Fantastik ve gotik sinema denildiğinde birçoğumuzun aklına gelen ilk yönetmenlerden biri, kuşkusuz Tim Burton’dır. Kendi hayat tarzı ve bir anlamda yaşama felsefesi olarak dış görünümüne de yansıttığı gotik stiline sadece filmlerinde değil, çizimlerinde ve yazdığı öykülerde de sık sık rastlamak malumunuzdur. Uzun ve dağınık saçları ve genellikle koyu renkli kıyafetler tercih etmesi ile sanki birazdan başlayacak gotik rock müziği konserinde kitleleri coşturacak bir solistin havasını taşır. Elbette şaka bir yana, Tim Burton’ın imzasını taşıyan hemen her film; yönetmenin kendine özgü yaratmış olduğu bu evrenin bir parçası olarak yaratıcısından taşıdığı izlerle dikkat çeker. Tim Burton’ın fantastik ve gotik evreninden nasibini alarak oldukça farklı ve özgün bir uyarlama olarak zihinlerimizde yer eden Batman (1989)’i düşünün mesela. Tim Burton tarafından yönetilmiş olan Batman ve Batman Returns (1992) filmlerinde kötü rolde yer alan karakterleri hatta Batman’in kendisini ve Gotham City tasarımındaki sanat yönetimini Tim Burton’ın fantezilerinden ve büyülü gotik evreninden ayrı düşünmek mümkün mü? Kısacası; Beetlejuice (1988)’den Ed Wood (1994)’a, Charlie and the Chocolate Factory (2005)’den Alice in Wonderland (2010)’e dek zihninde yarattığı evreni filmlerinde inşa eden Tim Burton; kişisel olanın sadece politik değil, ama sanatsal da olduğunun bir tür somut ifadesini sunuyor.

Gelelim Tim Burton’ın filmografisinde oldukça farklı bir konumda duran ve özel bir ilgiye mazhar olarak kültleşen klasiği Edward Scissorhands – Makas Eller filmine. Biraz kişisel de olsa öncelikle sizlerle paylaşmak istediğim bir anım var. Sinemaya heves etmiş ve bu alanda ilerlemeyi kafasına koymuş birçok kişi gibi, en başta ben de kendime yönetmenliği uygun görmüştüm. Bu düşüncemin alt zemininde; tam benim sinema merakımın ortaya çıktığı yıllarda yayınlanan ve oldukça popüler bir gençlik dizisi olan Dawson’s Creek’in (Kavak Yelleri’nin bu dizinin bir uyarlaması olarak dizi endüstrimiz içinde patlama yaptığını da hatırlatmakta yarar var) ana karakterlerinden biri olan Dawson’ın yönetmen olma hayalleri olduğunu da açık yüreklilikle ifade edebilirim. Dawson’ın yönetmen olma hayallerinden devşirilen hayallerime kavuşmak adına kendimi filmlere, sinema kitaplarına ve dergilerine vermiştim. İşte, Edward Scissorhands ile tanışmam da tam olarak bu döneme denk düşer. 14 yaşımın getirdiği heves ve heyecanla araştırmaya başladığım yönetmenlik mevzusu, bir gün karşıma çıkan Tim Burton ismiyle kendine yeni bir keşif deneyimi sağlamıştı. Ama ne deneyim! Hayal gücünün bu kadar çığır açıcı ve salt sevgiyle yoğrulmuş haline tanıklık etme hali… Film bittikten sonra, kendimi ellerime bakıp onları bir makasmış gibi hayal etmekten de alıkoyamamıştım. Anlayacağınız üzere, Edward Scissorhands, izlediğim ilk Tim Burton filmi olarak kendi hayal evrenimin uçsuz bucaksızlığı üzerine bir yolculuğa da sevk etmişti beni.

Tim Burton’ın en kişisel ve özel filmi olarak addettiği, başrollerinde Johnny Depp ve Winona Ryder’ı buluşturan ve ilk gösteriminden bugüne tam çeyrek asır geçmiş olmasına rağmen yarattığı etkiyi ve ele aldığı meseleyi diri ve taze tutabilen Edward Scissorhands’e biraz daha yakından bakalım derim.

Vincent Price Etkisi, Gotik Edebiyat ve Banliyöler

Tim Burton filmlerinin, hikayelerinin ve illüstrasyonlarının kaynağını temsil eden gotik edebiyat ve korku sineması Edward Scissorhands filminin de en belirleyici unsurlarından biridir.  Bu türün tüm karanlık öğelerinden beslenen ama bu karanlık gotik estetiği çocuksu bir masumiyet duygusuyla ve sevgi temelli bir duygusallıkla iç içe geçirerek karanlığın her daim kötü olarak nitelendirilemeyeceğinin vurgusunu yapar. Daha doğrusu Tim Burton Sineması’nda yer alan karanlık öğeleri bir tür ironi olarak okuyabilmek gerekir. Bu anlamda çocukluk döneminde tutkunu olduğu B türü filmler, korku filmleri ya da gotik edebiyat denince ilk akla gelen isimlerden biri olan Edgar Allen Poe; Tim Burton’ın karakterleri için en önemli çıkış noktalarından bazılarıdır. Çocukluğunu korku ve gerilim filmlerinin usta aktörü Vincent Price’ın filmlerini izleyerek ve onun canlandırdığı karakterlerden esinlenerek geçirdiğini dile getiren Burton; banliyö ortamında büyümüş fakat banliyö yaşantısının görünenin aksine huzursuz edici atmosferini duyumsayan biri olarak kendini Vincent Price ile özdeşleştirdiğini söyler. Çoğu hayal ürünü olan karakterlerle bağlantılar kurarak kendi peri masallarını ve sihirli evrenini yaratmaya başlayan Burton’ın ikiyüzlülüğün kök saldığı banliyö yaşantısından kaçışı da bu şekilde gelişir.

Burton’ın Edward Scissorhands’i en kişisel filmi olarak görmesinin sebebi de; gotik bir şatodan getirilerek banliyö ortamına adapte edilmeye çalışılan Edward’ın bir nevi Burton’ın yansıması işlevi görmesidir. Fakat bu noktada kişisellik meselesini otobiyografiklikle karıştırmamak gerekir. Burton’ın Edward karakterini oluştururken kendisinden esinlendiğini –özellikle dış görünüş olarak- söylememek mümkün değil; ki Edward karakterinin dış görünümünün Tim Burton’ın lise yıllarındaki bir çiziminden alındığını ve filmin isminin de bu çizimden geldiğini biliyoruz. Ama karakterin esas dayanak noktasını, filmin senaryosunu Burton’la birlikte yazan Caroline Thompson’ın köpeğinden aldığını ve Thompson’ın senaryoyu köpeği için yazılmış bir aşk mektubu olarak gördüğünü belirtmek gerekir. Hatta Thompson, karakteriyle ilgili kafa karışıklıkları olan Johnny Depp’e ‘eğer karakterini bir köpek olarak tasavvur ederse kafasındaki karışıklıkların da gideceğini’ söyleyerek Depp’i rolüne hazırlar. Filmde yer alan Peg karakterinin de Thompson’ın annesinden esinlenildiğini, annesinin de Peg gibi tanımadığı birçok yabancıyı eve getirdiğini ve  Edward Scissorhands filminin geçtiği banliyöde yaşayan diğer sakinlerin de yine Thompson’ın çocukluğunun geçtiği banliyö bölgesindeki komşularından esinlenildiğini belirtmek gerek. Tim Burton’ın da banliyöde doğmuş ve çocukluğunu banliyöde geçirmiş olduğunu hesaba katacak olursak Edward Scissorhands’in Burton ve Thompson ikilisinin yaşantılarından yoğun izler taşıdığı için oldukça kişisel olduğunu söyleyebiliriz.

Çocukluğunda Vincent Price’tan etkilenerek kendini onunla özdeşleştiren Tim Burton, Edward Scissorhands filmindeki Edward’ı yaratan mucit rolünü Vincent Price’a bahşederek bir nevi hem Price’a karşı bir saygı duruşunda bulunuyor hem de Edward karakterinin doğuşuna kendi hikayesini yansıtmış oluyor. Tüm bu bilgiler ışığında; Edgar Allen Poe ve Vincent Price dışında Mary Shelley’nin Frankenstein’ından, Beast and Beauty masalından ve Alman Dışavurumcu Sineması’ndan da yoğun izler taşıyan Edward Scissorhands isimli gotik peri masalına giriş yapmaya hazırız.

Edward Scissorhands: Farklılığın Sessiz Çığlığı

Bir Noel gününde uyumaya direnen küçük bir kız çocuğunun büyükannesine sorduğu ‘kar neden yağar?’ sorusuyla başlar Edward Scissorhands. Büyükannenin biraz sonra bu soruya yanıt olarak anlatmaya başlayacağı hikaye Edward’ın hikayesidir.

Uzun yıllar önce bir şatoda yaşayan ve bir sürü icat üreten bir mucit (Vincent Price), günün birinde bir insan yaratmaya karar vererek bu kez ona bir de kalp vermeyi akıl eder. Üretmiş olduğu bu canlı varlığın görsel açıdan bir insandan hiçbir farkı yoktur. Bu canlıya Edward (Johnny Depp) ismini veren mucit, Edward’ın ellerini tamamlayamadan ölür. Edward, o günden sonra bu devasa şatoda, elleri yerine monte edilmiş makaslarla bir başına kalakalır.

Avon ürünleri satıcısı olan Peg (Dianne Wiest) yaşadığı banliyöde ürünlerini satabileceği bir müşteri bulamayınca banliyönün hemen tepesinde kurulu olan şatoya gitmeye karar verir. Bu şatoda yüzü yara bere içinde, elleri olması gereken yerde koca makaslar olan Edward ile karşılaşarak onu evine götürmeye karar verir. Başta hem evin sakinleri hem de komşular tarafından gariplikle karşılanan ve merak uyandıran Edward çok zaman geçmeden herkes tarafından kabul görür. Bu arada Edward Peg’in kızı Kim’e (Winona Ryder) aşık olur. Fakat Kim hem çevresinde oldukça popülerdir hem de oldukça zengin bir ailenin oğlu olan Jim (Anthony Michael Hall) ile çıkmaktadır. Aşkını kendi içinde yaşamaya başlayan Edward ise banliyö yaşantısına giderek ayak uydurmaya başlamıştır. Hem komşuların bahçelerindeki çimlere yaratıcı şekiller vererek hem de birbirinden farklı saç kesimleri ile neredeyse tüm banliyö sakinlerinin kalplerini fethetmiştir. Fakat sadece elleriyle değil kalbindeki saflıkla da bu toplumun bireylerinden ayrışan Edward, banliyö yaşantısına bir türlü uyum sağlayamamıştır. Biraz zaman sonra banliyö sakinleri Edward’a karşı tavır almaya başlar. Kız arkadaşı Kim’in Edward’a ilgi duymaya başladığını fark eden Jim ise kıskançlık krizlerine girip, Edward’ın iyi niyetinden faydalanmaya çalışır. Az zaman önce hemen herkes tarafından yere göğe konulamayan Edward; şimdi aynı kişiler tarafından dışlanma malzemesi olmuştur.

Toplum tarafından bir türlü kabul edilmemek, dışlanmak, yanlış anlaşılmak ve en temelde ‘farklı olmak’ Edward Scissorhands’in ana meselesi. Tim Burton, hayatının en az bir sürecinde hepimizin başına gelebilmiş ya da hepimizin bir şekilde hissetmiş olduğu bu herkesten farklı olma meselesini öylesine naif işliyor ki ele alınan mesele güncelliğini her daim korumayı başarabiliyor. Edward’ın en başta dış görünümü yüzünden dışlanması, dışarıyla kurduğu sınırlı iletişim ya da iyi şeyler yapıyor olduğunu düşünmesine rağmen sürekli yanlış anlaşılması toplumun tek tipleştirdiği kurallar dahilinde dışlanma ya da öteye itilme olarak sonuçlanıyor. Bu noktada kendi çocukluğundan ve banliyö yaşantısından getirdiği izlerin de etkisiyle bir toplum eleştirisi ortaya koyan Tim Burton’ın bu çabasını ‘farklılığın sessiz çığlığı’ olarak da nitelendirebiliriz.

Dış görünüşü yüzünden hem ilgi çeken hem de uyumsuzluğu açığa çıkınca dışlanan Edward’ın handikap oluşturan makas ellerini yaratıcı eyleme dönüştürmesini ise sanatçının ya da sanatın yaratıcılığı ve yıkıcılığı olarak değerlendirebiliriz. Hem üretici hem de yok edici (öldürücü) bir güç olarak metafor işlevi gören bu makas ellerin, modernitenin sonucunda açığa çıkmış rasyonel aklı temsil ettiğini söylemek çok güç olmayacaktır. Nihayetinde atomun parçalanmasıyla insan ırkını ileriye taşıyan da Hiroşima ve Nagazaki’de aynı insanlığı yok eden de bu rasyonel akıl değil midir?

Topluma uyum sağlayamadığı için dışlanan ve doğduğu yere geri dönen Edward’ın hikayesi asla hüzünlü değildir. Aksine, hiçbir makyajın maskeleyemediği gerçekleriyle birlikte uyum ve düzen anlayışına direnerek özündeki yaratıcı düşünceye ve eyleme sahip çıkması, kesinlikle ilham vericidir. Hem banliyö yaşantısını hem de tek tipleştirilmiş kolektif bilinci başarıyla karikatürize eden Edward Scissorhands’i; Amerikan toplumuna ait birçok kültürel norm ve değerin ciddi bir eleştirisi olarak okumak ve farklılıklarımızın bizi ayrıştırmaktansa birleştirici yegane güç olduğunu görebilmek gerek.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi