Nietzsche’nin bundan yüzyıllar önce söylediği “İlerleme yalnızca modern bir düşüncedir, fakat yanlış bir düşünce” sözü belki de günümüzde daha anlamlı bir hale geldi. Sürekli olarak ilerlediğimiz, geliştiğimiz yönünde bir duyguya sahip olmakla beraber bunu doğaya meydan okuma, hükmetme şeklinde gerçekleştirdiğimiz ve doğadan kopalı uzun zaman olmasının da etkisiyle dışa daha kapalı, kendi sınırlarımızı daha keskin şekilde çizdiğimiz bir dünyada yaşıyoruz.

İşte Denis Villeneuve’ün “Düşman”ı (Enemy) da bu şekilde açılıyor. Devasa yapılardan oluşan ve hatta yeni binaların yolda olduğu bir beton yığınına tepeden bakıyoruz. Kamera yeryüzüne indiği zaman az önceki iç sıkan görüntüden eser kalmıyor ama bir yandan o görüntüyü aklımızın köşesine yazıyoruz. Çünkü Villeneuve’un temel olarak amacı bize bir şeyler “göstermek”, gittiğimiz yolun yol olmadığını aklımıza sokmak.

Filmde tarih öğretmeni Adam’ın hayatına giriyoruz. Adam üniversitede tarih dersi veren, kalıplaşmış bilgileri günlerce tekrarlayan ve hayatı buna benzer şekilde aynı döngüde devam eden; sevgilisi ve annesi arasında sürdürdüğü kapalı dizgeyi koruyan biri. Fakat bir gün işyerinden arkadaşı kendisine bir film öneriyor ve Adam bu filmde kendisine tıpatıp benzeyen bir figüranla karşılaşıyor. Bu figüranın peşine düşen kahramanımız zamanla olayların hiç beklemediği bir şekilde gelişmesiyle ve kurduğu düzenin tehdit edildiği duygusuyla yüz yüze kalıyor.

Sırf konusu itibariyle iyi bir gerilim olabileceği duygusunu uyandıran “Düşman”, izleyicinin dikkatini son saniyeye kadar ayakta tutmayı başarıyor ve bu konuda bir hayal kırıklığı yaratmıyor. Hitchcockvari ögelerle donatılmış (sarışın kadınlar, baskın anne figürü, kendini beklemediği durumların içinde bulan masum kahraman) senaryo, kurduğu dar ilişkiler ağı içerisinde karakterlerin gelişimi için bir yer açmıyor ama zaten böyle bir amacı yok. Var olan durum içerisinde zamanın akışını yavaşlatırken izleyiciyi mekana da yabancılaştırarak bir durum tespiti yaptığını söylemek daha doğru olur.

İşte bu aşamada karakterlerin davranışlarına anlam veremeyen izleyiciye senaryo bir can simidi atıyor. Saramago’nun “Kopyalanmış Adam” romanından uyarlanan “Düşman”, ünlü Portekizli yazarın çok sevdiği metaforik anlatıma yeni simgelerle katkıda bulunuyor ve bir bakıma romanı da dönüştürüyor. Portekiz’de yıllarca faşizmin baskısı altında yaşayan Saramago’nun “şimdilik” duygusunu veren distopyalar yarattığını düşünürsek “Düşman” kaynak olarak aldığı kitaptan yola çıkarak izleyicisini uzak gibi görünen ama aslında içinde yaşadığımız hayat konusunda uyarıyor.

Tarih öğretmeni Adam’ın derslerinde belirttiği gibi faşizmin ve totalitarizmin belirli yöntemleri var ve bu yöntemler kendisini hissettirmeden bizi bir “örümcek ağı” gibi sarmakta. Hatta bu ağı zamanla kendimizin örmesini sağlayacak kadar güçlü bir yapı. Hepimiz kendi ağımız içerisinde yanılsamalarla dolu bir hayat yaşarken kendi bölgelerimizi kontrol manyaklığına varırcasına koruyoruz. Ev, meslek ya da birlikte olduğumuz partnerler üzerinden bir etiket fiyatı ediniyoruz. Hiçbirimizin aklına filmin başında olduğu gibi tepeden bakmak, neyin içinde yaşadığımızı düşünmek gelmiyor. Gerçeğe en çok rüyalarda, simgeler aracılığıyla yaklaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz çılgınlık, davranışlarımıza ve diğer insanlarla olan ilişkilerimize yansırken aklımıza Marx’ın filmde geçen sözü geliyor: “Tarih önce tragedya sonra maskaralık (farce) şeklinde tekerrür eder”. Villeneuve ise şu uyarıyı yapıyor: “Artık maskaralığı bile tüketmek üzereyiz!”

“Düşman”, türün gerekliliklerini yerine getiren iyi bir gerilim olmasıyla ana akım sinemaya yakın dururken hikayeyi kurduğu zemin aracılığıyla her izleyicinin zihninde çözmesi gereken bir yapboza dönüşüyor. Üstelik bu yapbozun çözümü için sınırsız özgürlüğe sahibiz. Bilimkurgudan ve istila filmlerinden fantastik anlatıya, Freudyen yaklaşımdan kişilerarası iletişime kadar farklı yönleri içeren bir filmi spoiler vermeden anlatmak o kadar zor ki tavsiye etmekten başka yapabileceğim bir şey yok.

Nietzsche’nin bundan yüzyıllar önce söylediği “İlerleme yalnızca modern bir düşüncedir, fakat yanlış bir düşünce” sözü belki de günümüzde daha anlamlı bir hale geldi. Sürekli olarak ilerlediğimiz, geliştiğimiz yönünde bir duyguya sahip olmakla beraber bunu doğaya meydan okuma, hükmetme şeklinde gerçekleştirdiğimiz ve doğadan kopalı uzun zaman olmasının da etkisiyle dışa daha kapalı, kendi sınırlarımızı daha keskin şekilde çizdiğimiz bir dünyada yaşıyoruz. İşte Denis Villeneuve’ün “Düşman”ı (Enemy) da bu şekilde açılıyor. Devasa yapılardan oluşan ve hatta yeni binaların yolda olduğu bir beton yığınına tepeden bakıyoruz. Kamera yeryüzüne indiği zaman az önceki iç sıkan görüntüden eser kalmıyor ama bir yandan o görüntüyü aklımızın köşesine yazıyoruz. Çünkü Villeneuve’un temel olarak amacı bize bir şeyler “göstermek”, gittiğimiz yolun yol olmadığını aklımıza sokmak. Filmde tarih öğretmeni Adam’ın hayatına giriyoruz. Adam üniversitede tarih dersi veren, kalıplaşmış bilgileri günlerce tekrarlayan ve hayatı buna benzer şekilde aynı döngüde devam eden; sevgilisi ve annesi arasında sürdürdüğü kapalı dizgeyi koruyan biri. Fakat bir gün işyerinden arkadaşı kendisine bir film öneriyor ve Adam bu filmde kendisine tıpatıp benzeyen bir figüranla karşılaşıyor. Bu figüranın peşine düşen kahramanımız zamanla olayların hiç beklemediği bir şekilde gelişmesiyle ve kurduğu düzenin tehdit edildiği duygusuyla yüz yüze kalıyor. Sırf konusu itibariyle iyi bir gerilim olabileceği duygusunu uyandıran “Düşman”, izleyicinin dikkatini son saniyeye kadar ayakta tutmayı başarıyor ve bu konuda bir hayal kırıklığı yaratmıyor. Hitchcockvari ögelerle donatılmış (sarışın kadınlar, baskın anne figürü, kendini beklemediği durumların içinde bulan masum kahraman) senaryo, kurduğu dar ilişkiler ağı içerisinde karakterlerin gelişimi için bir yer açmıyor ama zaten böyle bir amacı yok. Var olan durum içerisinde zamanın akışını yavaşlatırken izleyiciyi mekana da yabancılaştırarak bir durum tespiti yaptığını söylemek daha doğru olur. İşte bu aşamada karakterlerin davranışlarına anlam veremeyen izleyiciye senaryo bir can simidi atıyor. Saramago’nun “Kopyalanmış Adam” romanından uyarlanan “Düşman”, ünlü Portekizli yazarın çok sevdiği metaforik anlatıma yeni simgelerle katkıda bulunuyor ve bir bakıma romanı da dönüştürüyor. Portekiz’de yıllarca faşizmin baskısı altında yaşayan Saramago’nun “şimdilik” duygusunu veren distopyalar yarattığını düşünürsek “Düşman” kaynak olarak aldığı kitaptan yola çıkarak izleyicisini uzak gibi görünen ama aslında içinde yaşadığımız hayat konusunda uyarıyor. Tarih öğretmeni Adam’ın derslerinde belirttiği gibi faşizmin ve totalitarizmin belirli yöntemleri var ve bu yöntemler kendisini hissettirmeden bizi bir “örümcek ağı” gibi sarmakta. Hatta bu ağı zamanla kendimizin örmesini sağlayacak kadar güçlü bir yapı. Hepimiz kendi ağımız içerisinde yanılsamalarla dolu bir hayat yaşarken kendi bölgelerimizi kontrol manyaklığına varırcasına koruyoruz. Ev, meslek ya da birlikte olduğumuz partnerler üzerinden bir etiket fiyatı ediniyoruz. Hiçbirimizin aklına filmin başında olduğu gibi tepeden bakmak, neyin içinde yaşadığımızı düşünmek gelmiyor. Gerçeğe en çok rüyalarda, simgeler aracılığıyla yaklaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz çılgınlık, davranışlarımıza ve diğer insanlarla olan ilişkilerimize yansırken aklımıza Marx’ın filmde geçen sözü geliyor: “Tarih önce tragedya sonra maskaralık (farce) şeklinde tekerrür eder”. Villeneuve ise şu uyarıyı yapıyor: “Artık maskaralığı bile tüketmek üzereyiz!” “Düşman”, türün gerekliliklerini yerine getiren iyi bir gerilim olmasıyla ana akım sinemaya yakın dururken hikayeyi kurduğu zemin aracılığıyla her izleyicinin zihninde çözmesi gereken bir yapboza dönüşüyor. Üstelik bu yapbozun çözümü için sınırsız özgürlüğe sahibiz. Bilimkurgudan ve istila filmlerinden fantastik anlatıya, Freudyen yaklaşımdan kişilerarası iletişime kadar farklı yönleri içeren bir filmi…

Yazar Puanı

Puan - 77%

77%

Kullanıcı Puanları: 4.44 ( 4 votes)
77
  • Pingback: 33.İstanbul Film Festivali - Filmloverss()

  • adatuna

    Bence film yaşadığımız dünyanın büyük ve kaçınılmaz sorunu olan izomorfizm kavramına atıfta bulunuyor.. İçinde yaşadığımız dünyada bizlere dayatılan ve aslında tüm inançlarımızı,değerlerimizi, normlarımızı bize sunan sistemler ve onların kuralları bizi dönüşmeye zorluyor.. Çağın gereklerine göre gelişmeye itiyor..O kadar ki aynılaşıyoruz.. Aynı yemekler, markalar, kıyafetler, evler… arabalar..derken tek tip insan modelleri doğuyor.. Herkes varolmak adına olmadığı bir şeye dönüşmeye mecbur hisediyor… Daha sonra bu kaosun içinde bir düzen bularak aslında olmadığımız, dönüştüğümüz kişilikleri kabulleniyoruz.. Yani tam bir maskeli balo… Kafkanın dönüşüm romanında Gregor Samsanın bir böceğe dönüşmesi gibi.. Filmin sonunda Değişime direnen kadın ve aslında eşi hamile olan çocuğu olacak baba figüründen toplum tarafından beklenenleri karşılamayan aykırı tip olan Anthoony ölmüştür..Yaşama devam edenler ise değişenler ve buna direnmeyip böcek olanlar..Bunun yanında yaşadığımız toplumda ki değişimlere uyum zorunluluğumuz o kadar sinsi bir diktatör ki hiettirmeden, kontrol manyaklığı ile kendi örümcek ağlarımızı bize ördürüyor..

    • Pelin

      Psikolojik bozuklukları olan, çift kişilikle yaşayan bir insanın öyküsünü izledik.

  • Pingback: Vizyondaki Yeni Filmler - Filmloverss()

  • Pingback: FilmLoverss: Eleştiriler, Fragmanlar, Vizyondaki Filmler, İncelemeler İstanbul Film Festivali'nin Ardından()

  • Önemi Yok

    Filmi ilk izlediğimde bir b** anlamadım, açıklık getirdiğin için teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi