Bu yıl Uluslararası Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarışan filmlerden biri olan Eisenstein Meksika’da – Eisenstein in Guanajuato, sessiz sinemanın en değerli yönetmenlerinden biri olan Sergei Eisenstein’a bir saygı duruşu niteliğinde. 1920’li yılların sonuna doğru Amerika’da adını duyurmaya başlamış ve bir Rus yönetmen olarak oldukça dikkat çekmiş ve beğeni toplamış olan Eisenstein’ın; yeni bir film çekmek için Meksika’ya yaptığı yolculuğu anlatan film, “Eisenstein’ı Sarsan 10 Ay”ı anlatıyor. Eisenstein Meksika’da filminde, yönetmenin asıl çıkışını yaptığı ve Batı’daki bilinirliğini arttırdığı 1925 yapımı filmi October (Ekim) ya da daha bilinen adıyla Ten Days that Shook the World (Dünyayı Sarsan On Gün) ile kariyerinde zirve yapan Sergei Eisenstein’ın düşüşe geçtiği yıllara odaklanıyoruz.

Peter Greenaway’in filmografisinde benzer şekilde, saygı duruşu olarak kabul edilebilecek filmler mevcut. Etkilendiği yönetmenlere dair bu ilgisini kendi sinema anlayışı içerisinde yer yer yenilikçi ve zekice bir tavırla işleyen Greenaway, farklı dinamiklere sahip filmler ortaya çıkarabiliyor. Daha önce Federico Fellini’ye saygı duruşu niteliğinde 1999 yılında çektiği fimi 8 ½ Women gibi örnekler filmografisinde yer ediniyor. Filmlerinde hikaye ve hikayeye yönelik unsurları pek önemsemeyen yönetmenimiz, şekil ve kamera teknikleri açısından görsel bir takım yenilikler üstüne gitmeyi daha fazla tercih ediyor. Bu tercihini belli ederken de, sinemanın bu tarz katmanlar üstüne inşa edilmesi gerektiğini birçok yerde dile getiriyor. Kendi sinema anlayışı konusundaki istikrarını ve ısrarını gözler önüne seren filmlerden biri olan Eisenstein Meksika’da, yeni fikirler konusunda fakir olsa da zekice hamlelerle ilerleyen bir film olarak karşımıza çıkıyor. Kamera kullanımıyla mekanı çok başarılı bir ele alan ve izleyicinin bakışını manipüle eden Greenaway, bu tekniklerle filmin atmosferini yaratıyor. Filmin içerisinde benzer sahnelerde mekanı da benzer şekilde kullanarak, sekanslar arasında bağlantılar kurmayı deniyor. Örneğin; Eisenstein’ın nutuk attığı monologlar sırasında, odanın gittikçe büyüdüğüne şahit oluyoruz ve en uç notalarda devamlı gezinen kamera ile hitabetin etkisini hissediyoruz. Ayrıca yönetmenimiz ilk andan itibaren alaycı, hatta yer yer aşağılayıcı üslubunu ve aşırıya kaçma isteğini belli eden tutumuyla, yukarıda bahsettiğim manipülasyonu apaçık bir şekilde desteklemek istiyor. Bunu da çoğunlukla Eisenstein’ın ağzından dökülen cümlelerle yapıyor.

Eisenstein Meksika’da, kesinlikle yönetmenin sinema anlayışı açısından incelenmesi gereken bir film. Çünkü başka şartlar altında deneysel diyebileceğimiz hamleler, artık Greenaway’in sineması içerisinde karekteristik bir hale bürünmeye yaklaşıyor. Sineması için hala arayışlar yaptığı, dolayısıyla deneysel denemeler ortaya koyduğu filmleri de olduğundan, onun filmlerinde bu tarz tekniklerin kullanımını görmek oldukça normal bir durum. Fakat Eisenstein’ı merkeze aldığı bu son filminde kendisiyle çeliştiğini söylememiz gerekiyor. Hemen her fırsatta, sinemada şeklin ve görselliğin önemine vurgu yapan yönetmenin, bir karakter filmiyle karşımıza çıkması durumu ilginç kılıyor. Her ne kadar filmi şekil açısından ilerletmeye çalışsa da, filmin düğüm noktaları karakterin ve aynı zamanda hikayenin gelişimi üstüne inşa ediliyor. Filmde kullandığı teknik ve görsel hamleler hikayenin ilerleyişine ve daha da önemlisi karakterin gelişimine ve psikolojisine etki ediyor. Çünkü bu filmle zaten bir kişinin hayatının en kilit zamanlarından birini anlatmak istediğinden, aksi de mümkün değil. Bu etkiyi anlatmak için bir ustanın çok daha iyisini yapabilmesini beklerdim.

Son zamanlarda dikkat çeken ve şekilciliği açısından Greenaway ile benzerlikler taşıyan yönetmenlerden bir tanesi Carlos Reygadas. Kariyerinin daha başında olan Meksikalı yönetmen de, tıpkı Greenaway gibi hikayeden ve katmanlarından bağımsız, sinemanın görsel gücüne odaklanıyor. Fakat bunu yaparken parça parça ele aldığı durumlardan yararlanmayı tercih ediyor. Greenaway daha çok yapısalcı bir sinema tarzı benimsediğinden Reygadas’la bir noktada ayrılsalar da, temelde sinemayı aynı perspektiften gördüklerini kabul etmeliyiz. Greenaway’in; Eisenstein Meksika’da filmi için belirlediği çıkış noktası ve tercihler, yabancı olduğu bir noktaya denk geliyor ve bu durum birçok noktada boşluklar oluşmasına sebep oluyor. Dolayısıyla yaptığı, yapmaya çalıştığı her bakış açısına yabancı durduğundan basit ve tekdüze yaklaşımıyla filmin sonunda neredeyse romantik komedi havası yakalayabiliyor.

Eisenstein’ı canlandıran oyuncu Elmen Back içinse ayrı bir paragraf açmak doğru olur sanıyorum. Çünkü Back, karakterlerin ve hikayenin varlığını direkt olarak reddeden bir yönetmenin çektiği bir karakter filminde başrolde bulunuyor. Bu açıdan zorlu bir yük taşıdığını düşünüyorum. Greenaway, karakterinin geçtiği aşamaları aktarırken oldukça cesur hamlelere başvurabiliyor. Mekanları kullanmaktaki yeteneği ve tecrübesi, bu kısımlarda en önemli yardımcısı oluyor. Ayrıca Elmer Back de bu kısımlar da yönetmenin işini oldukça kolaylaştırıyor demek hiç de yanlış olmaz. Filmin yapısıyla paralel olarak, abartılı ve coşkulu üslubunu bütün film boyunca sürdürebilen Back, karakterinin duygu yükünü pek yansıtamasa da kötü bir performans ortaya koymuyor. Hatta ilginçtir; Elmer Back’in duyguyu aktaramaması, yönetmenin bu konudaki eksikliği ile birleşince sanki tutarlıymış duruyor.

Peter Greenaway, Eisenstein Meksika’da ile kendi sineması açısından sanki bir deneme yapmış. Kendi sinemasından taviz vermeden anlatmaya çalıştığı bu hikaye ve karakter odaklı deneme, birçok yerde aksıyor. Ancak tecrübesi ve sinemasal tekniklere olan hakimiyetiyle filmi belli bir seviyede tutabilen Peter Greenaway, ilgiyi hak eden bir biyografik kurgu örneği ortaya çıkarmış.

Bu yıl Uluslararası Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı için yarışan filmlerden biri olan Eisenstein Meksika'da - Eisenstein in Guanajuato, sessiz sinemanın en değerli yönetmenlerinden biri olan Sergei Eisenstein'a bir saygı duruşu niteliğinde. 1920'li yılların sonuna doğru Amerika'da adını duyurmaya başlamış ve bir Rus yönetmen olarak oldukça dikkat çekmiş ve beğeni toplamış olan Eisenstein'ın; yeni bir film çekmek için Meksika'ya yaptığı yolculuğu anlatan film, "Eisenstein'ı Sarsan 10 Ay"ı anlatıyor. Eisenstein Meksika'da filminde, yönetmenin asıl çıkışını yaptığı ve Batı'daki bilinirliğini arttırdığı 1925 yapımı filmi October (Ekim) ya da daha bilinen adıyla Ten Days that Shook the World (Dünyayı Sarsan On Gün) ile kariyerinde zirve yapan Sergei Eisenstein'ın düşüşe geçtiği yıllara odaklanıyoruz. Peter Greenaway'in filmografisinde benzer şekilde, saygı duruşu olarak kabul edilebilecek filmler mevcut. Etkilendiği yönetmenlere dair bu ilgisini kendi sinema anlayışı içerisinde yer yer yenilikçi ve zekice bir tavırla işleyen Greenaway, farklı dinamiklere sahip filmler ortaya çıkarabiliyor. Daha önce Federico Fellini'ye saygı duruşu niteliğinde 1999 yılında çektiği fimi 8 ½ Women gibi örnekler filmografisinde yer ediniyor. Filmlerinde hikaye ve hikayeye yönelik unsurları pek önemsemeyen yönetmenimiz, şekil ve kamera teknikleri açısından görsel bir takım yenilikler üstüne gitmeyi daha fazla tercih ediyor. Bu tercihini belli ederken de, sinemanın bu tarz katmanlar üstüne inşa edilmesi gerektiğini birçok yerde dile getiriyor. Kendi sinema anlayışı konusundaki istikrarını ve ısrarını gözler önüne seren filmlerden biri olan Eisenstein Meksika'da, yeni fikirler konusunda fakir olsa da zekice hamlelerle ilerleyen bir film olarak karşımıza çıkıyor. Kamera kullanımıyla mekanı çok başarılı bir ele alan ve izleyicinin bakışını manipüle eden Greenaway, bu tekniklerle filmin atmosferini yaratıyor. Filmin içerisinde benzer sahnelerde mekanı da benzer şekilde kullanarak, sekanslar arasında bağlantılar kurmayı deniyor. Örneğin; Eisenstein'ın nutuk attığı monologlar sırasında, odanın gittikçe büyüdüğüne şahit oluyoruz ve en uç notalarda devamlı gezinen kamera ile hitabetin etkisini hissediyoruz. Ayrıca yönetmenimiz ilk andan itibaren alaycı, hatta yer yer aşağılayıcı üslubunu ve aşırıya kaçma isteğini belli eden tutumuyla, yukarıda bahsettiğim manipülasyonu apaçık bir şekilde desteklemek istiyor. Bunu da çoğunlukla Eisenstein'ın ağzından dökülen cümlelerle yapıyor. Eisenstein Meksika'da, kesinlikle yönetmenin sinema anlayışı açısından incelenmesi gereken bir film. Çünkü başka şartlar altında deneysel diyebileceğimiz hamleler, artık Greenaway'in sineması içerisinde karekteristik bir hale bürünmeye yaklaşıyor. Sineması için hala arayışlar yaptığı, dolayısıyla deneysel denemeler ortaya koyduğu filmleri de olduğundan, onun filmlerinde bu tarz tekniklerin kullanımını görmek oldukça normal bir durum. Fakat Eisenstein'ı merkeze aldığı bu son filminde kendisiyle çeliştiğini söylememiz gerekiyor. Hemen her fırsatta, sinemada şeklin ve görselliğin önemine vurgu yapan yönetmenin, bir karakter filmiyle karşımıza çıkması durumu ilginç kılıyor. Her ne kadar filmi şekil açısından ilerletmeye çalışsa da, filmin düğüm noktaları karakterin ve aynı zamanda hikayenin gelişimi üstüne inşa ediliyor. Filmde kullandığı teknik ve görsel hamleler hikayenin ilerleyişine ve daha da önemlisi karakterin gelişimine ve psikolojisine etki ediyor. Çünkü bu filmle zaten bir kişinin hayatının en kilit zamanlarından birini anlatmak istediğinden, aksi de mümkün değil. Bu etkiyi anlatmak için bir ustanın çok daha iyisini yapabilmesini beklerdim. Son zamanlarda dikkat çeken ve şekilciliği açısından Greenaway ile benzerlikler taşıyan yönetmenlerden bir tanesi Carlos Reygadas. Kariyerinin daha başında olan Meksikalı yönetmen de, tıpkı Greenaway gibi hikayeden ve katmanlarından bağımsız, sinemanın görsel gücüne odaklanıyor. Fakat bunu yaparken parça…

Yazar Puanı

Puan - 58%

58%

58

Tecrübesi ve sinemasal tekniklere olan hakimiyetiyle filmi belli bir seviyede tutabilen Peter Greenaway, ilgiyi hak eden bir biyografik kurgu örneği ortaya çıkarmış.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
58
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi