Geçtiğimiz hafta “Haftanın Kısa Filmi” köşemizde yayınladığımız Gezi Tanıklığı – Witnessing Gezi filminin yönetmeni Emin Özmen ile filmlerinden Gezi’ye kadar birçok konuda keyifli bir röportaj yaptık.

Röportaj: Nuri Şimşek

[vimeo video_id=”89997752″ width=”600″ height=”350″]


Biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Emin Özmen: Sivas’ta doğmuş, yaşı 18’e geldiğinde üniversite için çantasını kapıp yola çıkmış bir çok Anadolu şehirlisinden biriyim. Her ne kadar 5. yılında bırakmaya karar verdiğim ilk üniversite deneyimimi kayıp olarak düşünsem de zaman zaman tutkuyla bağlanacağım bir yola sürüklemiş olması nedeniyle oldukça kazancı olduğunu düşünüyorum.

Makinemi boynuma takarak deklanşöre bastıkça kaydetmeye başlıyordum her hikayenin parçalarını.

Fizik eğitimi almışsınız. Ardından görsel sanatlara, fotoğrafçılığa yöneliyorsunuz. Fotoğrafçılık geniş bir alanı kapserken foto muhabirliğini tercih ediyorsunuz. Bu güne gelene kadar ki o süreçten bahseder misiniz?

Emin Özmen: O vakte kadar fotoğrafa daha yakın bir hayat kurmayı sık sık aklıma getirmiş olmama rağmen fizik eğitimimi ancak 5. yılımda bırakabilmiştim. Genellikle içinde insanı barındıran unsurlar ilgimi çekiyordu fotoğraf anlamında. Zamanla belgesel fotoğrafın ve fotoröportajın içinde buldum kendimi. Makinemi boynuma takarak deklanşöre bastıkça kaydetmeye başlıyordum her hikayenin parçalarını. Bu, zamanla yaşadığımız günü, dünyayı tanıma ve anlama çabasına dönüştü, bugünün öykülerinin peşinde koşmaya başladım. Daha iyi bir eğitim alabilmek için Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde fotoğraf eğitimi almaya karar verdim. Foto muhabirliği bu hikayeleri insanlara ulaştırmaya çalışarak bazı şeyleri değiştirebileceğimi düşündürdüğü için oldukça benimsediğim bir bakış haline dönüştü. Eğitimim devam ederken eşzamanlı olarak da Sabah Gazetesi’nin fotoğraf servisinde tam zamanlı işime başladım. Sabah’ta işlevini yitirmiş bir gazetecilik anlayışının olduğunu görmem de, sonra yollarımızı ayırmamıza neden olmuştu.

Gazeteciliği çok iyi özümsediğinizi görebiliyoruz. Bu işin akademik eğitimini almış bir çok meslektaşınız, sizin kadar saygılı değil işlerine karşı. Sizin bu tutumunuz neyden kaynaklanıyor?

Emin Özmen: Gazetecilikten daha öncelikli bir konu var benim için, o da insan olabilmek. Sanırım meslektaşlarımın birçoğu ile ayrıldığımız nokta burası. Önce karşımdaki insanları anlamaya çalışıyorum. Ve samimiyet. Sonrası sadece deklanşöre  veya kayıt tuşuna basmaktan ibaret.

İnandığım gazeteciliği yapabilecek olanakları sağlamam zaman aldı.

Geçmişte sansüre maruz kaldığınızı biliyoruz. Çalıştığınız kurumlardan, bu kurumlarla olan ilişkinizden ve bu kurumların iş ahlakı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Emin Özmen: Var olan gerçekle tamamen alakasız, kurmaca, yalaka ve iki yüzlü bir medyada bu mesleğe adım atmış olmak sanırım beni doğru gazeteciliğin ne olduğunu anlamamda motive eden asıl unsurdu. Bu motivasyonu insanlara ulaştıramamam ise bağımsız ve dürüst bir medya oluşturma fikrini doğurdu zamanla. Sabah’ta tanık olduğum birçok gerçek ya tamamen yok görüldü, ya da bambaşka bir maniplasyonun parçası olarak kullanılıyordu. Burada iş ahlakı diye bir şeyden söz etmemiz kesinlikle mümkün değil. İnandığım gazeteciliği yapabilecek olanakları sağlamam ise biraz zaman aldı.

Bu ülkenin tarihi ne yazık ki medyanın insanları yanlış yönlendirmesi ve yanlı hareket etmesiyle yazıldı. Biz bunu değiştirmek istiyoruz.

Biraz isyankar bir tavırla bağımsız Agence Le Journal isimli oluşumu yarattınız. Çevresel bir hareketten doğup, halkın adaletsizliklere karşı isyanı olarak isimlendirebiliriz Gezi’yi de. İlk andan beri oradaydınız. Bir kurum adına mı takip ettiniz olayları, yoksa içten gelen ‘orada olmalıyım’ tarzı bir dürtüyle mi kayıt ettiniz yaşananları?

Emin Özmen: Gezi olayları başladığı sırada halen Sabah Gazetesi’nde çalışıyordum. Olayların ilk gününden itibaren sürekli içindeydim ve gördüklerimi kayıt altına alıyordum. Öncesinde Roboski’de Reyhanlı’da, Okmeydanı’nda ve daha birçok yerde yaşadığımız gibi ana akım medya yine gözlerini yumarak  yaşananları görmemeye ve göstermemeye çalışıyordu. Gazetemde bu içerikleri kullanmayınca Le Journal’in hesaplarından paylaşarak kamuoyuna ulaştırmaya çalıştım. Orada olmak, veya başka herhangi bulunduğum yerde bulunmak tamamen benim seçimim, gazete veya dergi veya kitap ancak aracı olabilir, ben yaşananları birilerine ulaştırmaya çalışırken. Le Journal, hem Gezi’yi hem de sonrasında bugüne kadar geldiğimiz dönemde çağın olanaklarını kullanarak insanlara hikayenin aslında ne olduğunu olayın içinden aktarmaya çalışıyor. Bu ülkenin tarihi ne yazık ki medyanın insanları yanlış yönlendirmesi ve yanlı hareket etmesiyle yazıldı. Biz bunu değiştirmek istiyoruz.

Başka ülkelerde veya olaylarda işimi yapmaya çalışırken bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum.

Ana akım medyanın olaylar karşısındaki yanlı yayıncılığından dolayı, direnişçilerin bu kurum personellerine karşı tepkileri oldu, yayın araçları yakıldı vs. Yine polisin basın mensuplarına uyguladığı şiddet söz konusuydu. Daha önce de sıcak noktalarda bulunmanıza rağmen, gerildiğiniz, paniklediğiniz oldu mu İstanbul’daki olaylar sırasında? Psikolojiniz nasıldı?

Emin Özmen: Polisin ve devletin kendi vatandaşına kullanmakta olduğu orantısız şiddet, sık sık beni gazeteciliği bir kenara bırakarak direnişçi gibi düşünmeye zorladı, ancak tarafsızlığımı koruyabilmek için oldukça mücadele ettim. Direnişçilerin medyaya karşı yaşadığı büyük ve haklı güvensizlik ise beni sahadaki çok fazla insana kendimi, bakışımı ve duruşumu izah etmek zorunda bıraktı. Polis jopunu da yedim, üzerime atlayan birçok direnişçiye de uzun uzun gazeteci olduğumu ispatlamaya çalıştım. Bu anlamda zordu diyebilirim, başka ülkelerde veya olaylarda işimi yapmaya çalışırken bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum.

Kayıt  yaparken aynı zamanda elinizden geldiğinde insanlara yardım etmeye çalıştığınızı gördük. O an yardım etmek yerine, deklanşöre bassanız belki de Pulitzer gelecek ama siz bunu tercih etmediniz. Neden?

Emin Özmen: Yukarda da bahsettiğim gibi öncelikle insan olmaya çalışıyorum, bunun yanında yanımda mutlaka gördüklerimi kayıt altına alabilecek bir şey bulundurarak fırsat buldukça kaydediyorum.  En iyi fotoğraf dokunabildiğim bir insandan manevi olarak daha fazla tatmin edemez beni.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde, önemli olayların, acıların, yıkımların içinde oldunuz hep. Gezi’nin farklılıkları nelerdi size göre, diğer yaşadığınız deneyimleri düşündüğünüzde nasıl bir noktada duruyor o günler?

Emin Özmen: Başka ülkeler ve coğrafyalardaki tecrübelerim elbette önemli, ama mevzu kendi ülkem ve onun geleceği olduğu zaman işin ciddiyeti biraz daha artıyor. Yaptığım işin belge niteliğindeki önemi ve bizden sonrakilere anlatabilmek kısmı ise daha iyi anlatabileceğimiz her yolu denememe ve sarf edebileceğim maksimum enerjiyi ortaya koymama neden oluyor.

Bilgisayar başında günlerce tekrar ve tekrar yaşadık geziyi. 

Yaşanılanlardan, hem yaşanılan anlarda hem de sonraki dönemde çok az insan haberdar oldu. “Gezi Tanıklığı” bu noktada çok önemli bir misyona sahip. Kayıtları belgeselleştirme fikrinin doğumundan ve sonraki süreçten bahsedebilir misiniz?

Emin Özmen: İçinde bulunduğum durumları genellikle fotoğrafla belgelemeye çalışıyorum ancak Japonya depreminden beri video kayıtlar da alarak daha anlatıcı formları denemeye çalıştım. Bazı anları hareketli bir görüntü ile anlatmak fotoğraf ile anlatmaktan çok daha güçlü ve etkili olabiliyor. Bu anlamda elimdeki tüm olanakları kullanarak kayıtlar almaya çalıştım. Park boşaltıldıktan sonra Le Journal’in film ekibiyle birlikte tüm kayıtları bir araya getirerek kısa bir belgesel hazırlamanın oldukça anlatıcı olacağına karar verdik. Çok fazla görüntü vardı elimizde, bilgisayar başında günlerce tekrar ve tekrar yaşadık geziyi. 

Kayıtları renkli yaptığınızı düşünüyorum. Belgeselde neden siyah-beyaz kullanmayı tercih ettiniz?

Emin Özmen: Evet görüntüleri renkli kaydettim. Anlatımın oldukça yalın ve net olmasının daha etkili olabileceğini düşündük. Aynı zamanda arşiv niteliği taşıyacak olması ve görsel hafızamızdaki yüzlerce siyah beyaz belgesel, hikayenin doğasına bu tonların daha çok uyacağını düşündürdü.

“Şiddet içerikli fotoğrafların, bakılması zor olsa dahi ‘olabilecek en uygun’ şekilde kullanılması gerektiğini düşünüyorum” demişsiniz bir röportajınızda. Muhtemelen elinizde, belgeselde gördüklerimizden daha sert görüntüler mevcut. ‘Olabilecek en uygun’ şekil belgeselde gördüklerimiz miydi?

Emin Özmen: Bu cümleyi gezi sonrasında Suriye’de kaydettiğim bir infaz anının fotoğrafları için söylemiştim ama genelleme yapmakta mümkün elbette. Gezi Tanıklığı belgeseli için kullandığımız tüm görüntüler yaşananları en net anlatan içeriklerdi, benzerleri var ancak herhangi bir kısıtlama veya manipülasyona uğradıkları söylenemez.

Özellikle sosyal medyada çok ses getirdi belgesel. Nasıl geri dönüşler alıyorsunuz. Daha fazla insana ulaşmak için düşündüğünüz bir şeyler var mı? (Üniversitelerde, STK’larda gösterim vs.)

Belgeselin Türkiye’de ve yurt dışında birkaç özel gösterimi oluştu. Davet aldıkça da gidip hikayemizi paylaştık insanlarla. Ancak belgesel World Press Photo tarafından birinciliğe layık görüldükten sonra sosyal medya üzerinden hızlı bir dolaşıma girmiş oldu.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi