı. Yapımcılık tarafında da hep arka tarafta bir şeyler karaladım ama “ya bunu yapayım” duygusuna yükselmediğim ve yapımcılık da çok sevdiğim bir alan olduğu için orada devam ettim; ta ki bir fikir çıkıp “ya hadi bunu yapalım!” duygusu verene kadar. O da aslında Körfez’den önce, Dışarıdakiler diye bir projeydi. Ama onu gerçekleştiremedik, finanse edemedik çünkü. Fakat finanse edilemediği henüz belli değilken yine de finanse edilemeyeceğine dair düşünceler ortadayken Körfez’in fikri geldi. Körfez’i ortaya çıkarıp yazdıktan sonra zaten süreç başladı, ben de o sırada yapımcılık işlerini askıya aldım ve daha çok yönetmenlik kısmıyla haşır neşir olmaya başladım. Ama yapımcılığı tamamen bıraktım gibi hissetmiyorum hiçbir zaman. Hep böyle çok sevdiğim bir tarafı var yani, başka akıllardan çıkmış fikirlere dahil olmanın da çok güzel ve çok sürükleyen bir tarafı oluyor. Tabii ilk film, ikinci film sürecinde bu durum biraz zor çünkü yoğun bir adanmışlık istiyor. Ama günün birinde dönüp tekrar yapımcılık yapma düşüncem de var.

Gizem Çalışır: Peki Körfez filminizin fikri nasıl doğdu?

Emre Yeksan: Dışarıdakiler projesiyle ilgili çalışmalar yaptığımız dönemdi, onu finanse etmeye çalışıyorduk, senaryosu da bitmişti ve revizyon sürecindeydi. O revizyonların birinde tıkandığım bir noktada Körfez’in hikayesi birden çıkıverdi ortaya. Bu dediğim 2012’nin sonları oluyor ama aslında süreç daha da geçmişe gidiyor. İzmir’de geçirdiğim 2008-2009 yıllarında ilk nüveleri ortaya çıkmıştı. Biraz böyle bir şey yapmaya kendimi motive edemediğim ama çok da sıkıntı hissetmediğim bir dönemdi. İzmir’de sokakta yürürken bir anda çocukluğumdan gelen kokuyu duymuştum. Şaşırtmıştı beni ve o pis kokuda nostaljik ve iyi bir şey yakalamak biraz da tuhaf bir duyguydu. O anın bende bir tortusu kaldı. Yıllar içerisinde o böyle başka başka şekiller alarak kafamda büyüdü; ama Dışarıdakiler’e çalışmaya başladığımda bırakmıştım o fikri düşünmeyi. Sonra tıkandığım bir anda birden çıkıverdi. Ve o gece çok hızlı bir şekilde öykü olarak yazdım; ondan sonra da Ahmet Büke’ye gönderdim ve üzerine çalışmaya başladık. O süreçte Dışarıdakiler de yavaş yavaş askıya alınmaya başlamıştı.

O pis kokuda nostaljik ve iyi bir şey yakalamak biraz da tuhaf bir duyguydu.

korfez-kamera-arkası-filmloverss

Gizem Çalışır: Aslında tam da onu soracaktım. Senaryoyu Ahmet Büke ile birlikte yazdınız. O bu sürece tam olarak nasıl dahil oldu ve edebiyattan gelen bir yazarla senaryo yazmak nasıl bir duygu, sizi hiç zorladı mı mesela?

Emre Yeksan: Edebiyattan gelen bir insanın sağlayabileceği katkılar hem sınırlı hem de çok derin. Yani belirli sınırlar içerisinde genel olarak edebiyatçılarda hissettiğim şey; eğer senaryo yazımı konusunda gerçekten bir şekilde sinemasal senaryo yazma deneyimleri yoksa, bunu başka bir yerden öğrenmedilerse ya da buna dair kendilerini yetiştirme sürecinden geçmedilerse, genel olarak bütün bu yeniden yazımlar, işte daha sinemasallaştırmak için olan uğraşlar onlara meşakkatli ve birazcık angarya geliyor. Onlar metni biraz bitmiş bir şey olarak, bitmiş bir iş olarak görüyorlar ve aslında metni ortaya çıkardıktan sonra sonuç noktasına ulaşmış oluyorlar. Ama bizim için metin neredeyse başlangıç. Dolayısıyla o birazcık işin edebiyatçılar tarafından zor sevilir zor anlaşılır tarafı ama bence bu zaten yönetmenin görevi; yani edebiyatçının orada sağlayacağı şey bazı projelerde gerçekten o metni, ortaya çıkan özü zenginleştirmek ya da belki bir öz çıkarmak da olabilir. Fakat Körfez’de halihazırda benim yazdığım bir iskelet vardı. Ahmet’le birlikte onu gerçekten işledik, derinleştirdik. Ve Ahmet oraya kendinden çıkan bütün detayları mümkün mertebe yığdı. Sonra ben onları tekrardan şekillendirdim, kendime göre adapte ettim ama film hala Ahmet’in izlerini yoğun biçimde taşıyor.

Gizem Çalışır: Peki Körfez’in Venedik Film Festivali’ne seçilme süreci nasıl gelişti ve gösterimden sonra izleyiciden ne tür tepkiler aldınız?

Emre Yeksan: Biz filmin kurgusunu Nisan ayı gibi bitirmiştik ama tabii hala post prodüksiyonu sürüyordu, geri dönüp belki hala değiştirilebilir şeyler vardır falan diye düşünüyorduk. Ama aşağı yukarı kafamızda bittiği bir dönemdi. O dönemde de SEYAP’ta gösterimler vardı. İşte yurtdışı festivallerden insanlar gelip filmleri burada izliyordu. Festivallerin seçicilerini çağırıp bir gösterim planlıyorlar, festivalciler de bunların içerisinden hoşlarına gidenleri eleyip onları komiteye izletiyor. Venedik Film Festivali Eleştirmenler Haftası seçicisi Giona Nazzaro da buradaydı. Buradaymış yani ben daha tanışmıyordum kendisiyle, o filmi İstanbul’da izledi ve izler izlemez SEYAP üzerinden bize mail attı: “Çok etkilendim, haberiniz olsun filmi hemen kısa listeye aldık, bizden haber bekleyin, diğer filmlerle birlikte değerlendireceğiz” şeklinde. Biz de tabii sevindik ve o süreç çok da uzun sürmedi, bir hafta sonra gerçek kabul mektubu geldi elimize. “Çok sevdiklerini, daha fazla düşünmek istemediklerini ve filmi istediklerini” söylediler. Çok etkileyici ve duygulandırıcı bir maildi çünkü ilk defa filmi tanıdığınız bir çevrenin dışında birileri görüyordu ve filmin bu kadar iyi anlaşılmış olması, yapmak istediğimiz şeyin doğru karşılığını bulmuş olması bizi çok duygulandıran ve heyecanlandıran bir şey oldu. Onların dönüşüyle birlikte Haziran’da festivale girdiğimizi öğrendik ondan sonra da hızlı bir şekilde filmi toparlayıp gösterime yetiştirdik. Sonra da Ağustos sonu Eylül başı gibi filmi festivalde gösterdik. O da çok güzel bir deneyimdi. Film ilk defa izleniyordu ve bu durum çok heyecanlıydı, çok korkutucuydu, çok bir sürü şeydi benim için. Ama izleyici tarafında çok güzel sorularla karşılaştık. Bir de bu soru cevaplar benim çok istediğim ve sevdiğim bir şeye dönüştü. İzleyicinin kendi okumalarını yapıp onları diğerleriyle birlikte tartıştığı, birbiriyle konuştuğu bir ortam oluştu ve bu çok keyifliydi gerçekten.

Körfez, Ahmet Büke’nin izlerini yoğun biçimde taşıyor.

Gizem Çalışır: Peki hiç unutamadığınız bir soru var mı o anlardan birinde gelen?

Emre Yeksan: Mesela sivri sorulardan bir tanesi şuydu: “Filmin İzmir yangınıyla ilişkisi nedir?” Biz senaryoyu yazdığımızda yangın teması filmin içinde vardı ama ilk başta aklıma gelen durum bu olay değildi. Daha reel olarak bir şey düşünmüştüm ama sonra senaryoyu ikinci okumada “Aa bir dakika bunun İzmir Yangını ile bir bağlantısı var” diye düşündük. Belki benim bilinçdışımdan çıkan bir şeydi ama bunun bir bağlantısı vardı. Dolayısıyla biz bunun ilişkisini kendimiz kurmayı istemiyorsak ona göre bir şey yapalım, ama kurulabilirse de ne seviyede kurulacağını kontrol etmeye çalışalım diye düşündük. O sebeple ben de çok samimi bir cevap verdim ve dedim ki: “Aslında ilk başta yoktu ama ben İzmirliyim ve o yangın benim kişisel tarihimde bir heyula olarak arkada hep var olan bir gerçeklikti; dolayısıyla bunun oraya sızmış olduğu da bir gerçek.” Ama tabii ki sadece o yangına dair bir metafor da içermiyor, çünkü daha geniş alanlara da açılabilen bir şey. Fakat bu ilişkiyi de asla reddedemem. Türkiye üzerine, zamanın ruhu üzerine; karakterin duygusu, o varoluşsal sıkıntının aslında dünyanın her yerine yayılabilen bir duygu olması üzerine falan konuşurken çok seviniyordum ama bu kadar sivri ve net bir şeyin yakalanması gerçekten beklediğim bir şey değildi. Ve “vay be nasıl bir izleyicilik biçimi bu!” dedirtti bana. Çok ileri bir aşamada belki daha tarihle haşır neşir birilerinin çıkarabileceği sorulardandı ama daha ilk gösterimde gelmesini beklemiyordum. Sonrasında da çok güzel altı yedi tane yazı çıktı İtalyan basınında, onlar da bizi baya sevindirdi. Çünkü çok beklemediğimiz şekilde ilişki kuruldu filmle ve hem Türkiye’ye hem de kendilerine dair çok şey bulmaları bizi sevindirdi.

Gizem Çalışır: Filmin protagonisti Selim evini, işini her şeyini bırakıp ve evliliğini de noktalayıp İstanbul’dan İzmir’e ailesinin yanına dönen bir karakter. Başlarda ne yapacağını, neyle meşgul olacağını bilmiyor ve aslında bunu umursamıyordu. Çoğu kişi böyle bir durumda belki depresyona yönelebilecekken o zamanın büyük çoğunu şehri gezerek, tıpkı bir flanör ve hatta aylak gibi takılarak geçiriyor. Bu anlamda Selim’i biraz Camus’nün Yabancı’sındaki Mersault karakterine ve Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ındaki C.’ye de benzetmedim değil; çünkü onlarda da aynı “saçma” kavramı üzerinden gelişen varoluşçu açılımlar var. Ama bir yandan Selim onlar gibi bohem ya da karşılaşmalardan kaçan bir karakter de değil; ki bu noktada Selim’in Stoacılığın ve Spinoza felsefesinin temelini oluşturan yaşama sevincini oldukça karşıladığını da söyleyebiliriz. Bu konuda sizin düşünceleriniz neler?

Emre Yeksan: (Gülerek) Çok güzel. Tabii ki filmin senaryosunu yazarken, üzerine düşünürken, çekerken, kurgularken flanör kavramı, yabancılaşma; Mersault, Aylak Adam bunların hepsi aslında elimizin altında olan şeylerdi ve bunlar zaten benim de çok sevdiğim kavramlar ve eserler. Yani bize bir şekilde referans olan şeylerdi. Dolayısıyla kesinlikle doğru bir tespit fakat Stoacılık ve Spinoza noktası çok düşünerek gelişen bir durum değil; ama gerçekten üzerine düşündüğüm, okumayı sevdiğim felsefi yaklaşımlar olduğu için de mutlaka etkisi olabileceğini düşünüyorum. Soru üzerinden düşünüyorum da şimdi, Selim’i bir kabuk gibi kurmak istedim. Belki de en başından beri Selim izleyicinin kendi duygu ve deneyimiyle kendi tarihini doldurabileceği bir kabuğa dönüşecekti. Riskli bir hamleydi ama amacımız buydu ve bunun bir şekilde başarıldığını da görüyorum. İnsanlar o şekilde ilişki kurmaya da yatkın ama diğer taraftan da Selim’in içinde bulunduğu duygunun çok kolay depresyon gibi okunabilecek bir durumu vardı evet ve bunu kırmak Selim’i küskün depresif bir halde değil de aslında gerçekten çıkışsızlıkla barışmış, o barışmışlık içerisinde de bir şekilde yaşama tutunmaya devam eden ve şehrin dağılması esnasında karşılaşacağı şeylere kendini bırakan biri olarak yansıtılarak aşılabilirdi. Amacımız onu biraz yolunu şaşırmış birine dönüştürmekti ve aslında o sayede de içini çok yansıtmayan bir karakteri sürükleyici kılmaktı. Depresif ve anlayamadığımız bir karakter sıkıcı ve itici geliyor bana; ama biraz absürtlüğün içinde boğuşan, kendi dünyasına yabancılaşmış ve kendi içinde bununla dalga geçen bir karakterin izleyicinin merak duygusunu daha uzun süre tutabileceğini düşünüyordum. Açıkçası ben sinemada depresif karakterlerden biraz sıkıldım. (Gülüyor) Dolayısıyla bu kurduğun bağlantı da bana hiç uzak değil. Çünkü dostluk kavramı da filmin önemli ögelerinden biri, yani aileyi bozuma uğratarak dostluğun ön plana çıkması. Bunlar hep üzerine düşündüğüm, dert edindiğim şeyler bu yüzden filme bir şekilde sızmış olmaları da muhtemel. İlk defa senden duydum bunu ve üzerine düşününce kesinlikle yabancı ya da uzak gelen şeyler değiller. Flanör ve karşılaşma meselesine Benjamin’i de mutlaka ekleyebilirim. Hem hafıza hem flanörlük konusunda onun yazdıklarından da çok etkilendiğim taraflar var. Burada temel fikir, şehri sebepsizce deneyimleyen insanın aslında kendini dönüşüme açmasıydı. O da temelde biraz flanör kavramından, Baudelaire’den, Benjamin’den geliyor.

Selim karakterini bir kabuk gibi kurmak istedim.

ulas tuna astepe-filmloverss

Gizem Çalışır: Körfez aynı zamanda bir kent filmi ve İzmir’in filmde bir karakter gibi ön planda olduğunu görüyoruz. Kenti bir karakter olarak film sürecine dahil etmek nasıl şekillendi?

Emre Yeksan: Çıkış anı zaten kente çok özgün bir anıyla tetiklendiği için o bağlantı çok doğal bir şekilde vardı. Bir kere zaten İstanbul hikayesi olamazdı, İstanbul’dan dönen bir karakterin duygusu çok gerekliydi bu hikayenin içerisinde, dolayısıyla İstanbul’da değil de İstanbul’dan dönülen bir yerde yapmak gerekiyordu. Benim için de orası İzmir çünkü kendi kişisel tarihimden bildiğim ve tanıdığım bir yer. Aynı şekilde duygusuna hakim olduğum ya da bende net bir duygusu olan da bir yer, bir mekan. İkincisi, bu koku meselesini tetikleyen anıların İzmir’le ilişkisiydi. Sonrasında senaryoyu kurarken onu dahil etme, yani şehri bir karaktere dönüştürme matematiğinde öne çıkan da aslında bu flanör karakterin şehirle gireceği ilişkiydi. Çünkü Selim, şehri sadece bir yaşam mekanı olarak kullanmanın ötesinde onunla bir yoldaşlığa ve muhabbete giriyor. Dolayısıyla bu durum şehri de karakterleştirmeyi gerektiriyordu. Orada tabii bizi sınırlayan teknik imkanlardan, her şeyden tutup da bir harman yaratmak gerekiyordu. Çözüm de flanör kavramının içinden geldi. Flanörü düşündüğümüzde şehirde karşılaşmalar yaşayan biri geliyor benim aklıma ve İzmir’in aslında o noktada Selim’in karşısına sürekli birilerini atan, ona birilerini sunan, Cihan’dan da önce onu vapurdaki mülteci kız çocuğuyla, AVM’deki kaplumbağayla ya da hayata başka türlü tutunmaya çalışan, bir şekilde kenti yaşamaya çalışan diğer kişilerle karşılaştıran bir yanı vardı. Esas mesele İzmir’i karşılaşmaların imkanını tanıyan bir bütün haline getirmekti. Temsil çözümünü de böyle bulduk.

Gizem Çalışır: Körfez, gerçekçi bir başlangıçla başlayıp yaşanan büyük bir kazadan sonra kenti saran yoğun kokuyla birlikte distopik ve büyülü gerçekçi bir yapıya doğru evriliyor. Kentin büyük bir çoğunluğu da bu koku sebebiyle kentten göç etmeye başlıyor. Bu noktada politik anlamda ön plana çıkan metaforlarla yüklü bir anlatım tercih ediyorsunuz. Aynı şekilde bu bölümlerde filmin yerel duruşu, evrensel bir boyuta da açılıyor. Bu bölümleri nasıl geliştirdiniz?

Emre Yeksan: Gerçekçiliğin kırılması meselesi benim için daha sonra yapacağım işlerde de biraz tekrar edeceğini hissettiğim hatta bugüne kadar yazdığım ama yapamadığım diğer işlerde de olan, sevdiğim bir şey. O gerçekçi tonun içine yavaş yavaş sızan ve genişleyen ya da onu bir anda kesen ve onu gerçek dışı bir boyuta açan ve zamanı büken bir yaklaşımı seviyorum. Bunun iki boyutu olabilir diye düşünüyorum. Birincisi, kendi gerçekliğimizle boğuşma halimizin getirdiği bir arzu problemi var. Yani “bir şey olsa da şu ülkede bir şeyler değişse; büyük bir şeyler olsa da bir şeyler sarsılsa, yer yerinden oynasa ve zemin değişse; bir koku çıksa da onunla başa çıkmak için ne yapacağımızı düşünmek zorunda kalsak.” gibi. Çünkü yavaş yavaş giden o çürüme hali duygusu biraz böyle başa çıkılmaz bir şey ve onunla bir şekilde yüzleşmek zorunda olduğumuz gerçeği, gündelik hayatımızdaki gerçekliğin kırılması isteğini de artıran bir duygu gibi geliyor bana. Bunun etkisi var; ama bir diğer yandan sinema anlamında da gerçekçiliğe ya da natüralizme bir karşı çıkış da diyebiliriz. Yani çok sevdiğim gerçekçi-natüralist filmler var ama bunun sinemadaki baskınlığına, temsiline karşı bir çıkış diyebilirim. İzlediğimiz filmlerin büyük çoğunluğu gerçekçi bir tonda çekiliyor ve ben biraz eski bir sinemayı da özlediğimi fark ettim. Belki o anlamda daha fikri bir sinemayı, daha şiirselliği ya da büyülülüğü, oraya bir dönüşü; ama tabii güncelleyerek, bugünün duygusuyla, düşüncesiyle harmanlayarak… Baskın olan bir gerçekçiliğe yakın bir tonda başlayıp, onu filmin içerisinde bozma arzusu fikrin kendisine de içkin bir şeydi benim için. Hem böyle bir şey yapma isteği hem de koku meselesinin bendeki çarpıcılığı bir araya gelip “tamam bu iş o iş” duygusu vermişti.

Diğer soruna gelecek olursam; temel yaklaşımım filmin hep bir gerçek boyutu, anlatının gerçeklik boyutu ve onun sabit oluşu üzerineydi. Fakat ondan sonra anlattığımız şey gerçeği kıran ve sürrealleştiren bir şey olduğu için, filmin metaforik açıklıklara gideceği çok barizdi. Yani ilk koku fikri geldiğinde “koku ne anlama geliyor?” diye düşünmemiştim, ama ikinci okuyuşumda “ya bir dakika ben kokuyla ne demek istedim burada?” sorusunu kendim de sormak zorunda kaldım. Dolayısıyla o noktada bunun üzerine çalışmaya başladık. Benim, Anna Maria (Körfez’in yapımcısı)’nın ve Ahmet’in de üzerine konuşarak yaklaşmaya çalıştığımız metot “anlamı kısıtlamayalım ama istemediğimiz anlamları da engellemeye çalışalım” oldu. “Koku Türkiye’nin içinde olduğu hal mi, Dünya’nın gidişatı mı, evrenin çürümesi mi, ekolojik bir felaket mi?” vb. şeklindeki yorumların bizim için çok doğru ve uygun okumalar olduğunu kabul ederken; kokuyu ya da diğer bütün metaforik dünyayı istemediğimiz yerlere de vurulamayacak şekilde inşa ettik. Dolayısıyla amaç, filmi istemediğimiz yerleri kapatarak mümkün mertebe açık, izleyicinin kendisinin de katılabileceği bir metne dönüştürmekti.

Gerçekçi tonun içine yavaş yavaş sızan ve genişleyen ya da onu bir anda kesen ve onu gerçek dışı bir boyuta açan, zamanı büken bir yaklaşımı seviyorum.

Gizem Çalışır: Filmin teknik boyutuna bakacak olursak benim dikkatimi en çok çeken şeylerden biri de filmin ses tasarımı oldu ki bunun için büyük bir mesai harcadığınız aşikar. Reha Erdem’in özellikle Kosmos’unda hem yüzeydeki hem de arka fonda kullandığı seslerin atmosfer oluşturmadaki rolü malumunuzdur. Körfez’i de bu seslerden bağımsız değerlendirmemek gerektiği kanaatindeyim ki filmin distopik ve politik tavrı biraz da bu ses mefhumunun içinde gizli. Yanılıyor muyum?

Emre Yeksan: Yok, yanılmıyorsun. Filmin gerçel aksı ya da reel aksında diyeyim, hikayede aslında görünmez olan bir tehditle baş etmeye çalışıyoruz çünkü koku dediğimiz olgu sinemada pek karşılığını bulamayacak bir şey. Körfez’de de göremeyeceğimiz ama oyuncuların, karakterlerin tepki verdiği bir şey olacaktı. Zaten bunu düşündüğümüz anda “filmin ses dünyası bunu destekleyecek atmosferi, duyguyu yaratmalı hatta bunun ötesine taşımalı” dedik. Ama mesela bazı şeyler senaryodan sonra çıktı, özellikle üzerine çalışırken sesle ilgili bazı yaklaşımlar belirginleşti. Yani orada Fatih ve Eli, ses tasarımcısı arkadaşlar, gerçekten inanılmaz derecede çok severek ve gerçekten kendilerini parçalayarak çalıştılar. Çok güzel bir süreç ve ortak bir çalışmaydı çünkü onların önerileri ve benim o sırada aklıma gelen yeni şeyler vardı; bu yüzden sesi tekrar tekrar denedik. Sonunda film, ses tasarımı ve ses  kullanımı konusunda, senaryo aşamasındakinden daha da öte bir boyuta ulaşmış oldu. Ses tasarımı süreci yapım öncesinde ve sonrasında gerçekten büyük bir eşik bile atladı. Çünkü hem metaforik anlamları üreten hem de duyguyu ve duyuları tetikleyen bir ses kullanımı, bir yandan da o kabuk dediğim karakteri başka bir yerden hissetmemize de vesile oluyordu. Onun dışında dış dünyayı, bir felaket duygusunu, ama hani koku gibi çok da görünür olmayan bir felaket duygusunu, yaratmakta da sesin baya etkisi olduğunu düşünüyorum. Özellikle orta kısımlardaki yoğun kullanımı boğucu bir şehir atmosferini ve bir sıkışma duygusunu vermemizi sağladı.

Gizem Çalışır: Körfez’in umutlu sonu ve mülksüzleşmeden yana olan tavrı farkların bir aradalığını ve toplanışların (assemblage) potansiyelini de açığa vuruyor. Ve Gezi vesilesiyle ortaya çıkan bu potansiyelin romantik bir ütopyadan ibaret olmadığını da deneyimlemiş olduk. Nitekim Körfez’de de Gezi Direnişi’nden ilham alan bir süreç var; ekolojik bir hareketten yatay bir direnişin yolunun açıldığı kitlesel eylemlerle şekillenen ve mülkiyet kavramını yerinden eden bu süreç filminize nasıl sızdı?

Emre Yeksan: Filmin ilk versiyonunu yazdığımızda Ocak 2013’tü. Finali farklıydı, Selim’in daha kendi deneyimiyle kapanan bir finali vardı. Selim’in toplumsal olarak bütünleştiği o kitle henüz ortada yoktu. Daha çok Selim’in kendi küçük devrimini, dönüşümünü yaşadığı bir sondu. Ama mülkiyet kavramının sorgulanması meselenin temel aksıydı; bir yük olarak mülkiyet, aslında bir bunalım sebebi olarak mülkiyet… O eşyayla baş edememe halimiz, biriktirme saplantılarımız; onun da ötesinde gerçekten arada gelir mesela bana “şunları atsam biraz rahatlar mıyım acaba?” duygusu. Belki o da yalan bir duygudur ama yani bunun potansiyelini hep bir düşünürüz. Dolayısıyla o vardı senaryoda, koku durumu falan da vardı. Gezi ortaya çıktığında Ahmet’le gerçekten küçük bir şok da yaşadık. Çünkü bundan 6 ay önce yazdığımız bir senaryoda şehrin sokaklarında maskeyle dolaşanlar, bir koku yüzünden orayı terk edenler vardı ve bunların gerçekten gözümüzün önünde vuku bulması bizi çok şaşırttı yani. (Gülüyor) Demek ki sezinlenen, geleceği biraz görünür bir şeydi ve bir yerden onu yakalamışız diye düşünüyorum. Ama tabii ki o deneyimi yaşamadan öyle bir sonu hayal edememiştik. Gezi’de yaşadığımız duygular, oradaki bir şeyin imkanıyla karşılaşma hali bize “umut var” dedirtti. 2013 Haziran’ı hayatımın en umutlu ayıydı herhalde. Dolayısıyla Gezi’nin bu filmin gerçekten doğru biçimde tamamına ermesine katkısı oldu. Ve filmin finalindeki o umut ve kendine, kentine ve dünyasına yabancılaşmış karakterin aslında hiç temas kurmadığı insanlarla temas kurarak genişlemesi, aslında bir bütüne erimesi -ama o bütün böyle dahil olunacak bir kitle gibi değil de daha yumuşak, organiğin ötesinde bir bütün- fikri de Gezi’deki insanların birbirlerine olan temasıyla birlikte ortaya çıktı. Orada gerçekten hem mülkiyet kavramının yeniden yeniden sorgulandığı, mülkiyetsizliğe dair deneyimlerin tetiklendiği hem de özellikle Taksim bölgesinde yaşayan insanların evlerini açmasıyla o kapalı, sınırlarını çok net çizdiğimiz alanların birbirine değmeye başlaması, oralara giriş çıkışların başka bir hal alması bizi çok etkiledi. Onun dışında Gezi sonrası yaşadığımız felaketler, bombalı saldırılar, ölen dostlarımız, tutuklanan arkadaşlarımız, işinden atılanlar; bütün bu süreçte çok düştük çok karamsarlaştık, kendimizi bir çukurun içinde hissettik. (Gülüşmeler) O kısım bazı insanlarca çok düz metafor olarak algılanıyor; ama öyle yani, bazen o düz metaforların basitliği de çok işe yarıyor. Hatta filmin umutlu sonunu değiştirmeyi de düşündüm aslında; çünkü “bu son çok mu naif acaba, gerçek daha mı karanlık?” dedim ama sonra kendime kızdım ve günler süren tartışmalarla bir yere vardık. Ve sonra aslında karamsarlığın bir lüks olduğunu, buna hakkımız olmadığını; yine Benjamin’e dönerek tarihin bizi sürüklediği şeye bakarken umudun ve iyimserliğin bir görev olduğu ama karamsarlığın daha anlık, daha küçük, bizim kendi hayatımıza sıkışık bir şey olduğu fikriyle böyle bir şeye hakkımız yok diyerek ilk yazdığımız sona geri döndük. Gezi’nin hissettirdiği o duyguya, inanca tutunduk ve doğru şekilde sonlandırdık diye düşünüyorum.

Filmin finalindeki o umut ve kendine, kentine ve dünyasına yabancılaşmış karakterin aslında hiç temas kurmadığı insanlarla temas kurarak genişlemesi, aslında bir bütüne erimesi fikri de Gezi’deki insanların birbirlerine olan temasıyla birlikte ortaya çıktı.

korfez-emre-yeksan-filmloverss

Gizem Çalışır: Yine bir başka bağlantıdan yola çıkacak olursak Körfez’deki zaman mefhumunun somut zaman kavramını yerinden ederek algılanan zamana evrildiğini görüyoruz. Bir yandan akışa imkan tanıyan bu lineer olmayan düzlem, yaşamı olumlayan bir anlama da açılıyor. Selim’in yaşama sevincini de bu akışlar üzerinden değerlendirebilir miyiz?

Emre Yeksan: Zamanın takılması ya da takılmasından ziyade aslında tekrar etmesi, filmde zamanın kendi ritmini, kurgusal zamansallığını belirliyor ama onun dışında biz dışsal bir öge olarak günleri kullanmaya karar verdik. Filmin kendi kurgusal zamansallığına bir müdahale olarak onu tercih ettik. Aslında teknik bir yerden de yaklaştık ve bu senaryo aşamasında benim aklıma gelen bir fikirdi. Zamanın eleştirdiğim biçimiyle derleyici toplayıcılığını kullanarak ama o derleyici toplayıcılığı biraz da göze sokup, bunun aslında ne kadar da bize hükmeden ve zamanın esiri olduğumuzu hatırlatan bir şey olduğunu görmek istedim. Selim diğer karakterlerden başka türlü bir zamansallık yaşıyor, diğer karakterler için o günler daha belirgin ama Selim için o günlerin birbirinden farkı yok. Biz izleyici konumunda olduğumuzda diğer karakterlere daha yakınız; o zamansallığı, günleri yaşıyoruz, içinde yaşadığımızın hangi gün olduğunu genellikle biliyoruz. Ama film ilerledikçe o günlerin Selim’in hissettiği biçimde anlamını kaybetmesi aslında hem bizi bunun deneyimine yaklaştıran bir şeydi hem de diğer taraftan zamanın organize ediliş biçimini sorgulamak üzerineydi. Çünkü ben uzun süreler tek başına kalıp senaryo yazmak için bir yerlere gidiyorum ve orada gerçekten günün, gecenin, saatin kaybolmasını yaşayınca çok tuhaf hissediyorum. Bu da aslında modernizmin getirdiği bir şey; tabii ki eskiden takvim vardı, takvim çok uzun yıllardır hayatımızda olan bir şey ama günlerin ve saatlerin bu kadar baskın bir belirleyici şemaya dönüşmesi daha yakın bir zamanda başımıza gelen bir şey. Selim’in hayatında bu durum yıkıldığı ve anlamını yitirdiği için açılan bir şey vardı ve amacımız bu duyguyu izleyici için de açmak, onu klasik zamansal örüntünün dışına çıkarmaktı. İşlediğini görüyorum, yani en azından merak ettiriyor. Tam olarak çözümlenemediyse ya da tam olarak istediğimiz etkiyi vermediyse de en azından bir soru işareti olarak güzel bir yerde durduğunu, düşündürdüğünü görmek güzel.

Mülkiyet kavramının sorgulanması meselenin temel aksıydı; bir yük olarak mülkiyet, aslında bir bunalım sebebi olarak mülkiyet…

Gizem Çalışır: Son olarak, yeni projelerinizden bahsedelim mi? Ufukta neler bekliyor bizi?

Emre Yeksan: Şu an üstünde çalıştığımız bir proje var, ismi Yuva. Önümüzdeki bahar çekeceğiz, yani hızlı bir şekilde başlıyoruz. Zaten, daha az bir yoğunlukla da olsa, Körfez ile paralel bir şekilde üzerinde çalıştığımız bir şeydi. Onun hikayesi de 2013 Mayıs’ında kağıda dökülmeye başlamıştı. Daha küçük daha dar bir mekanda, az karakterli bir hikaye. Bir ormanın içinde geçiyor, 40’lı yaşlarındaki münzevi, vahşileşmiş bir adamın ormanın içinde yarı gizemli bir tehdit durumuyla boğuşurken erkek kardeşinin yıllar sonra karşısına çıkıp onu oradan çıkarmaya, ormandan götürmeye çalışmasının hikayesi. Çok spoil etmeyeyim ama bir yüzleşme hikayesi esasında ve bu esnada münzevi olanın içinde yaşadığı ormanın ve o doğanın iki kardeşin ilişkisine müdahalesi diyebilirim. Yine büyülü gerçekçi bir tonda evet. (Gülüşmeler) Çünkü realizm yetmemeye başladı ve realizm içinde yaşadığımız şartlar daha insani olduğunda eleştirelliği daha iyi getirebilen bir yaklaşım oluyor; orada var olan ve var olanı düzeltmek üzerine düşünmek için imkan oluyor ama yeni bir şeylere ihtiyacımız olduğunda orada büyüye, masala, şiire daha fazla ihtiyacımız oluyor. Şu an gündelik hayattaki gidişat bu büyülü dünyaya olan ihtiyacımızı tetikliyor.

Gizem Çalışır: Bu epey keyifli sohbet için çok teşekkür ederim.

Emre Yeksan: Ben teşekkür ederim.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi