Kentsel tasarım kentin bir sembolü olarak görüldüğü kadar, toplumun hiyerarşik yapısının bir temsili olarak da ele alınmalıdır. Mumford’ın da bahsettiği gibi kent bir tiyatro sahnesi gibidir ve içinde yer alan her birey oyunda var olabilmek adına üzerine düşen rolü kurallarına göre oynar. Her ne kadar Lefebvre’ye göre kenti bütünüyle deneyimleyebilmek, içinde barınan herkesin ortak hakkıysa da kentin sadece mimari yapısına dahi bakarak üstte konumlandırılan gözün iktidarının birilerinin eline verilmişken ‘öteki’ler için kentin çoğunun var olamayacağını gözlemleyebiliriz.

Eleştirel Distopyalarda Kent Deneyimi

Kent yapısı modern insanı temsil etmede kullanılabilecek en iyi metafor olabilir ama birçok eleştirel bilimkurgu distopya filmlerinde aslında konunun kendisi olarak karşımıza çıkar. Kentin modernizm ve postmodernizm bağlamlarındaki yerini irdeleyen birçok yazınsal metin ve kuram vardır ama sinema, öte yandan, bu temsili irdelemedeki en güçlü kanal olarak görülebilir. Çünkü sinemanın kentin yapısını belirleyen ideolojiyi, şehri görsel olarak tekrardan haritalandırıp eleştirel kuramlarla birleştirerek yeni bir temsil oluşturabilme gibi bir gücü olduğunu görürüz. Kendisine yabancılaşmış insanın ve çoğu zaman düzeninin içinde bilinçsizce bir hapis hayatı yaşadığı kentin görsel anlatımını destekleyen noir stil ve diğer anlatımı destekleyici elementleri ile – dile bağımlılığını aşıp mükemmel bir tesir yaratabilen kitaplara bayılsak da – en çok görsel olarak deneyimleyebildiğimiz ama aslında göremediğimiz birçok problematik unsuru yine görsel olarak bize yansıtabilme gücü de cabası. Bu nedenle kentleşme ile insanlık ve sosyal yapıların karşılıklı olarak şekillenmesini hem ilk hem de yakın zaman örneklerle incelemenin önemli olacağı kanısındayım. Bu konuda kentin ideolojik yapısını merkezinde konumlandıran sayısız filmden referans alabiliriz ama ben bu yazıda Metropolis (1927), Blade Runner (1985), Dark City (1998) ve Elysium (2013) filmlerine değinerek yalnızca belli unsurlar üzerinden, kısaca kentsel tasarım ve kent deneyiminden bahsedeceğim.

Kent Deneyiminin Yok Oluşunu Beyazperdede Tekrar Yaşamak

metropolis-filmloverss

Fritz Lang’in Metropolis’i ilk bakışta tasarımıyla ütopik bir metropolis algısı yaratsa da bunun aslında yalnızca modern yönetici sınıf için geçerli olabileceğini fark etmek uzun sürmez. Kent hiyerarşik düzenini net bir şekilde gösterir biçimde ve acımasızca dikey olarak ikiye bölünmüştür. İstenildiği kadar kat çıkmayı sağlayacak teknoloji sayesinde inşası bitmek bilmeyen gökdelenler, kentin yöneticilerine panoptik idealde bir seyir ve kontrol keyfi sunar. Kentin yöneticisi kuş bakışından izlemeyi ve yönetmeyi hak ettiğini düşündüğü kentin tepesinde, en yüksekte yer alır ve aynı katmanda yer almak istemediği emekçi sınıfı göremez, onlar tarafından da ulaşılamaz bir konuma gelmiştir. Certeau’nun da dediği gibi “Bir kere yüksekte olanlar için aşağıda bulunmak zordur,” ve semavi bakışı deneyimleyip abidevi bir konumdan bakmanın aşkına kapılmış kent kurucuları da kendilerini bir daha aşağıda olmak zorunda kalmayacak şekilde sağlama alırlar. Aşağıda, kentin sınırlarında kalan sıradan insansa, ilüzyonlara kapılmadan kentin gerçek yüzünü deneyimleyendir aslında. İşçi sınıfı kentin karanlığında mekanik köleliğini yaparken, ‘Oğullar Klübü’nün üst sınıf üyeleri kentin yönetimini, sembolik işleri ve spor üzerine görüşlerini, kapitalist babalarının bir armağanı olan hayal gibi bir bahçede tartışırlar. Ütopyadan çok uzak olduğunu anladığımız bu distopik kentin sınıfların arasında kurduğu cennet ve cehennem karşıtlığına özellikle dikkat çekmek gerekir. Piramit benzeri yapıyı istediği gibi düzenleyen ‘üsttekiler’ için, insanı kişiliksizleştirerek sadece bir “Aşağıya!” lafıyla kat düşürtmek veya Moloch’a (endüstrileşme yolu tasviri olarak görülebilir) ‘alttakilerden’ kurban sunmak bir sorun teşkil etmez. Bu ‘aydınlanmış’ modern kentte aklın araçsallaşması ile iş bölümü adı altında makinelerin içinde sıkışmış insanların ezilişine tanık oluruz. ‘Babil Kulesi’nin özellikle ön plana çıkartıldığı ve kentsel tasarımı ile bir bütün halinde bu miti önermesi olarak sunan Metropolis’te, ‘bihaber’ eller (işçiler) ile ‘güçlü’ akıl (düşünürler) arasında yıkıcı bir ilişki kurularak aslında mite de paralel olarak farklı, anlaşamayan dillerin oluşumu tasvir edilmiştir.

blade-runner-filmloverss

Philip K. Dick’in Do Androids Dream of Electric Sheep? romanından Ridley Scott’ın beyazperdeye uyarladığı Blade Runner’ın da kentsel tasarımı aynı şekilde bilimkurgu ve distopya çerçevesinde tasvir ettiğini görürüz. Filmi elbette varoluşçu önermelerinin yanında kent yapısına indirgemek yersiz olacaktır ama arkaplan olarak kurulan bu yapının kapitalist tüketim toplumu ve sınıfsal ayrımlar üzerine söylediklerinin önemi de yadsınamayacak kadar güçlüdür. Kentin yönetimini sağlayan şirketin başı, Babilon ve İkarus mitlerinin bir parçasıymışcasına, bulutların üstünde güneşi tam karşısına alan piramit şeklinde bir binada, yine Metropolis’te gördüğümüz gibi tüm karanlığı aşağısında bırakır. Burası dışında kalan her yer, gerçek kent ise karanlığı, ıslaklığı, çöpleri, terk edilmiş binaları ve ölü sınırları ile tam bir kaos temsilidir. Fakat Blade Runner yöneticiyi halktan ayırıp cennete taşımışsa da Metropolis’ten en önemli farkı, tüm elit olarak konumlandırılan kesimin farklı bir gezegene taşınmış ve geride kalan ‘kültür artıkları’ ile yaşamak ‘zorunda kalmaktan kurtulmuş’ olmasıdır. Çünkü kentte kalan insan bariz bir şekilde alt sınıftır, göçmendir, görmezden gelinendir, şehre ait olmaması gerekendir ve varoluşlarının tek amacı diğer gezegende refah içinde yaşayan ‘gerçek’ halk için üretmektir. Blade Runner’ın tasvirinden bakınca durum çok tüyler ürpertici geliyor ama aslında günümüzde kapalı, güvenlikli sitelerin içinde bir arada, huzur içinde ve görmezden gelerek yaşamayı seçen ‘elitleri’ ve kentin gerçek kaosunda boğulan ‘alt’ sınıfı daha iyi betimlemek mümkün olamazdı sanıyorum. Lefebvre şehri, herkesin üzerinde kolektif bir hakka sahip olduğu mekan olarak tanımlar ama pratikte bu hakkın ihlalini gözlemlemek hiç de zor değildir.

elysium-filmloverss

Kent hakkı üzerindeki bu eşitsizliğe dikkat çekerken, Blade Runner uzaklara kaçıp ‘hak ettiği’ komşularla yaşamayı seçen eliti göstermeye gerek duymazken, District 9’dan da tanıdığımız Neil Blomkamp’ın Elysium’u tam da bu durumu merkezine alır. Gecekondulardan uzak kalmayı tercih edip kendine güvenli bir yer inşa eden elit, Elysium’da bu arzusunu yepyeni bir boyuta taşır ve nüfusun hepi topu %1’ini oluştursalar da gezegene/şehre ve geride kalanlara uzaktan bakabilecekleri Elysium (cennet) adlı yeni bir uydu inşa ederek gerçek anlamda farklı dünyalara taşınırlar. Hikayenin kurduğu evrende artık kent haklarından söz etmek bile mümkün değildir. Elysium’da refahtan bol bir şey yokken geride kalan gecekondularda yaşayan insanlar için yalnızca kent deneyimi adına değil herhangi bir hak tanınmamıştır ama bu mekansal ayrım aslında diğer haksızlıklarla aynı paraleldedir. Elysium’da insanlar evlerine kurulu sistemler sayesinde sürekli olarak sağlık imkanlarından yararlanabilmekte ve öncelikli hayatlarına ölümcül hastalıkları sokmama hakkını elde edebilmektedirler. Öte yandan ‘gerçek’ dünyada yaşayanlar hayatta kalabilmek için, cennete iltica edebilmek için mücadele verirler. Elitlerin dünyası ise bu durum karşısında acımasızdır ve kapılarına gelip aslında temel hakkını arayan ‘ötekileri’ sırf kendi ‘saf’ toplumlarına karıştırmamak için yok etmekte zarar görmezler. Yine bu distopik ve abartılı dünyada aslında kendi deneyimlerimize dair ayrıntıları görmek güç değil. Aynı şehri deneyimleme hakkı bulunan insanların nasıl ayrılıp ötekileştirildiğini ve hiç de aynı haklara sahip olamadıklarını bu ayrılan dünyalar üzerinden tekrar ve tekrar görebiliriz. Kentsel tasarım ve taşıdığı ayrımcı ideoloji, iki farklı evren üzerinden temsil edilmişse de aslında tek kentte sunulan kutuplaşmış deneyimlerin göstergesidir.

dark city-filmloverss

Pek tabii şehri yalnızca sınıfların çatışma alanı olarak ele almak yeterli bir bakış açısı sunmayacaktır. Alex Proyas’ın bilimkurgu distopyası Dark City’de artık görülebilir elitin önemi ve gerekliliği dahi kalmamıştır. Kentte yaşayan toplum artık sınıf ayrımını bile gözle göremez hale gelmiş ve kent deneyimi içinde yaşayan herkes için aynı derecede kaotikleşmiştir. Sistemi kontrol edenlerin onu atadığı şekilde, bir gün sözde zengin veya fakir uyanmak mümkündür ama bunun farkına dahi varılamaz. Kent artık sadece onu yaratan ve kontrol eden ‘Yabancılar’a (strangers) hizmet etmektedir. Yalnızca onlar kentin daimi elitleridir ve yaşayan insanlar tarafından görünmez kılınmışlardır ama kontrol de onların elindedir. Burada sözde bir sınıfsal çatışmanın ve bunun kalıcı olmaması ile daima kontrolü elinde tutan üst bir varlığın çatışmasıdır esas olan. Kontrol artık tekeldedir ve bunun akla ilk getirdiği doğal olarak kapitalizm baskısıdır. Kentte ve dolayısıyla deneyimlenen gerçeklikte, hayatta zamanın yalnızca gece olduğunu görürüz, insanlar en son ne zaman gün ışığı gördüklerini bile hatırlayamaz ama bunu bir problem olarak dahi göremezler. Sistemin devamlılığı için sabahın ilk ışıkları ağarmadan yola dökülen ve gün boyu çalışıp hava kararınca işten çıkan bizlerden pek de farkı yoktur Dark City halkının. Yabancılar’ın insanları uyuttuktan sonra kentin yapısını sürekli olarak değiştirmelerinden gelen güçleri de sistemin çarklarını besler. Zaman ve mekanın yok olması – ya da en azından büzüşmesi – halkın kendi kimliğini kurup sürdürebilme yetkisinin yoksunluğundan ve ona verileni tüketmedeki acizliğinden dolayı tektipleşmesine sebep olur. Burada kentin durduğu nokta ise görünenden çok daha önemli bir yerdedir aslında. Yabancılar’ın şehri her gece tekrar yapılandırması ve insanların hafızalarını silmeleri aslında bir bütündür. Çünkü kentsel mekanların, sistemin devamlılığını sağlayacak veya aksine bozacak bir sosyal hafıza oluşturmada kendi gücü vardır. Yabancılar’ın da engellemeye çalıştıkları, sokaklarda oluşturulabilecek ve kendi yıkımlarına sebebiyet verebileceklerini bildikleri bu sosyal hafızadır. İşte bu yüzden şehri sürekli yenileyerek Lefebvre’nin de belirttiği gibi tüm halkın kolektif bir şekilde yaratıp süreğen pratiğini de kendi sağlayarak güçlendireceği bir kamusal mekan, ‘oeuvre’ (sanat eseri), yaratılmasına engel olunmaya çalışılır.

dark city-filmloverss-2

Örnek olarak verilen filmlerde kısaca kentin üretilmiş kentsel tasarımının ve kamusal alan yokluğunun üzerinden sosyal yapıların ve kentin birbirini karşılıklı olarak nasıl etkilediğine göz atmış olduk. Sistemin neredeyse illüzyon yaratan bir harmonide kendini döndürmesinden dolayı izlediğimiz ve yaşadığımız bu distopyaların kökünü aramaya nereden başlayacağımızı bile unutmuş duruma geldik. Sosyal yapıların sınırlarını çizme arzusu şehri yarattı belki ama kent de hiyerarşiyi beslemeye devam ediyor. Belki dikey ya da yatay bölünmelerin bizi ayırmasına fark etmeden alışıverdik. Ama eleştirel distopyalar sayesinde bu yapılandırmanın yarattığı ve günümüz gerçeğini bile görmemize ket vuran yabancılaşma etkisini, gerçeklikten çok daha farklı bir bağlamda, bozulmuş bir gelecek tasvirinde, ama tam da bugünün deneyimlerinin temsilinde görme şansı kuşkusuz çok önemli.

Kaynakça

Michel de Certeau, (1984) “Walking in the City”

Lewis Mumford, (1937) “What is a City?”

Henri Lefebvre, (1968) “The Right to the City”

Georg Simmel, (1903) “The Metropolis and Mental Life”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi