Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 2692 [2] => 9698 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) )
Ve Sessizlikte Şafak Söktüğünde
Ek Din Pratidin
1979 - Mrinal Sen
95
Hindistan
Senaryo Amalendu Chakraborty, Mrinal Sen
Oyuncular Satya Bannerjee, Gita Sen, Mamata Shankar
Kerem Duymuş
Hikayesiyle, bir Rus Edebiyatı klasiğini andıran derin varoluş sorgulamalara girişmesi ve ardında yatan Marksist, devrimci fikirlerle birlikte Ek Din Pratidin oldukça şahsına münhasır bir film.

Ek Din Pratidin

Hint Sineması dendiğinde genellikle akla ilk olarak Bollywood gelmesine karşın sinema tarihi boyunca gelişen yeniliklere paralel olarak oluşmuş ayrı bir yeni dalga anlayışı da vardır. Özellikle İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden yola çıkmış, 1945-1980 yılları arasını kapsayan ve “altın dönem” olarak bilinen Parallel Sinema (Hindistan Yeni Dalgası), birçok ünlü yönetmenin ismini duyurması yanı sıra ortaya konan işlerle de önemini günümüzde dahi korumayı sürdürüyor hiç kuşkusuz. Tabi burada, bu dönem ve bu dönemde çekilen filmlerle alakalı olarak bir ilgisizlik de söz konusu. En nihayetinde Hindistan’dan çıkan en iyi filmler ve yönetmenlerden bahis açıldığında Satyajit Ray ve onun Apu Üçlemesi dışında bahsi geçen başka bir eser ya da yönetmene rastlamak neredeyse mümkün değil. Oysa burada altın dönem olarak vurguladığımız, Parallel Cinema içinde değerlendirilen  Mrinal Sen, Ritwik Ghatak, Buddhadeb Dasgupta ve Tapan Sinha gibi birbirinden değerli yönetmenler bu dönemin de ötesine geçerek ayrı birer auteur olmayı başarmışlardır.

Yazımızda özel olarak değineceğimiz Mrinal Sen de diğer çağdaşı yönetmenler gibi, 1919’da kurulan ve günümüzde de varlığını sürdüren Batı Bengal Sinema Endüstrisi içerisinde filmlerini üretmiş. İlk dönem sektörel filmlerin ardından Parallel Sinema’nın oluşmasını sağlayan ve onun prodüksiyonunu üstlenen bu endüstri , bir yandan da yüksek gişeli filmler çekmeye devam etmiş. Buradan elde ettiği geliri sanatsal sinemaya aktararak dönemi için emsal teşkil etmesi yanında, bu filmlere gösterim imkanı sağlayarak da sinema tarihine geçmeyi başarmış.

Parallel Sinema’nın genel özelliği olarak kendini gösteren toplumsal gerçekçiliğe paralel olarak, göstermiş olduğu Marksist duyarlılıkla tanınan Mrinal Sen, aslında Türk Sineması ile birçok alanda etkileşime girmiş biri. Örneğin Yılmaz Güney 1982’de Yol filmiyle Cannes’a katıldığı zaman yönetmenimiz yarışma jürisindeymiş ve Marksist tabanın da etkisiyle Yılmaz Güney’in filminin en ateşli savunucu olmuş. Ayrıca 1923 doğumlu olmasına karşın hala hayatta olan yönetmen, 2000 senesinde 19. İstanbul Film Festivali’nin uluslarası jüri başkanlığını da yapmış. 2002 senesinde çektiği son filmle beraber kariyerindeki film sayısı 32’yi bulan Mrinal Sen’in özellikle Berlin, Venedik, Cannes ve Karlovy Vary gibi en prestijli festivallerde boy göstererek ödül aldığı birçok yapımı var. Biz bunlardan 1979 yapımı olan ve Cannes’da Altın Palmiye’ye aday gösterilen Ek Din Pratidin (Sıradan Bir Gün)’i inceleyeceğiz.

Amalendu Chakraborty’nin romanından Mrinal tarafından uyarlanan film, (ki yönetmenin Ek Din Pratidin’den sonraki en bilinen filmi olan 1981 yapımı Akaler Sandhane de yine Chakraborty’nin bir öyküsünden uyarlanmıştır.) özellikle şehrin varoşlarına odaklanarak hem taşradan kopuşa hem de şehirdeki sefalete dikkat çekiyor. Bu açıdan İslam Devrimi sonrası İran Sineması’nın modernizm ve gelenekler arasında yaşanan çatışmayı gözler önüne seren birçok filmle büyük benzerlik taşıyor. Hatta daha önce yine Tozlu Raflar’da incelediğimiz 1978 yapımı Dayereh Mina ile anlatısı için seçtiği arka plan açısından paralel bir seyir izlediğini dahi söyleyebiliriz.

Birçok ailenin bir arada yaşadığı bir apartmanda geçen tek bir günü anlatıyor film. Burada özel olarak bir aileye odaklansa da genel bir portre çizmeye çalıştığı, apartmanın İngiliz sömürgesi dönemine uzanan tarihine değin ayrıntılara girmesiyle açıkça kendini gösteriyor. Ailenin çalışan tek bireyi olan Chinu her zamanki saatinde eve dönmez hatta saatler geçmesine rağmen hiçbir haber alınamaz. Bunun üzerine önce aile içinde hafif bir telaş olarak başlayan tedirginlik sonunda tüm apartmanın ortak olduğu bir histeriye dönüşür.

Yönetmenin özellikle Marksist teori üzerinden yarattığı oldukça fazla sayıda karakter ve bu karakterlerin birbirleriyle olan ilişkileri aslında Ek Din Pratidin’in temel söylemini oluşturuyor. Yani görünürde olan hikaye tamamen bir metafordan ibaret. Mrinal, filmin açılışını yaptığı başı yarılan ailenin ufak çocuğu ve filmin ismi ile Chinu’nun eve geç gelmesi sonrası oluşan gerilim arasında kurduğu ilişkiyle aslında film boyunca tüm yaşananların bir metafor olduğuna vurgu yapıyor. Başı yarılan ve sonraki güne kadar yataktan çıkmaması gereken küçük kardeş ile Chinu’nun geç gelmesinin yarattığı atmosfer arasında bir fark yok. İkisi de aslında (kendi mevcut durumları çerçevesinde) gayet normal olan bir durumun yansımaları. O yüzden filmin adının da Sıradan Bir Gün olması tesadüf değil.

Bu metafor ile başlı başına anlatı da oluşturuyor yönetmen ama esas söylemi karakterler üzerinden yaratıyor. Chinu’nun bekar bir kadın olarak gecenin geç saatlerine kadar eve gelmemiş olmasının toplumsal düzeyde yarattığı histeri üzerinden, Hindistan’da kadın olmaya dair oldukça sert bir eleştiri var Ek Din Pratidin’de. Bu açıdan Chinu’nun görece temsili düzeyde, ideal olana dönük bir şekilde tasvir edilmesi filmin toplumcu gerçekçiliğindeki didaktik unsurlardan en belirginini oluşturuyor.

Filmin esas söylemlerini dile getirdiği, karakterler arası ilişkinin olduğu bölümlerde birbirinden çok farklı alanlara değinilmesi özellikle kurgu konusunda yönetmenin uyguladığı yaklaşımla da belli bir uyum içinde. Buna biraz sonra değineceğim ama öncelikle bu yazımızın başından beri bahsettiğimiz söyleme değinmek istiyorum. Burada apartmanın sahibi olan bencil ve kötü karakter ile hümanizm timsali olan entelektüel karakterin aileye olan yaklaşımları üzerinden doğrudan bir politik hiciv yapılıyor. Ama gücü elinde bulunduran apartman sahibinin tüm şeytaniliğine rağmen Mrinal’in hem filmin finaliyle hem de yarattığı entelektüel karakterin davranışlarıyla sergilediği umut dolu hümanist tutum, devrimci fikirlere olan bağlılığın yitirilmediğini de açıkça gösteriyor. Burada, özellikle hastane sahnesinde yaratılan sıra dışı mizansenin Üçüncü Sinema’ya haz bir sürrealite içermesi de sanırım kendi anlamını kazanmış oluyor. Ayrıca filmin Pink Floyd’un müzikleri eşliğinde akan ağır çekimlerinde de aynı sürreal yaklaşımı görmek mümkün.

Tam olarak bir güne odaklanması, zamanla karakterlerin üzerilerinde oluşan yorgunluğu oldukça gerçekçi bir şekilde aktarmak için özen göstermeye itmiş yönetmeni. Sanat yönetimi konusundaki bu yorgunluk ve gerilim hissiyatının yansıtılması filmin sonlarına doğru direkt olarak karakterlerin ilişkilerinde de kendini gösteriyor. Burada, sürekli olarak hafif sürtüşmelerle aslında tartışan ama bunu görmezden gelen bireylerin Dostoyevskivari bir ruhsal çözümlemeyle sonunda birbirlerine patlamaları hiç kuşkusuz filmin en can alıcı bölümü. Öyle ki karakterlerin getirdikleri suçlamalar bir yerden sonra en uç nihilizme kadar varıyor. Sonrasında olay çözüldüğündeyse hiçbir şey olmamış gibi herkesin hayatına devam etmesi aslında toplumun nasıl da büyük bir bastırma üzerine inşa edildiğini gözler önüne seriyor. Bu açıdan Mrinal’in söylemlerini sürekli olarak toplum üzerinden (bireyleri de toplumsal temsiliyetleri üzerinden) yaratması içerdiği Marksist ögelerle de bütüncül bir okumaya evriliyor.

Hikayesiyle, bir Rus Edebiyatı klasiğini andıran derin varoluş sorgulamalara girişmesi ve ardında yatan Marksist, devrimci fikirlerle birlikte Ek Din Pratidin oldukça şahsına münhasır bir film. Üstelik tüm bu görece evrensel meseleleri toplumsal gerçekçi bir anlayışla Hindistan özelinde anlatmayı da başarıyor. Bu açıdan sinema tarihinde kendine has bir konumu olan filmin maalesef ki hem toplumsal gerçekçi yapısındaki Marksist ögeler gereği ideolojik olarak tehlikeli bulunması hem de Satyajit Ray gibi bir ustanın gölgesinde kalan bir yönetmenin elinden çıkmış olması Ek Din Pratidin’in tozlu raflara gömülmesine sebep olmuş. Oysa sinemadan farklı tatlar almak isteyenlerin izleyeceği bir yapım olmanın ötesinde yaklaşım olarak oldukça yenilikçi içeriğiyle çok daha büyük bir önemi hak eden bir film.

İzleyin, izlettirin…



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol